C Blok Üzerine Yönetmenin Sözü

Senaryosunun büyük kısmını Ataköy’de yazdım. Ataköy’ün ardındaki varoşlarda büyüdüğümden, Ataköy’ün bizim için, oradaki insanlar için temsil ettiği şeyi biliyordum. Orasını o kayıp insanın mekanı olarak düşünmemin nedeni de buydu. Bu, olgu olarak duruyordu. C Blok’u çekmeden bir buçuk ay önce asistanlığını yaptığım bir filmde, otobandan, TEM yolundan bir mekana gidiyorduk; bu bloklar otobandan daha iyi görünüyordu. Sadece bloklar dememek lazım; yeni örgütlenen hayatın otobanlı yolları, arabalar, o izole edilmiş insanların hikayesini anlatmak önemliydi. Bloklar bir film duygusunu sezdirdi bana; bu tabi eğilimlere göre, insanların etkilenmelerine göre değişebilecek bir sezgidir; aynı şey bir başkası için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Bu, herkesin kendi iç yapılanmasıyla ilişkili, olgunlaşmasıyla ilişkili. O şeyi sezdim, ortada bir hikaye yoktu.

C Blok’un özelliği budur: Klasik anlamda bir hikayesi neredeyse yoktur… Filmin metafizik bir yanı vardır. Durumlarla, anlarla ilgili sahnelerin olduğu bir filmdir.

Bir hikaye olmadan, bu apartmanları, yolları birincil kahraman olarak seçerek bunların içine nesne olarak anlatmayı düşündüğüm, nesneleşmiş kahramanları yazdım; kadını, diğer insanları yazdım. Bütün bunları da hiç film çekmemiş, kısa film bile çekmemiş bir insanın el yordamıyla yaptım.Önemli bir deneyim, olumlu anlamda da olumsuz anlamda da. Olumsuzluğu insanı rasyonalize etmesi… böyle önemli bir anlamı vardır deneyim sahibi olmanın. Olumlu yanı da, önceden tasarlama şansı, bir önceki hataları tekrarlamama şansı verir.

Filmden on beş gün önce ekibi toplayıp ilk harcamaları (ki bunlar önemlidir, ilk harcamaları yapmadan inandırıcı olmaz) yapmaya başladığımızda senaryo ortada yoktu, ekip sözlü olarak verdiğim talimatlarla hareket ediyordu. Ön hazırlığı on beş günde yaptım.

Oyuncular tespit edilince onlara altı yedi sayfalık bir metin verdim. Akşamları da senaryoyu yazıyordum. Bu durum hazırlıksız yakalanmak değil; bu bir yöntemdir, iyi bir film olacağını sezersiniz. Bu bir yöntem olabilir. Bu, kendine olan güvenle ilgili, insanları işe kanalize etme yeteneğinle ilgili. Ya da iyi bir birinci asistanın vardır, bunları bile yapmak zorunda kalmazsın. Bu, Türkiye’de işin en zor kısmıdır― kendine güvenli, yaratıcı ve ne yaptığını biliyor olmak…

Araba ve C Blok bilinçli olarak filmde yer aldı. Sezgiler burada işe giriyor.

C Blok ses uyumuyla ilgili biraz. Hapishanede, hastanede hep C Blok’ta yattım.

Sonra her yerde gözüme ilişir. İnsanlara kuşatılmışlığı çağrıştırması için, o sıkışmışlığı çağrıştırmak için o ismi koydum. Herkesin bir C Blok hikayesi vardır; ya hapishanede, hastanede yatmıştır, ya yatılı okulun C Blok’unda kalmıştır. C Blok’un, insanların genellikle hapis olduğu, bu modernist mimarinin istemeden neden olduğu sonuçlarla ilgili bir hikayesi vardır.

Filmdeki kadının (Serap Aksoy) sınıf atlama isteği (zaten ulaşmış bu amacına) fantezilerini süslüyor, o mekanlardan uzaklaştırıyor, arabayla o uzaklaşmalar resmileşiyor üstelik; yani bir fahişeden farklı olarak kendi fantezilerini gerçekleştirmedeki açıklık, tehlike o kadın için gerçekleşiyor. Araba senaryoda çok önemliydi. Arabanın tematik bir işlevi var.

