Taraf-Ayca orer 25-10-2009
Altın Portakal Film Festivali’nden yeni döndünüz... Nasıldı bu sene? 

Bu sene iki günlüğüne gittim, şöyle ya da böyle diyebileceğim bir izlenim edinmedim o yüzden. Filmi izlemeye gittim. İlk defa sinemada insanlarla birlikte izledik. O konuda bile fazla izlenim edinemedim, çünkü festivaller belirli yerler oldukları için, festivale gelen, filmi izleyen hemen herkesin bir rolü var, –sinemacı, eleştirmen- öyle çok da basit ve olması gereken yerden bakılamıyor. Bir sinemacı bir sinemacının çalışmasına, bir eleştirmen ertesi gün yazacağı filme ya da bir sinema okulu öğrencisi beğendiği ve beklediği bir yönetmenin filmine bakıyor. Doğal olarak zorlanıyorlar. O yüzden “Tam bir izlenim edindim” diyemem. Festivaller giderek ideolojik bir çerçeveye oturmaya başladılar. Bir festivalin yapılma nedeni filmlerdir, festivalin kendisi artık başlı başına bir amaç. Filmlere, gelen konuklar da buna hizmet eden araçlar haline gelmeye başladı. Böyle bir gözlemim var. Genel olarak festival seven biri değilimdir, çok fazla da ilgilendiğimi söyleyemem.

Bu yıl festivalde politik konulara değinen filmler dikkat çekti...

Antalya ya da diğer festivallerde ve yurt dışında genel olarak sinema, sırtını bir ideolojik düşünceye ya da filmlerin çekildiği ülkelerin reel politiklerine dayamaya başladı. Sinemanın başlangıcındaki, 50’li, 60’lı, 70’li yıllardaki sanatsal, sorgulayıcı arayış, ifade bulma çabası hemen hemen yok oldu. Cannes Film Festivali’ne de baktığınız zaman, Avrupa’daki en basit festivallere de baktığınız zaman, Türkiye’deki film festivallerine de baktığınız zaman, böyle bir şey var. İnsanların genel beklentilerine karşılık vermek üzere çekilen filmler var. Bu sinemanın gidişatını derinden etkileyecek. Sinemada ideolojik düşünceler, etnisite, dinsel meseleler, terör gibi gündelik hayatın kötü bir yansıması ya da gündelik hayatın ideolojik parçası olmaya doğru bir gidişat olduğunu, ben kenarda duran bir yabancı olarak gözleyebiliyorum. Avrupa ve Türkiye’de sinema ve sanat yapan, bu işin etrafında toplanan insanlar belli bir düşüncenin sahibi. Ekseriyetle solcuların, sol düşüncenin oluşturduğu bir şey. Dolayısıyla sinema ve sanata propagandist anlam yüklemek kaçınılmaz oluyor. Böyle olunca da ortaya bana göre olmaması gereken bir kriter ortaya çıkıyor. Antonionilerin, Bergmanların, Tarkovskylerin bittiği bir dönem bu dönem. Uzun yıllardır ne ülkemizden, ne yurt dışından bu filmlere benzer bir filme bile rastlamıyorum. Her filmin bir numarası var. Hiçbir şeyi olmayan hümanizme, savaş karşıtlığına sırtını dayıyor. İnsanları aslında umutlandıran bu gidişat bana daha bir kötü geliyor.

Yani sinemanın büyüsü insanları yukarı çekecekken, insanların gündelik sorunları sinemayı aşağıya çekiyor...

Bir ülkenin siyasi, hukuki, gündelik hayatıyla ilgili konuları hariç bırakıyorum, beklentiler üzerinden yapılan hiçbir eylemi bu tip konularda değerli bulmam. Eğer burada bir beklenti üzerine bir kurgu oluşacaksa, bu ister hümanizma, ister özgürlük adına olsun, o zaman Amerikan sinemasını da açıklamak gerekir. Beklenti sinemasını en açık, en net şekilde yapan Amerikan sinemasıdır. Meseleye ticari bakar. Sınıfsallık, etnisite gibi olayların sinema üzerinden tartışılması, araç haline getirilmesi, masumane ya da bilinçli de olsa iki yüzlülük haline gelebilir. Çünkü bunlar sokakta halledilecek meselelerdir. Bir toplum, sınıfsal, etnik sorunlarını sokakta, bizzat yaşayarak fabrikada, işyerinde değil de, sinema üzerinden anlamaya kalkıyorsa burada ikiyüzlü bir durum ortaya çıkıyor demektir.

