"Beni korkutan, bana acı veren belirsizliktir"

...Peki nasıl çıktı C Blok? Yani film yapmak nasıl çıktı? O sekiz, dokuz yıl boyunca bir şeyler oluşturdunuz mu?

Hayır, sadece bir tane senaryo yazmıştım, Beyaz diye… Poliste kaybolmuş bir çocuğun hikâyesiydi. Ama politik bir senaryo değildi. İnsan hakları savunucusu bir avukatın vicdanını ve ahlakını sorgulayan bir hikâyeydi. O zamanlar çekerim filan diyordum ama yönetmenlik yapayım diye hiç uğraşmadım. Yönetmen olmaya karar vermem biraz komiktir. Asistanlığımın son zamanlarında asistanlık yaptığım bir iki yönetmene gıcık oldum. Bunlar film çekiyorlarsa ben de çekerim dedim. Sonra bir takım tesadüfler, ama gerçekten tesadüfler sonucu C Blok’la başladım. Ama sinema benim için özellikle Masumiyet’ten sonra başladı. C Blok öyle bir anda olup biten bir şeydi; nereden geldi, benimle nasıl bir bağı vardı, hiç emin değildim. Ama şimdi düşününce,  biraz özenti olduğunu görüyorum. Sinemacıdan çok sinema kompleksine sahip olan bir insanın filmi gibi oldu.

Başarısız mı görüyorsunuz?

Başarılı ya da başarısız değil de… Ama şu bakımdan benim için önemliydi: Düşündüğün şeyi sette yapabilmek, teknik olarak becermek çok zordur. Çok güzel fikirleri olan; konuşurken, anlatırken akıllıca meseleler, sahneler ortaya koyabilen; bunları güzel güzel anlatabilen birçok insanın, çoğu zaman film setinde gereken beceriyi gösteremedikleri ve sırf bu beceri eksikliğinden saçma sapan filmlerin ortaya çıkabildiğini düşünürsek; C Blok benim için önemliydi. Yani, en azından düşündüğümü gerçekleştirmiş, bu beceriyi göstermiştim, ama yapmak istediğim şey bakımından sorunluydu.

Öğrendiniz mi yani, onu yaparken?

Öğrendim demeyelim ama keşfettim.

Keşfettiniz.

En çok da hatalarımı ve nerede zayıf olduğumu, neyi yapamadığımı keşfettim. Ne yaptığımdan çok ne yapmamam gerektiğini daha çok duyumsattı bana. O açıdan önemsiyorum.

Yani film çıktıktan sonra yapmak istediklerinizi, anlatmak istediklerinizi anlattığınızı hissettiniz mi?

Dediğim gibi, beceri olarak evet; ama bir filmin anlamını oluşturan şeyler açısından değil tabii… O bakımdan çok fazla bir ilgim yok açıkçası, daha çektiğim andan itibaren oluşan duygu bu. Ama demin ki söylediklerim, yani o set becerisi önemlidir. Yani bir yığın insanı bir araya getirmek, onları yönlendirmek, idare etmek öyle kolay meseleler değil. O bakımdan bana çok şey kattığını, bir becerim olduğunu, bir şeyler gösterebildiğimi düşünüyorum; ama bir hayat duygusu yaratmak, insanların önüne bir meseleyi koyabilmek gücü açısından böyle olduğunu düşünmüyorum.

Peki o ilk film, mesela yeni bir yönetmensiniz, tamam asistanlık yaptınız, tanıyorlar sizi, ama o kadar oyuncuyu bir araya getirmek, hani yine aşağı yukarı belli isimlerdi bunlar, tiyatrodan ya da sinemadan.

Bu gibi şeyler ne o zaman ne de şimdi, hiçbir zaman sorun olmadı. Ben becerikli bir insanım, yapmak istediğini yapabilen biriyim ve bu konuda hiçbir sorunum yok. Ama bu hayat duygusu taşıyan bir film yapabilmeye yetmez...

Peki destek almadınız mı o dönemde hiç? İlk filminizi yaparken?

İlk filmde Kültür Bakanlığı’ndan geri ödemeli kredi aldım.

Sonuçta kendiniz yazdınız ve yönettiniz. Niye Alp Zeki Heper’e adadınız?

