Kıskanmak-2

‘Kıskanmak’ filminin en büyük problemi, Seniha’nın erkek kardeşine attığı - pek kolay, biraz mesnetsiz, romanda da olmayan - kazık değil gerçi, ama bakın romanda neler olur; filmdeki abus otokrat/bürokrattan ziyade, sıradan bir hayat adamı olan ağabeye ‘vekaletteki eski arkadaşları tarafından yüzkırk lira aylıkla bir vazife’ bulunur, Halit ‘iki aylık da avans koparıp’ doğruca İstanbul’a gider. Seniha’yı görmez bile. Tersine, romanda olan fakat filmde olmayan, ‘bar artisti’ Mükerrem’le gemi güvertesindeki karşılaşma ise romanda Seniha’ya inen son darbedir.

Mükerrem, bar artistliğini özellikle dert etmediği gibi, Halit’in hatırını sorar. ‘Onun belki tekmil parasını Halit’e yollamaya hazır oluşu Seniha’ya çok dokunmuştu. Demek o katil hala seviliyor, yardım himaye görüyordu.’ ‘Mükerrem’in (...) Halit’e dönmeyeceği, son gününe kadar onunla yaşamayacağı ne malumdu? Halit belki de (...) yalnız  kalmayacaktı.’ Evet, hiç garantisi yoktur. ‘Kıskanmak’ romanının vardığı tüyler ürpertici sonuç, zamanının Türk romanında olmayan modern içgörü, Örik’in dehası buradadır; güzel olanlar, mutlu (olmuş) olanlar, hayatın akışına kapılma alışkanlığını edinmiş olanlar yaşayıp gitmeye devam ederler. Onlara bir şey olmaz. Seniha’nın kötülüğünün ancak yalayıp geçtiği ‘gündelik olan’ın zaferi budur, belki de Seniha’nın ne akıl ne de baş edebileceği asıl büyük Kötülük. Sonunda da başında da sadece Seniha’ya edilmiş olan Kötülük. Asıl problem burada. Film ‘Kıskanmak’, tam da bu noktayı kaçırarak ya da görmezden gelerek Demirkubuzvari kötülük anlayışının filmden filme hantal(laşmış) gövdesine çarpmamızı ve şunu sormamızı sağlıyor: ‘Demirkubuz’un şu kötülük işini yeniden, enine boyuna düşünme vakti gelmiş olmasın?’ Seniha’nın ‘...ama fakir fukaraya acıyor’ oluşu ayrıntısının Demirkubuz’a yakışmayan yüzeyselliği üzüyor, ‘Best of Classics’ tipi alelade klasik müzik kullanımı, açılan kapı ‘nostaljisi’, baş aktrisin çirkinlik maskesine duyulan aşırı inanç yoruyor, hikayenin geri kalanını apar topar bağlamaya yarayan iç ses ise yönetmenin filmi bir an önce temize havale etmek istediğini düşündürüyor: ‘... ve artık o toprak altına girmedikçe rahat etmeyecektim!’, vb. Romanda Seniha’nın bunu sesli olarak söylemeye yarayacak bir ‘ses’i bile yoktur oysa, yazar onun maskesinin ardından konuşur. (Gerçi, filmde iyi ki de söylüyor; yoksa Seniha’nın derdini perdedeki karakterden anlamak pek mümkün değil.)

Her anında metalik, tuhaf, çekici bir pırıltısı da olan ‘Kıskanmak’ son yılların en etkileyici olmamış filmi. Hele bir konuda özellikle hayranlık belirtmeliyim; ‘Kıskanmak’da, kurulmaya çalışılan pederşahilik ekseninin ezilmişler-tekmelenmişler mantığına en azından görsel olarak denk düşen nefis bir kare var. Seniha’nın hapisten çıkan ağabeyinin elini öpmek için neredeyse iki büklüm eğildiği, koyu siyah içinde beyaz lekelerle tarif edilmiş nefis bir resim. O kadar güzel ki, filmin geneldeki olmamışlığını düşününce insan hem üzülüyor hem de başka bir Türk filmindeki ünlü cümleyi hatırlamadan edemiyor: ‘Tıpkı Rus romanlarından çıkmış gibisin.’ Resim de öyle, Seniha da. Keşke film de öyle olsaydı. Yarım anlaşılmış bir Türk romanı uyarlamasında değil, başka bir uyarlamada olsaydı bu kare. Boyun eğme ile baş kaldırmanın neredeyse dinsel bir huşu içinde yanyana durabileceği, Demirkubuz’un uzun zamandır yapmak istediği, harbiden bir Dostoyevski uyarlamasında. Örik’in ‘Kıskanmak’ının kendi suç ve ceza mantığı bu işe yaramıyor, zorla da güzellik olmuyor.