Türkiye gibi siyasi meselelerini çözmekte güçlük çeken ülkelerde bu sorunların sinemaya da yansıması kaçınılmaz görünüyor...

Tesbit olarak doğru ama benzer sorun Avrupa’da da yaşanıyor. Bugün Avrupa sinemasına baktığımız zaman belki estetiği ayırabiliriz. Ama estetik bile bir numara. Bugün film yapmak isteyen insanın o filme ve kendisine ait bir numarası olması gerekiyormuş gibi bir hal var. Bir tür cambazlık gibi. Cebinde insanların dikkatini çekecek, ilgisini uyandıracak bir numarası olması lazım. Sinemanın, sanatın sorgulayıcı, kuşkucu yanını tamamen ortadan kalkıp mesajlara, öğretici şeylere öncelik vermek sinemayı ezer. Böyle bir ülkede sinemanın gelişmesi mümkün değildir.

O halde siz Türkiye’de sinemanın canlandığına katılmıyorsunuz...

Türkiye’de sinemanın geliştiğini düşünmüyorum, bana göre çok yanlış bir mecraya gidiyor. Bu, seyircisinden yönetmenine, eleştirmeninden medyaya kadar herkesi kendi parçası haline getirir. Bugün bir film izleyicisinin “beğendim/beğenmedim” yorumu sinemanın önüne geçmeye başladı. Medyada o filmi yazan adam da aynı duygudan beslenerek, filmi bile aşan biçimde kendi yazdığını daha önemsiyor. Valla üretime, ortadaki sinema etkinliklerine bakarsak elbette böyle bir şey var. Ama “Bu filmler ne?” diye baktığımız zaman, bende duygu yaratabilen bir sinema olmadığı gibi, bu konuda kötü bir gidişatın olduğunu düşünüyorum.

Sanata ve sinemaya sorgulayıcı bakanlar için daha dar bir mecradan söz ediyorsunuz...

Elbette daraldı. Ben sinemanın çok içinde olan biri değilim ama kenardan rahatça görüyorum. İnsanlar daha senaryo yazma ya da filmi çekme aşamasında bu filmin “numarasının” peşine düşmeye başlıyor. Çünkü o hengâme içinde ancak kendine bir yer bulabilme korkusu taşıyor. Öyle olunca da demin söylediğim gibi sinemayı var eden koca bir gelenek, gündelik hayatın bir parçası olmaya doğru gidiyor.

Son filminiz Kıskanmak cesur bir tercih. Hem edebiyat severler için önemli bir eserden yola çıktınız hem ilk dönem filminiz...

Benim için başlangıçlar tesadüflerle oluşur. Ben temalar, belli meseleler yüzünden sinema yapan biriyim. Bunun da en basit ifadesi, demin konuştuklarımızın en arkasındaki insan varoluşu. Bu doğanın yarattığı hayatla ilgili dertleri olan biriyim. Bu romanı tesadüfen okudum. Okuduğumda da özellikle Seniha karakteri günümüz sanat yapıtlarında insanları ele alan yaklaşımların çok ötesinde bir şey ifade etti bana. İnsan varoluşuyla ilgili sorular sordurması önemliydi. Bir şey, bir şekilde kafamı kurcalayıp anlama çabası oluşturmuşsa, elimden geldiği kadar bunun üzerine gitmeye çalışıyorum. Roman üzerinden de olabilir, yaşadığım bir olay üzerinden de olabilir. Bu yönüyle ilgimi çekti. Romanda ensestten, eşcinselliğe kadar inanılmaz şeyler vardı.

Romanla senaryoyu nasıl birleştirdiniz?