Mazlumlara özel bir ilgi duyduğum için değil; ama düşüş benim ilgimi çok çeken bir şey. Hele böyle inat uğruna, hem de bir şeyler vaat edilirken, bir şeyler teklif edilmişken bunu kabul etmeyip, bunun yerine göz göre göre bir düşüşü seçen ya da seçmek zorunda kalan insanların kaderi beni hep ilgilendirir. Böyle bir potansiyel bende de var ve bu beni hem korkutuyor, hem de bana heyecan veriyor. O dönem onun hayat hikâyesini öğrenmiştim ve heyecanlanmıştım. Tabii gençtim de; bu yüzden karşılaştığım şeyleri biraz da abartarak ve fazla anlamlandırarak ele alıyordum, bu yüzden ithaf ettim. Ama asıl sebebi o düşüşe duyduğum ilgi oldu.Bir de o zamanlar sisteme, Yeşilçam’a, diğer sinemacılara duyduğum tepki neden oldu.

O tepkiye daha sonra “bağımsız film” terimi de dahil ya da İstanbul’daki ödülü reddetmek de?

Evet, o tip toyluklara da sebep oldu. Kaba bir muhalif, kaba bir karşı çıkma geleneğinden gelmeme bir de heyecanlı kişiliğim eklenince olan oldu… Bu yanlarımın o zaman da farkındaydım, bunlardan o zamanlarda da kuşku duyardım ama öğrendiğim yaşama şekli buydu. Ne yaparsanız yapın o sizsiniz… Bir de her fırsatta sisteme karşı çıkmak, her şeyi bunlarla açıklamak daha etkileyici ve daha artistik bir yoldur, biraz da bunun etkisi vardı.

Şimdi böyle şeylere karşı olduğum için söylemiyorum bunları. Hareketi her zaman sevmişimdir. Hareket sahibi olmak ayrı bir şey, ama sonrasında sorgusu var, vicdanı var. Budalaysan pek bir sorun olmaz.Eğlenirsin, hatta övünür durursun da. Ama ben öyle biri değilim, bu yüzden sonraları hiç iyi hissetmedim. Boşu boşuna insanları kırdım, kendimi gereksiz, hatta haksız yere angaje ettim… Ayrıca ne Yeşilçam’ın ne de başkalarının eleştirisi beni bir yere götürmezdi. İyi filmler yapmak, kişilikli, şahsiyetli, inandırabilen filmler yapmak götürürdü. Eleştiri yapmak tabii ki kötü bir şey değildir, ama bırakın eleştiriyi, bu yaşama geleneği içerisinde apaçık doğruların bile doğru anlaşılacağından kuşkuluyum, hatta anlaşılmayacağından eminim.

Şimdi merak ettiğim için sormak istedim aslında, daha önce Tarkovski’yi filan çok izlememiştim demiştiniz C Blok’u yaptığınız zaman. Antonioni’nin L’eclisse / Günbatımı’nı izlemiş miydiniz?

Yok.

İzlememiştiniz.

Yok.

Günbatımı’nda Monica Vitti oynar, o filmdeki havaya çok benzetirim C Blok’u.

O filmi hâlâ seyretmedim, ama şeye benzetenler oldu, Blow-Up... Ben Antonioni’yi çok geç izledim, hatta ilk defa 99 ya da 2000’de, Başak’ların yaptığı Gezici Film Festivali’nde seyrettim. Ama o zamanlar Kieslowski’nin aşk üzerine ve öldürme üzerine filmleri de böyle büyük bir etki yaratmıştı. En çok Aşk Üzerine Bir Film’den etkilendiğimi hatırlıyorum.

Daha çok Antonioni’nin tarzına benzetildi. Diğer filmlerine de herhalde benzetildi; ama ben hep o duyguyu alırım, yani o kadının mekân arasında sıkışmışlığı, Günbatımı çok güzeldi...

İki sene önce New York’ta Gece’yi seyrettim. Onunla da benzer bir duygu vardır C Blok’ta. Bu hoşuma gitti. Ama daha çok kadınlar üzerine ilk düşüncelerimi, ilk sezgilerimi kullanmaya çalışmıştım. Ondan sonra da daha derinleşti sanırım.

Orada o kadının sıkıntılı hali kadınlığından mı kaynaklı yoksa büyük burjuva evliliği içerisinde sıkışmışlığı mı daha çok anlatıyor?

Bu ikisinin de etkileri olduğunu söyleyebiliriz, ama esas sebebin bunlar olduğunu düşünmüyorum. Kendine kadın olarak güvenen, kendini güzel bulan ve bunları yapabilecek kadar serbest olan bir kadının yaşayabileceği şeyler. Gecekondudan gelip öyle bir sınıfsal düzeyi yakalamış olmanın, modern bir özgürlüğe sahip olmanın olanaklarını değerlendirme arzusu anlaşılır bir şey. Hele kocasını da sevmiyorsa… Ama orada yapmak istediğim şey daha çok şuydu : Sezgilerle yola çıkarak, sıkıntının cinsel özlemlerle, arzularla buluşma hali üzerine bir film yapmaktı.

