Zahit Atam - BİRGÜN

Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak adlı roman uyarlaması ise beni bir hayli düşüncelere boğmuş bir film. 2009 yılının en tartışmalı ve doğurgan filmlerinden birisidir.

İlk önce sinema tarihi uyarlamalar ile ilgili çok önemli birçok tartışmaya ev sahipliği yapmıştır. Batılı dünyada edebi olarak çok önemli metinden yola çıkan sınırlı sayıda büyük film olduğu düşünülür: Bresson’un Bir Taşra Rahibinin Güncesi ve Orson Welles’in Dava’sı, Visconti’nin Leopar’ı gibi.

Eğer sinema kuramlarını incelersek, iki temel sorunla karşı karşıyayız. Bunlardan birincisi iyi edebi eserlerin filme alınması, ikincisi ise sıradan eserlerin sinemaya uyarlanması konusunda ortaya çıkmaktadır.

Önemli eserleri filme alırken, ilk önce metnin egemenliği altında fazla kaldığınızda ya da bir başka deyişle metne aşırı bağlı kaldığınızda yazılı metnin atmosferi büyük oranda filmsel anlatıda kendi atmosferini kuramamakta ve romanda çok önemli olan pek durumun okurun zihninde uyandırdığı anlamsal ve duygusal derinlik perdeye aksetmemektedir. İnsan bu tip uyarlamalar karşısında ne romandaki yoğunluğu hissetmekte ne de bir film seyretmenin genel hazzını yaşamaktadır. Bunun temel nedeni ise film ile romanın anlatı yapısının farklılığı ve elbette ki film seyretme sürecinin yaşantılanma biçimiyle roman okuma sürecinin ayrıksılığının birbirinden farklı olmasıdır. Filmin dili ayrıdır, seyir süreci farklıdır, romanın anlatı yapısı ve söylemi birebir bir filmde inşa edilemez ve romanın okunma süreci ile bir film seyretme süreci farklıdır. Dolayısıyla her birinin kendi dilinden konuşması için yapısal bir dönüştürme zorunludur.

İkinci önemli sorun ise, genel olarak kısa romanların bile bir film için çok uzun olmasıdır. Film bir romandan uyarlanacaksa yapısal olarak kısaltılmalı, hatta yoğunlaştırılmalı ve aynı zamanda ciddi olarak kesilip çıkartılarak eksiltilmelidir. Filmsel metin romansal anlatıdaki pek çok şeyi çıkarmak ve bağlamı bütünüyle tutarlı bir şekilde yeniden inşa etmek zorundadır. Bu seçmelerin rastlantısal olarak yapılması imkânsızdır. Gerçekten tutarlı bir yeni metin inşa edilmesi gerekir.

Öte yandan kötü romanların sinemaya uyarlanmaları sonucunda maharetli yönetmenlerin elinde eser gerçekten anlamlı filmlere de dönüşmektedir. Bu açıdan baktığımızda anlatıların yapısal özellikleri genel geçer formüller üretmese de, sinema tarihi incelendiğinde sayısız önemli eserin son derece sıradan uyarlamalarının genel olarak aşırı çoğunlukta olduğu görülür.

Bir filmin anlatısı bir yönetmenin imzasını taşıyacaksa, yönetmen ya da senarist bütünüyle tutarlı ve anlamlı bir zenginliğe sahip yeni bir anlatı kurabilme cesareti göstermesi gerekir. Deyim yerindeyse, romanın sayısız yorumundan yönetmenin seçtiği belirli bir yorumu yansıtsa da aynı zamanda kendi başına ayakta durabilen bağımsız bir metin ya da filmsel anlatı kurabilmelidir. Bu süreçte romana aşırı bağlılık çok ciddi sorunlara yol açmaktadır.

Zeki Demirkubuz’un durumuna gelirsek, Zeki bağımsız bir anlatı  kurma çabasında son derece cesurdur. Bu nedenle Kıskanmak filmi sinemamızdaki belki de en güçlü atmosfere sahip filmlerden birisidir. İkinci olarak Zeki Demirkubuz, günümüze kadar olan kariyerinin sergilediği belirli temalara, belirli insani durumlara yakınlık gösteren bir şahsiyet olduğu için, romana yaklaşırken kendince belirli çelişkilere odaklanmış bir yönetmendir. Anlatı bir authorun elinden çıktığı kabul edilecek kadar karakteristiktir. Çünkü yönetmen yalnızca bir romanı uyarlamamış, bir hikâye anlatmamış, insanların kolayca kötü bir şey olarak kodlayıp ama yaşamının birçok evresinde hareketlerinde tetikleyici bir güç olarak etkisinde kaldığı bir duygunun çözümlenmesinde özgün bir yaklaşım geliştirebilmiştir.

Film incelendiğinde bir yandan fiziksel varoluşu nedeniyle toplumsal yaşamın belirli alanlarından geri çekilmiş bir kadın özelinde arka planda kalarak bir iktidar kurma, bir güç olabilme, daha doğru deyimle ipleri elinde tutan perde arkasındaki iktidar olarak onlara eksik kaldığı alanların dışında bir üstünlük alanı yaratma tutkusuna odaklanmaktadır. Bu bağlamda Demirkubuz özellikle iki kadının yani gelin ve kocanın sığıntı kızkardeşi kimlikleri arasındaki gerilime odaklanmıştır. Tematik seçimi belirgindir ve romana göre yoğun bir sadeleştirme yapmıştır, kendi söylemini inşa etmiştir.

“Doğada hiçbir şeyi tek başına ve diğer şeylerden yalıtılmış bir biçimde görmeyiz, aksine her şey bir başka şeyle ilişki içindedir, önünde, arkasında, altında ya da üstünde bir şeyler vardır mutlaka” der
Goethe.

Bu anlamda Kıskanmak romanının ve filminin başarısı kıskanma duygusundan yola çıkarak bunun ikili anlamda bağlamını inşa edebilmesidir: birincisi bu duygunun nasıl bir dizi ilişkiyi tetiklediğini, nasıl bir dizi duyguyla bütünleşebildiğini anlatmasıdır. İkinci olarak ise bu duygunun nasıl iki insan arasındaki duygusal zeminden çıkarak bir toplumsal ortamda birçok insanın hayatını (bazılarınınkini yıkıcı ölçüde) etkileyebilmiş olmasıdır. Bu anlamda Demirkubuz bir ilişki özelinden yola çıkarak bir yandan bir toplumsal kesimi anlatmakta öte yandan duygusal zeminde insanları tetikleyen duygular üzerindeyoğunlaşmaktadır.

Bütün bunların sonucu film gerçek anlamda önemli bir esere dönüşüyor.