Bir romanı çok beğenirsiniz ama edebiyat başka bir doğaya sahiptir, sinema başka bir doğaya sahiptir. İnandırıcılık ve gerçeklik sinemada çok net ve birinci derecede ele alınması gereken bir sorundur. Romandan başladım, sonra kendi senaryomu yazdım. En önemli olan sahnelerin çoğunu kendim yazdım. Özellikle kötünün yarattığı trajediyi anlamaya çalışırken, Camus’den, Dostoyevski’den faydalandım. Romanı kullandım sayılır. Romanda her şey, nedenleriyle uzun uzun anlatılmıştı. Bense insan varoluşunu ele alırken nedensizliklerin de nedenler kadar önemli olduğunu düşünen biriyim. Ben daha Nietzschevari düşünüyorum. Bir neden olmaksızın da birçok şey olabilir. İnsanın acziyeti de daha çok buradan gelir. Bir Müslümanın, bir Marksistin, bir Katoliğin, yollar farklı da olsa, dünyaya gelmenin bir nedeni olduğu konusunda birleşirler. Ben nedenlere inandığım kadar, bir şeyin neden olmaksızın da gerçekleştiğini düşünüyorum. Bir iyilik gördüğümüz zaman da içimizde bir kötücül yan çıkar ve kötülük yapabiliriz. Zaten bu yüzden kendimi yabancı ve kenarda duran adam olarak görüyorum.

Masumiyetve Kader filmlerinde ölüme kadar götüren tutkulu bağlılığın da bir nedeni yoktu...

Kader’i Batı’da izleyip etkilenen insanlar dahi şu soruyu sordular, “Her şey tamam da, bu çocuk niye bu kadar bu kızın peşinde?” Bir açıdan doğru. Konuştuğumuz konuya ilişkin iyi bir örnek. Beni başka sinemacılardan ayıran, beni en iyi ifade eden durum bu. Ben bununla ilgilenmiyorum. Bazı şeyler nedenleriyle değil sonuçlarıyla yaşanmak zorundadır. Budalaca cevaplara ulaşmak marifet değil.

Amatör oyuncularla da çalışabiliyorsunuz, tiyatrocularla da...

Her projeye o proje özelinde bakarım. Çünkü kafamızdaki genel fikirlere eylemi hapsetmeye kalkarız. Onlar oturmayınca bu sefer de darmadağın olur. Bu tip konuları pratik ve somut ele almak lazım. Öyle bir angajmana durduk yerde girip herhangi bir statükonun, bir meslek grubunun savunucusu olmaya gerek yok. Her film özel bir çabayı, spesifik bir ilgiyi gerektirir. Her oyuncu benim arkadaşımdır, sevgilimdir, düşmanımdır, severim sevmem. Hayattaki gibi. Öyle olmalı ki bir şeyi hak ettiği ölçülerle yapabilelim.

Kıskanmak’ta Berrak Tüzünataç’ın filmin önüne geçmesinden korkmadınız mı?

Düşünmem ben öyle şeyleri. Garsonu da oynatabilirim, onu da. Benim o insanın yüzünde ne bulduğuma, o rolle nasıl bağlantı kurduğuma, oynayabileceğine kanaat getirmemle ilgilidir. Bir futbolcuyu da oynatabilirim, bir siyasetçiyi de. Zaman zaman aklıma da gelmiyor değil. Kaldı ki, Berrak’ın medyada bir algısı var. Bu Berrak yüzünden mi oldu, medyanın ilgisinden mi bilemem. Benim tanıdığım Berrak oyuncu olmak isteyen, bu konuda zamanını, kafasını, ruhunu sonuna kadar zorlayan biri. Benim için Berrak Tüzünataç bu yönüyle vardır, öbür yanını bilmem bile. 

 

Sinema, sıkıntıları konuşmaktan artık vazgeçmeli 

Türkiye’de sinemada, sponsorluk, sermaye azlığı konuları sürekli gündemde...