Fikret Kuşkan’ın rolüne gelince.Onu herkes bir şizofren olarak yorumladı.Başlarda Fikret de böyle bir eğilim içindeydi. Ben onu realite dışı bir kahraman olarak ele aldım. Psikiyatrik bir hastalığı olan değil de, antisosyal bir insan olarak ele aldım. Arabalarla eğlenen, hafif saf… Zaten çekiciliği de oradaydı cinsel anlamda kadınlar için. Onunla ilişkiye girmek kolay, çünkü öyle bir ilişkinin normal bir insanla çıkan sonuçları, ondan çıkmaz gözüyle bakılıyor…

Aslı (Zühal Gencer), Halit’in (Fikret Kuşkan) eve girdiği sahnede ‘canımı yakarsan ağzına sıçarım’ diyor. Burada kadının fantezisini anlatmaya çalıştım, aslında o da canının yanmasını istiyor, fantezisi bu. Ama, yine de bu daha safça bir istek, bu filmi çekmek istememin bir nedeni de buydu zaten.

Film yanlış anlaşıldı, cinsel bunalım gibi… Realitenin içinde kaybolmuş, realiteyi çok fazla benimsemiş, bunu karakterinin bir parçası yapmış insanın, cinselliği o kadar iyi yaşadığını sanmıyorum, çünkü cinsellik beyinle ilgilidir, bedenle ilgilidir. Bu yüzden o düzenlerdeki sahte fanteziler bu derece günlük hayatın bir parçasıdır.Ölçüsüzdürler, ahlaksızdırlar. İki kadının Fikret Kuşkan’ın oynadığı kahramanda buldukları yan da bununla ilgiliydi. Saf oluşunun doğal bir cinselliği de taşımasına yardım etmesiyle ilgiliydi.

C Blok’a eleştiri gelmedi. Filmi beğenip beğenmediğini deklare etmek ya da bunun bir kaç sözcükle altını doldurmak, karalamak; öbür taraftan da abartmak, bunlar eleştiri değil. Geleneksizlik, gerçek anlamda bir eleştiri mekanizmasının bulunmaması yüzünden ve var olana bir isim konulması gerektiği için bunları eleştiri olarak saymamalı.Frankfurt Okulu, Adorno, Horkheimer’ler, eleştirel düşünce üzerine bir felsefe oluşturmuşlardır. Yani eleştirilerin böyle köklü, bir bilinç akışı sağlayan, düşünme eylemini, şüphe etme geleneğini oluşturan bir yanı vardır. Tanımın karalama, kakalamayla ilgisi yoktur… Bu anlamda, bir iki istisna dışında eleştiri gelmedi. Çünkü eleştiri kavram olarak yanlış anlaşılan bir şey Türkiye’de… Dolayısıyla ben de filmime öyle bir eleştiri beklemiyorum.Gördüğüm zaman da şaşırıyorum, yani anlamı bozulmadan, içeriğine sadık kalınmış, olumlu ya da olumsuz anlamda, bu önemli değil… Ve burada (şu hatayı çok sık yapıyoruz) sinema çok özel bir alan değil, varlığı Türkiye’deki olguların varlığıyla birlikte tarışılacak bir alan. Eleştiri de aynı şekilde, sinemada da aynı şekilde…

C Blok’un basın bülteninde, “Bütün devrim düşleri, yeni hayat düşleri, dev blokları gördüğümde onların duvarlarına çarpıp, parçalanıp yok oluyorlar,” diye başlayan bir bildiri yazdım. Almanya’daki sosyal demokratların yaptığı işçi evleriyle Franco devrinde, Stalin döneminde yapılan yapılar, Rusya’daki mekan örgütlenmesi, bunun yanında cunta ve Turgut Özal dönemindeki Ataköy gibi kentlerin örgütlenmesi bana şunu ifade ediyor: Artık son tahlilde modernistlerin kaynaklık ettiği bir kapitalizmin diktatörlüğü egemen. Aslında C Blok bunu aşıp oraya geliyordu. Tabii 12 Eylül sonrasında çok şey değişmedi benim açımdan, sınıf egemenliği açısından da pek bir şey değişmedi. Sadece bir şeyin gerçek yüzü ortaya çıktı: Benim için önemli yanı, hayatımızda var olan değişikliklerden çok, yeni bir dünya yaratmak isteyen güçlerin sınanmasıydı. Ben daha çok bu yönüyle bakıyorum.

Rıza Kıraç. Klaket 7. 1997

Kısaltılarak alınmıştır.