Zeki Demirkubuz’un ikinci filmi “Masumiyet” sinemalarda Yürekten bir çığlık... “Şu kahrolası yaşama” haşin ve ödünsüz bir göz atan, dokunaklı bir film. Kahramanlarına röportaj yakınlığıyla yaklaşıyor, rahatsız edici olmaktan korkmuyor. Güven Kıraç’ın oyunu filme damgasını vuruyor. Zeki Demirkubuz, ilk filmi “C Blok”da büyük kentte (İstanbul’da) lüks blok apartmanlardan birinde geçen bir öyküyü anlatmıştı. Kendi yazdığı hikayelerle onların geçtiği mekanlar arasında fark edilmemesi olanaksız bir uyum sağlayan yönetmen, ikinci filmi “Masumiyet’i” Anadolu kasabalarına adamış. Büyük kentte de geçse, kasaba esprisini ve ruhunu taşıyan herşey var bu filmde. Örneğin, temiz, bakımlı, ama hepsi birbirine benzeyen ana arterlerin biraz çevresine taşınca ortaya çıkan o kaçınılmaz köylülük... Duvarlarında Yılmaz Güney, Orhan Gencebay veya İbrahim Tatlıses posterleri sırıtıp duran sefil ve bakımsız oteller... Sabahları kahvaltı niyetine içine ekmek doğranmış ağdalı çorbaların içildiği “kebap ve kadayıf evleri”... Bir insan mahşerinin kaynadığı ve insanları başka bir kente mi, yoksa başıbozuk bir trafik sonucu ölüme mi yolladığı pek belli olmayan otogarlar... Traşı uzamış, yakalarının kiri perdeden bile yansıyan kirli-paslı, sorunlu ve maço erkekler, ezik kadınlar, kendi başına bırakılmış ve daha o yaştan paranoyak olmuş gibi duran çocuklar... Otellerde gelip gidenin hep eski Türk filmlerini izleyerek vakit geçirdiği, ekrandan gelen büyünün insanları oyalamanın da ötesinde aptallaştırdığı bir iç sıkıntısı... Filme adını veren “masumiyet”, eniştesinin bir arkadaşıyla kaçan ablasını kıstırıp adamı öldüren ve ablayı da yaralayan, bu nedenle de içeride 10 yıl yattıktan sonra çıkan Yusuf’un masumiyeti... Yaşamı hiç tanımayan, sert hapishane koşullarında bile içindeki çocuk yanı korumuş Yusuf, ablasının evinde hüküm süren dramdan sıkılıp kapağı ucuz bir otele atıyor. Orada tanıştığı “pavyon şarkıcısı” Uğur ve onun koruyucusu; aslında pezevengi ve tutkunu Bekir, genç adamın hayatını yeni bir yola doğru sürükleyeceklerdir. “Masumiyet”, “şu kahrolası yaşama” haşin ve ödünsüz bir göz atan, sanki yürekten gelen bir çığlık gibi yükselen, içten ve dokunaklı bir film. Bir röportaj yalınlığıyla yaklaşıyor kahramanlarına, hoşa gitmek için hiçbir ödün vermiyor, çok uzun monologlardan, kederli renklerden, içburucu çerçevelemelerden, rahartsız edici olmaktan kaçınmıyor. Bu tavrının bedelini de gerçekten içtenlikle çekilmiş, ama seyri kolay olmayan bir filme ulaşarak ödüyor. Yalın oyunculuklar Demirkubuz’un anlatımında yer yer tutuk bir tavır var. Örneğin o pavyon sahneleri hiç yaşamıyor. Yusuf’un Uğur’u sokakta takip sahnesinin birden pavyonda şarkı bölümüyle sürmesi tam bir kopukluk yaratıyor, TV tutkunluğu bir zamanların Şerif Gören filmleri kadar sık ve iç bayıltıcı biçimde kullanılıyor, sesli çekimin getirdiği doğallık, konuşmalardan önemli bölümünün anlaşılmaz olmasıyla ödeniyor, vs... Yani çok neşeli ve keyifli bir seyir değil bu... Ama yine de insanı tokat gibi çarpan içtenliği ve katıksız gerçekçiliğiyle, film uzun zaman belleklerde kalacak gibi gözüküyor. Beni gerçekten etkileyen başlıca sahne, Yusuf’un Uğur’a aşkını söylediği ve kadından dayak yer gibi bir yanıt aldığı bölüm oldu. Bu sahneyi sanırım hiç unutmayacağım. Ama bu filmin en önemli yanı oyun düzeyi. Derya Alabora ve Haluk Bilginer gerçekten iyiler. Ama filmin asıl sürprizi, hemen tüm filmi sırtında taşıyan Güven Kıraç’ın oyunu oldu. Kıraç, son derece yalın, ama etkili oyunuyla muazzam bir çağdaş oyuncu olarak yükseliyor. Ve filmin bana yer yer “Barton Fink”i anımsatmasında, sanırım ki John Turturro’nun oyununu düşündüren varlığı en önemli etken oluyor. Atilla Dorsay. Yeni Yüzyıl. 1997.