Bu konunun tartışılmasından yana değilim. Türkiye’deki böyle bir yaklaşım egemen oldu. Bence birinci sorun iyi film yapma sorunu. Bu ülkede pek çok insanın yaşadığı sıkıntılardan daha fazla bir sıkıntı değil bu. Bu tip filmler yapmak böyle bir ülkede lükstür. Bu lükse sahip olduğum için sıkıntıları öne çıkarmak yerine, şükrediyorum. Bu konuda işkence de çeksek bunları ortaya sürmemeliyiz. Bu kötü bir mazlumiyet duygusundan, gereksiz bir önyargıdan ya da iyi bakış oluşturmaktan başka işe yaramıyor. Hiç gerek yok. Neden başka sektörlerin sıkıntıları bu kadar pornografik şekilde yansımıyor da sinemacıların ki ortada? 

 

Yenilse bile Beşiktaş’ı sorgulamam 

“Tek inancım Beşiktaş” diye düşündüğünüz doğru mu?

İnançsızlık ahlaki olarak kendimi koyduğum yer. İnsan başta kendisi olmak üzere, önüne konan her şeyi sorgulama gücüne sahip olmalı. Böyle bir nokta insanı inançsızlığa götürüyor. Her şeye karşı. Ben böyle biriyken, böyle düşünürken kendimle çok çelişiyorum. Beşiktaş’a böyle bir bağım var. Bunun bir nedeni de yok. Zaten Beşiktaş’ı nedenleri ortaya çıkararak anlayamayız. Her şeyi sorguluyorum, bir tek onu sorgulamıyorum.

Yenildiği zaman da sorgulamıyor musunuz?

Tabii, tabii. Özellikle o zamanlar. Bütün maçları izliyorum. Her yıl deplasmanların yarısına giderim. Çarşı Grubu’ndan açıkçası dışarıdan göründüğü kadar etkilenmiyorum. Benim için Beşiktaş için kafa ve gırtlak patlatan, fedakârlık yapan insanlar. Yaratıcılıkları ortada ama ben daha çok yalnız ve kendilerini başka türlü ifade eden Beşiktaşlıları seviyorum. Grupları boş verin, tek tek inanılmaz insanlar var. Çarşı da bu zamanlarda daha içe dönük olmalı bence.

12 Eylül’de cezaevine girmiştiniz, şimdi yaşanan geçmişle yüzleşme tartışmalarına ne diyorsunuz?

Hesaplaşmaya 27 Mayıs’tan başlanmalı. Bu tip çabaları destekliyorum. Fakat şöyle bir pay bırakarak, daha ideal olanı, olması gerekeni bilip de bu ülkenin, bu kötü ve aşağılık koşulları içerisinde o ideal olana değil de; o basit olana kurnazca olana razı gelinmesi savunulacak mesele değil. Yanımızda hakkı yenen bir insanın olmasının her şeyden önce ahlakla ilgili bir yanı vardır. Bu ülke böyle bir ülke. Çok sevdiğim bir ülke bir yanıyla, bir yanıyla böyle.

Masumiyet’in sonunda Koma Amed’in Evare şarkısı vardı. Bu tercih de, o dönemde çok cesurdu...

O dönem İnsan Hakları Derneği’nde çalışıyordum. Arkadaşlarımdı onu söyleyenler. Masumiyet’i filmin geçtiği gibi bir mekânda çekiyorduk. Pavyoncular, Kürtler vardı, o vardı bu vardı. Yılmaz Güney’ler, üç hilaller, Apo’nun resmi. Birbirine tezat şeyler aynı anda bir yerde. Gerçeğe sadakat böyle bir şey. Kafasında angajmanları olmayan, basit ve kuru gerçekle ilgilenen herkes Basmahane’de ya da Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezerken, bunu fark edebilir.

Sinemayı bırakır mısınız?

Baktım kamburum haline geliyor, yapamıyorum çeker giderim. Mecbur muyum sinema yapmaya? Sinemada mutlu olduğum iki şey var, geceleri sahneler gözümde canlandıkça mucizevi geliyor. Bir de kimse için hiçbir değer taşımayacak kadar soyut, her gün her insanın aklına geçen bir düşüncenin giderek hikâyeye dönüşmesi, sonra çekilmesi inanılmaz. İnsanların önüne koyuyorum, nefret ediyorlar, seviyorlar. Benim için sinemanın tek mucizesi budur. En büyük acı bile unutuluyor, oysa olmayan bir şey gerçek haline gelip, yıllarca kalıyor. Bu inanılmaz...