Masumuz, hepimiz Bir film izledim ve içinde yalan yoktu. Kimbilir kaç zaman­dır kurmayı bekledi­ğim bu cümleye sımsıkı sarı­larak çıktım sinemadan... Bütün bir hayat boyu içimde gezdirdiğim dilsiz çocuk, tahta arabasını çeke çeke yürüyüp geldi peşimsıra... Dönüp bakınca, gözlerinde "Masumiyet"i gördüm. Zeki Demirkubuz'un "Masumiyet"ini izlerken en fazla 10 kişiydik koca salon­da... Upuzun diyaloglar, bitmek bilmez gece yolculuk­ları, loş otel lobileri, yanyana dizilip ekranda bitmek bilmeyen siyah beyaz Türk filmlerini izleyen sıradan insanlar geçti perdeden birer birer... ve tabii bir de diz boyu yoksulluk, çaresizlik, umutsuzluk... Öylesine inandırmıştık ki kendimizi durgun hayat­larımızın ekrandaki küpler temposunda aktığına, sa­lon oflayıp puflamaya başladı ilk 10 dakikada... Çünkü perdedeki şey bir reklam filmi değil, hayatın gerçek ritmiydi... bazen alabildiğine ağır, bazen öldüresiye kasvetli... Kapıldıkları girdapta birbirine tutunarak yaşayan bir dizi insan vardı filmde: Mahpus sevgilisinin (Zagor) izinden fahişelik yaparak Anadolu'yu gezen Uğur, o fahişeye marazi bir aşkla bağlanıp, sonunda pezevengi haline dönüşen Bekir, Bekir'in peşine takı­lıp kendine yeni bir hayat ararken Uğur'un çekim ala­nına giren Yusuf ve Yusuf'un elinden tutup annesi Uğur'un belirsiz finaline doğru yürüyen sağır ve dilsiz Çilem... Aşk ve nefret öylesine içiçe kurulmuş ki, birbirinden vazgeçemeyen, ama birlikteliklerinin her anını birbir­lerine acı çektirerek yaşayan bu 5'linin sürüklendiği girdapta sevgi, onca kirin pasın arasına bırakılıvermiş "masum" bir pırlanta gibi parıldıyor film boyunca... kılıktan kılığa girerek... ... bazen kucakta taşınan ateşli bir çocuk, bazen namlunun ucuna sürülmüş bir mermi, bazen kirli bir otel odasında bacaktan sıyrılan bir don, bazen bir kır sohbetinde özetlenen bir hayat olup çıkıveriyor karşı­mıza... Ekranda başkalarının hayatlarını seyrederek kendi hayatlarını tüketen insanların, sevdiği kadın için hazır­ladığı mermiyi kendi beynine sıkarak öç alan erkekle­rin, bir erkeğin izini sürebilmek için bin erkeğin altına yatan kadınların travmatik dünyasıyla karşılaşıyorsu­nuz. Filmin ilk karesinden sonuna dek sürekli (çalın­madan, kendiliğinden kilitsiz) açılan kapılar, bir uçtan diktikçe öbür uçtan atan dikişler gibi naçar, çırılçıplak sergiliyor hayatın mahremiyetini... Mahremiyetin düğümleri çözüldükçe yalın bir ma­sumiyet fışkırıyor içinden... Demirkubuz'un filmi içimizdeki karanlığa kapılar açıyor...“Masumiyet” karşısında, tutmayan kapı dille­ri gibi çözülüveren dillerimiz, içimizdeki karanlığa ışık tutuyor. Bütün o kasvetten, aydınlandığınızı hissediyorsu­nuz. Kimsenin hayatı, kendi seçimi değil. Herkesin küçük demir halkalar gibi birbirine zin­cirlenerek katıldığı ve sonunda o zincire bağlı bir mahkuma dönüştüğü bu oyunda, cinnet, şiddet, iha­net, felaket, ama ille ve herşeye rağmen masumiyet­le sarmalanmış, tesadüfen yaşanan bu hayatlar karşısında "Masum değiliz, hiçbirimiz" şarkısı geçerlili­ğini yitiriyor: Anlıyoruz ki masumuz hepimiz. Başkasına ait bir suçu üstlenmişiz; yattığımız ceza bizim değil... Hak etmemişiz bileğimizdeki zinciri, bugün o zin­cirde bir halka olsak da... Bunu anlayınca, koca bir hayat boyu içimizde gezdirdiğimiz dilsiz çocuk olanca masumiyetiyle gü­lümsüyor bize... ve son karede dile gelip, Samuel Beckett'in dizeleriyle cesaret aşılıyor: "Hep denedin/hep yenildin/tekrar dene/tekrar ye­nil/daha iyi yenil..." Can Dündar. Yeni Yüzyıl. 23 Kasım 1997.