Bu filmin adı bir sitenin ismidir. Demirkubuz, filme konu olan binayı sık sık birden çok açıdan gösterir ve C Blok, huzursuz bir kadın olan ve bina yöneticisinin oğlu Halit tarafından gizlice izlenen Tülay’ın yaşamı hakkındadır. Filmde ilk karşımıza çıkan karakter, C Blok’un girişinde beklemekte olan Halit’tir. Bir arabanın içinde oturmuş sabırla binanın girişini gözlemektedir.

Demirkubuz, ya kamerasını sola döndürerek, ya da otomobili yavaşça sağa kaydırarak―hangisini yaptığını söylemek zor―bu sahnenin dengesini zekice ve anlamlı bir biçimde bozar. Bu an çabucak geçer ama filmin tonunu belirler; filmin son görüntüsünde de tekrar ziyaret edilir. Zemin, sanki kazılarak karakterlerin ayaklarının altından kaymakta ve bizim karakterleri kavrayışımızı da birlikte kaydırmaktadır. Herkes köksüz gibi görünür: Tülay karayollarında ve İstanbul kıyılarında amaçsızca dolaşır; Halit bazen Tülay’ı seyreder, bazen takip eder; Tülay’ın kocası Selim ise Tülay’a “neler oluyor” diye sorarak kendini farklı kılar.

Özellikle Halit’in neredeyse röntgenciliğe varan davranışlarında, hatta Tülay’ın Halit’le hizmetçisinin ateşli sevişmesini izleyişinde, Alfred Hitchcock’un Arka Pencere’sinin yankıları var. “Neredeyse röntgenciliğe varan” diyorum çünkü Arka Pencere’de Jimmy Stewart’in casusluğu nasıl bir cinayeti ortaya çıkartmasıyla son bulduysa, Halit’in Tülay’ı izleyişi de film doruğuna ulaşırken dönüşüme uğrar.

Demirkubuz’un sesi kullanış biçimi de kayda değer. Filmin bir sahneden diğerine sarkan kapı zilleri ve asansör sesleriyle noktalanmış olması katı kalıplar içinde gerçekçi durmazken, huzursuzluk atmosferine katkıda bulunuyor (Hitchcock’un Şantaj filmindeki bıçaklar gibi).

Demirkubuz, öyküyü en önemli karşılaşmaların tekrar edilmesini (bazen başka karakterler tarafından) sağlayacak biçimde kurmuş. Tülay’ın hizmetçisi Aslı Halit’le seviştiğini hayal eder ve daha sonra Tülay kendilerini izlerken o sevişme gerçekleşir. Tülay Halit’le sevişir, ancak bir sonraki sahnede Halit site içinde çırılçıplak ve sendeleyerek dolaşırken bir önceki sahnenin “gerçekliği” sorgulanır.Selim ve Tülay arasında da benzeri bir karşılaşma olur. Bu ikinci karşılaşmaların her biri, ilk karşılaşmayı kavrayışımızı yeniden gözden geçirmemize ve tıpkı Selim’in yaptığı gibi ne olup bittiğini sorgulamamıza neden olur.

Filmin biçimi konusunda son bir noktayı da belirtecek olursam, Demirkubuz hızlı bir tempoyla ileriye atlayarak, gündüzden geceye ve tekrar gündüze geçerek görmemize gerek olmayan anlatıları atlıyor (bir mekandan diğerine gidişi “gerçekliğe” sadık kalarak göstermek gibi). Gene de bir süre sonra Tülay’ın etrafında oluşmuş olan gizemli öykünün önemli bir şeylerinin dışarıda bırakılıp bırakılmadığını merak etmeye başlıyoruz.

Tülay, filmde iki yol izler: Kocasından ayrı olarak kim olduğunu keşfetmek ve filmin başlangıcından önce alınmış yaraların iyileştirilmesini sağlamak. Her iki yol da sonunda Halit’e varır. Bu çok şaşırtıcıdır çünkü Halit başlangıçta ikincil bir karakter gibi görünür; sadece bir gözlemcidir. Tülay da filmin başında merkezi bir karakter olarak görülmez—aslında filmin üçte biri geçmeden merkezi bir karakter ortaya çıkmaz: Demirkubuz, karakterlerinin kararsızlığını paylaşmamızı ister.

Tülay, 1960ların Alain Resnais ve Jean-Luc Godard filmerindeki Emmanuele Riva ya da Anna Karenina’yı andıracak şekilde duygusuz bir ifadeyle oynanır. Tülay’ın açık yüzü, bizlere onun görünüşüne ve performansına kendi duygularımızı ve kararsızlığımızı yansıtma iznini verir. Sabit bakışlarının altında sözü edilmeyen acıyı sezeriz. Bu film, o travmayla uzlaşma hakkındadır.

Robert A. Haller. C Blok. Five Films by Zeki Demirkubuz . 2003.

İngilizce’den çevrilmiştir.