Bugünden baktığınızda C Blok ile ilgili fikriniz nedir? Mesela tek flashback kullandığınız film bu. Sinematografik olarak farklı diğer filmlerden. Daha soyut daha farklı bir hikâyesi, çok güzel çevrinmeler vardı o filmde.

Bu duygunun öne çıktığı doğru, iyi mizansenler olduğunu da düşünüyorum, ama filmin meselesi zayıf kaldığı için bunlar havada kaldı ve aslında benimle olan bağları zayıftır bu filmin. Bunları şu bakımdan söylüyorum. Filmin içerik ve anlatım tarzı kişiliğime çok da uygun değildi. Biraz özentiyle oldu. Yani bilmiyorum benim için biraz...

Uzak kalıyor...

Bunun böyle olduğunu ondan sonraki filmlerimde görmüşsünüzdür, yani sinematografi, müzik kullanımı gibi beni rahatsız eden birçok şey var. Bir şey daha, diyaloglardaki yapaylık ve didaktizm. İnsanların konuşma biçimi, sözlerde ekstradan anlamların olması filan… Bu şekilde düşündüğüm için Masumiyetve özellikle de Üçüncü Sayfa’da bunlardan tamamen uzaklaştım. Üçüncü Sayfa’ya baktığınız zaman C Blok ile arasında pek bir bağın olmadığını görürsünüz.

Yani sinematografik olarak sanki doğru, ama oradaki Meryem sanki sonradan C Blok’taki Tülay olmuş, Tülay da sonradan İtiraf’taki Nilgün’ün konumuna düşmüş gibi gelir bana hep.

Bunlar elbette olur.

Tülay’ın hissettiği ve bize de hissettirilen o sıkıntı...

Bu daha çok hizmetçi kız için söylenebilir. Hatta birkaç yıl sonra o kızı merkeze alarak yeni bir film yapsam mı diye aklımdan geçirdim. Belki o kız Üçüncü Sayfa’daki Meryem’in de esin kaynaklarından biridir.

Ben hep Meryem, Tülay ve Nilgün arasında böyle bir ilişki hissetmişimdir. Yani tematik olarak da aslında benzer, diğer filmlerde de sıkıntı, yalnızlık var...

Evet...

Ama sinematografisi çok farklı olduğu için çok farklıymış gibi görünüyor.

Evet, ama sorun, sonradan mesela Gece filmini izlediğim zaman,‘işte hatalı olan buymuş, doğrusu bu adamın yaptığıymış‘ dedirtmesidir, bu yüzden biraz havada buluyorum şimdi.

Fakat ilginç, el yordamı ile de olsa Antonioni’nin o üçlemesine benzerliği.

Evet, özellikle Avrupa’da Antonioni ile böyle benzerlikler kuruldu, yazılar yazıldı. C Blok’u yaparken asıl, bu dönem okuduğum Adorno’nun mimari üzerine yazdıklarından filan da etkilenmiştim. Dediğim gibi bu türden özentilikler var bu filmde. Bir sinemacı bence kendi özünden, kendi dünyasından çıkarabildikleri ile sinemacıdır. Yoksa diğeri çok sonsuzdur… Başkalarının düşüncelerinden, yapıtlarından, filmlerinden etkilenebilirsiniz ama bunu ana eksen haline getirerek film yapmanın şahsiyetsizleştirme tehlikesi vardır. O zaman yaratıcı değil, koleksiyoncu olursunuz. Beğendiği her şeyi toplayan bir koleksiyoncu… O yüzden ne pahasına olursa olsun yapacağımız filmlerin, ortaya çıkaracağımız sanat yapıtının şu ya da bu şekilde kendi özümüzden çıkması gerektiğine inanıyorum, zaten bu düşünce yüzünden C Blok’tan sonra başka bir serüven başladı.

C Blok bizzat hayatınızda olan bir şey miydi, bildiğiniz bir duygu mu?

Hiç alakası yoktu. Gözlemlerim, tanıdıklarım, ilgimi çeken şeyler elbette vardı, ama bunlar hiçbir zaman demin anlattığım gibi değildi.

Orada ilk defa kamera önünde de göründünüz, kendinize deli rolünü biçerken çok bilinçli miydiniz yani kendinizi bir yere oturturken...

Yok, o öyle rast geldi, ama arada bir görünmek hoşuma gider.

