Hiç Masum Değil Masumiyet Baştan söylemeliyim: Bir pazar günü aşkın “nazende bir uçurtma” olduğunu anlatan veya “hazan yapraklarında sararıp solan aşklara” hüzünlü selamlar gönderen yazıları okumak isteyenler bu yazıyı okumasın… “Masumiyet” filmini seyredip de Haluk Bilginer’in canlandırdığı Bekir’in yirmi yıl usanmadan bir kadının peşinden aşkla gidişini sorgulayanlar ise bu satırlara özellikle çağrılıdır… Kuşkum yok, uğruna babasından kalan para ve malları yiyip bitirdiği, kendisini dışardan bakıldığında basit bir “pezevenk” düzeyine indiren o kadına Bekir bir gün, aslında ilişkilerinin en tarihi gününde, kimbilir kaç yıl önce mutlaka şu tür bir söz etmiştir: “Korkacak bir şey kalmadı. Dibe vurdum. Senin kalbinden daha aşağıya düşemem.” (Margeuerite Yourcenar) Yusuf’la bir çorbacıda ilk kez karşılıklı oturup konuştuklarında, “Peki ya sen ne iş yaparsın?” sorusuna “Biraz karışık, uzun hikaye!” cevabını verir Bekir. Hiç inanmadan, geçiştirmek için gibi söyler bunu. Aslında karışık olan bir şey yoktur. Çünkü aşk, kendinden başka iş tanımaz. Bekir aşıktır. Teslim olmuştur… “Safın birine” aşk işini, aşk misyonunu, sorgusuz sualsiz ve başkasını seven bir kadına kendini bırakıvermeyi nasıl anlatacaktır Bekir? Aşkta vermek Aşık vermek ister, aşkını verme edimi kurar. Çılgın aşık, en yüksek verme biçimini seçer: Cinsel organını değil elbette, bir gün ne olduğu belirsizleşecek yüreğini filan da değil; kendini, değerlerini, hayatını verir... Aşkın bu “fedakar” yüzünü herkese en iyi aşık bir erkek gösterir. Ona toplum tarafından yasaklanmış bir konumu; “vericiliği” üstlenmiştir çünkü... Geleneğin kadının “vericiliği” üstlenmiştir çünkü... Geleneğin kadının “cinsel tabiatına” uygun bulduğu şeyi, erkek yaptığında, bunun bilinci gerçekleşmesinden de güçlü ve daha yakıcıdır. Çünkü teslim almakla görevlendirilen, teslim olmuştur. Bekletmesi gereken, bekleyen halini almıştır... İşte burada belirir bir yok etme sanatı olarak aşk... “Özgürlüğünü” vermek, bir gün kırıntısının bile kalmayacağı anı göze alacak kadar yıkıcı olmaktır; hayatını vermek “yaşayan” bir ölü olmayı seçmektir. (Lacancı bir psikanalist “Erkekler sanıldığının aksine çok verir, hatta bu, erken boşalma biçimini bile alabilir” diyor-Darian Leader) Aşkta vermek kadar, (hediyeler, vs.) almaya da hazırlıklı yetişen kadınlar belki bu yüzden sık sık aşık olurken, erkekler çok az; mümkünse bir kez ve adamakıllı aşık olur. Böylesine veren; bir kadının peşinde “ömrünü” (ne kadar uzun veya kısa olduğu ayrıntıdır) tüketen bir erkekten geriye ya posa ya da “çocuksu” bir yaratık kalır. Kimi kadınlar kucaklarına düşen erkeklerin büyük bir aşktan çıkıp geldiğini çocuksu “şımarıklıklarından” tanıyıp irkilir. Kadınlarla erkekler arasında aşk alanındaki bir başka uçurumsal farkı da sergiler Bekir... Hani o müthiş piknik sahnesinde şöyle anlatır Yusuf’a: “Dedim ki, oğlum Bekir bu senin kaderin. Yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi...” Kadın için aşk ucu açık bir yolculuktur: Başını dik tutar kadın aşkta ve ileriye bakar. Erkek içinse aşk aslında yolculuğun bittiği yerdir. Kaderdir... Ve eskiden (aşktan önce) bir savaşçı olan erkek başını eğip “usul usul” yerinde sayar. Gidilecek bir şey yoktur. Hele aşkı karşılıksızsa... O artık ayakta rüya görmektedir... İyi de bu kadar ıstırap nedendir? Burada hep yanlış yaparız: Aşık mazoşist değildir. E. Levinas’ın perspektifine katılıyorum: Aşk yaşamının bilinen cinsel modelle doğrudan ilgisi yoktur: “Aşık olmak tatmin olma modellerinden kurtulmaktır.” Bu yüzden Bekir de, ötekiler de aşk ıstırabını mazoşistçe zevk alarak kabullenmezler, tersine açlıkları artık doyurulabilecek bir şey olmaktan çıktığı için ıstıraplarını yüceltirler: İçlerinde yaşadıkları dünyada, sevgilinin en yakındayken bile orada olmayışı rahatsız etmez aşıkları. Onları sıkıntıya sokan olup bitene ‘dışardan’ bakanlardır. Yusuf’un varlığı Bekir’i bu yüzden huzursuz eder. Yaşadıkları Yusuf’un “temiz” gözünde gerçeği değil de “acıklı bir sahne oyununu” andırır. Bu, bakmaya dayanmanın çok zor olduğu bir aynadır... “Masumiyet” filminin güzelliği hiçbir yanıyla masum olmaması... Evet, ‘sevmek suçtur’, paylaşılırsa kurtarırsınız, ama bu suçu işlerken yalnız kalırsanız sizi ya kapatırlar ya da felaketiniz olur, en hafifinden “ağlarsınız!” (Not: Yazılarımda çoğu kez mecburiyetlerimizi çekilir kılan sevgiden, teslimiyetlerimizi canlı ayinlere dönüştüren aşklardan söz ediyorum. Peki, başka sevme, başka aşk biçimleri yok mudur? Vurguyu sevgilinin yerine, sevgilinin varlığını mümkün kılan “Hayat” üzerine yaparsak belki yeni bir ışık doğabilir: “Hiçbir şey için ‘benimdir’ deme! Sadece de ki; ‘Yanımdadır.’ Çünkü ne altın, ne toprak, ne sevgili, ne hayat, ne ölüm, ne huzur, hatta ne de keder senin, daima senin kalamaz.-D. H. Lawrence) Haşmet Babaoğlu. Yeni Yüzyıl. 9 Kasım 1997.