Zeki Demirkubuz C Blok’u çekmeye kalkışmadan önce kısa bir film dahi çekmemişti. Demirkubuz, sonradan fazla Yeşilçamvari bulduğunu söyleyerek filmle ilgili memnuniyetsizliğini belirtmesine rağmen C-Blok’un, yönetmenin üslubunu geliştirebilmesinde ve dertlerini belirleyebilmesinde önemli rol oynadığı söylenebilir. Gerçekten de, tüyler ürpertici derecede soğuk bir film olan C-Blok’u son derece tutkulu ve yoğun Masumiyet’in (1997) takip etmesi çok şaşırtıcı. Ancak yine de Demirkubuz sinemasının belirleyici motiflerinden pek çoğu –sık sık bahsi geçen TV, uzun durağan sekanslardan oluşan ağır ritimli kurgu, karakterleri hapseden çerçeve içi çerçeveler- daha şimdiden, bu ilk filmde kendini gösteriyor. Aynı zamanda, C-Blok yönetmenin filmografisinde ayrıksı bir durumu da barındırıyor: Filmin ana karakteri bir kadın. Demirkubuz’un bundan sonraki hiçbir filminin “kahramanı” kadın olmadı.

C Blok’un Tülay’ı (Serap Aksoy), sık sık uzun süreli iş seyahatlerine çıkan bir iş adamı (Selçuk Yöntem) ile evli bir ev kadını. Kocası gittiğinde Tülay, Ataköy’deki bloklardan birindeki ruhsuz dairelerinde tek başına kalıyor. 80’lerde, Türkiye’nin sosyal yapısında önemli değişikliklere yol açan ekonomik liberalleşme ve politik dönüşüm döneminde inşa edilen bloklar, Demirkubuz’un bakışında bu hızlı değişimin (çoğunlukla olumsuz) sonuçlarının bir yansımasına dönüşüyor. Yönetmen, Ataköy’ü Franco İspanyası’nda ya da Stalin Rusya’sında kurulan yerleşim birimlerine benzetiyor ve onları, daha sonraki filmlerinde sık sık rastlayacağımız bir tema olan hapsolmuşluğun, kıstırılmışlığın metaforu olarak kullanıyor. Filmin adındaki C harfinin çevreleyici, sarıcı biçimi dahi bir hapishane yapısını andırıyor. Demirkubuz, 80 darbesi sonrasında hapsedildiği dönemde C-Blok’ta yatmış. Tülay da Ataköy’deki bu modernist yapının C-Blok’unda hapis. Filmin neredeyse her karesinde bloklar, ya Tülay’ın görüşünü kapatıyor ya da hapis duvarları gibi çevresini sarıyor. Binalar inatla kadrajı işgal edip, Tülay’a “gece yükselen canavarlar” izlenimini veriyor.

Demirkubuz’un, filmin açılış sahnesinde bize uzun uzun gösterdiği araba camı sileceklerinin tek düze hareketi de Tülay’ın hayatına dair bir his oluşturuyor: Düz, sıkıcı, monoton. Tülay, “modern” bir kadın olmakla “iyi bir eş, geleneksel ev kadını” olmak arasında sıkışıp kalmış. Ona belki de bir yerlere kaçabileceği hissini veren tek şey olan arabasıyla sık sık dolaşmaya çıkıyor. Ataköy blokları kadrajdan çıkmıyor ama en azından biraz deniz, ufuk görünüyor. Sonra bir gün Tülay gezilerinden birinden erken döndüğünde temizlikçisi Aslı’yı (Zuhal Gencer) kapıcının oğlu Halet (Fikret Kuşkan) ile yatakta buluyor. Kafası karışan ama tuhaf bir meraka da kapılan Tülay, bu olayla birlikte hayatında eksik olduğuna inandığı şeyin peşinde bir arayışa çıkıyor. İlk bakışta aradığı şey cinsel tatmin gibi görünse de, çabaları daha çok kaderinden, yazgısından (her ikisi de daha sonra Demirkubuz filmlerine isim olacak kavramlar) kaçmaya yönelik olarak görülebilir. Pek çok Demirkubuz karakterinin kaderine benzer şekilde, Tülay’ın yolculuğu da oldukça zorlu ve yıpratıcı bir sürece dönüşüyor.

Gözde Onaran. Mental Minefields: The Dark Tales of Zeki Demirkubuz. Ed. Zeynep Dadak - Enis Köstepen. New York: Altyazı, ArteEast, Moon and Stars Project. 2007.