C Blok bittiğinde ödülü de reddettiniz, peki Masumiyet’e kadar geçen süre nasıl geçti?

C Blok’u çektikten sonra çok enteresan bir durumla baş başa kaldım. Bir film çekmiştim ve film yaptığınızda yönetmenlik denilen kimliğin tutsağı oluyorsunuz ister istemez. Eğer budala bir insan değilseniz yönetmenliğin, sanatçılığın yaşanma şekli çok basittir, ama budalaysanız bu durumu fazla abartabilir ya da kimlik haline getirebilirsiniz. Çevre algısı olarak da böyledir bu. Bu yüzden yönetmen olmak benim için çok sorunlu oldu, bundan sonra tekrar asistanlık yapma olanağım ortadan kalktı, çünkü insanlar yönetmenlik yapmış biri ile çalışmayı düşünmezler. Bu durum en başta ekonomik olarak etkiledi. En önemlisi de yarım yamalak duyguların arasında kaldım, bu benim çekmek istediğim film miydi, sinemaya devam etmeli miyim filan diye!Bu seyirci açısından da böyle oldu, film fazla izlenmedi...

Gösterime girebildi mi?

Girdi ama özel koşullarda girdi. Neredeyse bir grup insan izledi. Bir kısmı acayip beğendi, bir kısmı abarttı. Bir grup ise aşağıladı.

Ortası olmadı.

Bir filmin yönetmenine kazandırabileceği deneyimleri pek yaşatmadı bana. Yarım, anlaşılmaz, belirsiz bir durum oldu. Ama enteresan şeyler de yaşattı bana, özellikle ekonomik açıdan...

Kaybınız mı oldu?

Kayıp zaten vardı, bundan başka durumlar yaşattı, bir de arkasından 5 Nisan kararları filan... Burada anlatmayacağım türden enteresan şeyler.

Kriz döneminde çıktığı için.

Bir yanıyla çok değişik, bir Woody Allen filmine konu olabilecek bir dönem yaşadım. Hırslı, iddiaları olan bir insanım ama mantığımın önüne geçecek hırsları bilmem. Bu olmadı bir daha yapacağım diyecek biri değilimdir. Zaten hayat da böyle bir lüksü hiçbir zaman vermedi bana. Ama ikinci filmi nasıl yaparım diye düşünmeye başlamıştım.

Ekonomik olarak?

Ekonomik olarak; ama daha önemlisi nasıl bir senaryo yazabilir ne çekebilirim diye. Bir de az önce bahsettiğim arayışlar vardı. Neyin peşinde olduğuma ilişkin… Sonra ödül reddetme olayları, girmek zorunda kaldığım angajmanlar, tanıdığım insanlar, yaşamak zorunda olduğum düzen filan beni yıldırmıştı, biraz da soğutmuştu. Sonuç olarak yönetmenliğin bıraktığı etkiden hoşlanmadım. Çünkü ben hayat coşkusu, hayat sevinci olan bir insandım. Güçlü kişiliğimden dolayı etrafımda hep bir aurayaratırdım. Koşullar ne olursa olsun yüksek ve güzel yaşardım, ama yönetmenlik olayından sonra hoşlanmadığım şeyler olmaya başlamıştı. Yine de tekrar denemeye ve Albert Camus’nün bir hikâyesini çekmeye karar verdim. Misafir diye bir hikâye. Aslında çok emin de değildim, bazen çok iyi geliyordu, bazen çok kötü geliyordu, ama yavaş yavaş bunu çekeceğim diye telaffuz etmeye başladım. Bu arada bazı ekonomik gelişmeler de oldu ve yeniden film yapmayı düşünmeye başladım. Korkuyordum ama kendime güveniyordum da. Film yapımında benim en büyük gücüm şuradadır: Asistanlık yaptığım dönemdeki tecrübelerim... Onun öncesinde de, işportacılık yaparken filan hep gerçekçi, mantıklı ve becerikli olmuşumdur. Bunlar bana hep yardımcı oldu, hâlâ olmaktadır. Benim seçimlerimle, izlediğim yolla film çekmek isteyen pek çok insanın rezil olduğunu, ortalıkta kaldığını da görmüştüm. Ama bütün riskleri göze alarak tekrar yapacaktım. Bir de o sıra yapacak daha iyi bir şeyim de yoktu...

S. Ruken Öztürk. kader: Zeki Demirkubuz. Der. S. Ruken Öztürk. Ankara: Dost, Ankara Sinema Derneği. 2006

S. Ruken Öztürk’le yapılan söyleşiden kısaltılarak alınmıştır.