Değerleri Değerlendiren Bir Yönetmen: Zeki Demirkubuz Zeki Demirkubuz 1964 yılında Isparta’da doğdu. İstanbul Üniversitesi, Basın Yayın Yüksekokulu’ndan mezun oldu. Yönetmenlikten önce işportacılık yaptı. Sinemaya 1985 yılında yazdığı bir senaryosunu göstermek için gittiği Yeşilçam’da, Zeki Ökten’in asistanlık teklifi ile başladı ve 1993 yılına kadar birçok yönetmene asistanlık yaptı. 1994 yılında ilk uzun metrajlı filmi olan “C-Blok”u çekti. Ardından 1997’de “Masumiyet”i, 1999’da “Üçüncü sayfayı” ve 2002’de de “Bekleme Odası”ı filmlerinin yapımcılığını, senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendi. Filmlerinde Dostoyevski’nin ve Camus’un etkileri açıkça görülür. Kendi yaşantısından izler taşımadığını belirttiği “Bekleme Odası” filminde başrolü -bir yönetmeni- canlandırdı. Üniversitemizde katıldığı bir söyleşide “Eğer o yönetmen ben olsaydım şu an evli olmazdım” dediğinde yanında eşi oturuyordu. 2001 yılında gösterime giren “Yazgı” filmi ile 38. Antalya Film Festivali’nde en iyi yönetmen seçildi. Ancak Demirkubuz’un, kendisine verilen ödülleri yapmacık bir biçimde aldığı konusunda bir itirafı var. Çünkü o, ödüllerin düzenleniş ve veriliş tarzını hiç beğenmiyor. Demirkubuz için bir “hayat özet”i yapmak erken. O henüz 41 yaşında ve ihtiyacı olan ikinci dili ile, sinema ile konuşmaya devam diyor: “Ne zaman insanlık birikimi denen şeyi sınamaya kalksanız tuzla buz oluyor”. “Hukuki tanımlamalar ve çözümler hayatımızı başkalaştıran, meseleye nicel olarak yaklaşan, acil çözümler üreten ama özdeki şeyi anlamamıza yardımcı olmayan küçük tamponlardır. İnsanlığın bu anlamda bir yol kat ettiğine inanmıyorum. Nietzche’nin ve Dostoyevski’nin söylediği benim de dahil olmak istediğim şey bir yüzleşmenin sağlanabilmesi”. “Yaşadığımız kötü hayatları iyilik vaat edenlere borçluyuz. Yaşananların sorumlusu olduğunu itiraf edebilecek kapasitede birini göremiyorum etrafta. İyilik öyle bir maske ki, bugün bu ülkede her şey bir iyilik adına yapılıyor. Okul kapılarında bekletilen türbanlı kızlar da bir iyilik adına içeri alınmıyor. Hiçbir polis kötülük adına işkence yapıyorum demiyor, iyilik adına işkence yapıyor. Bir sürü adı var iyiliğin”. MASUM BİR AİDİYET “Daha İyi Yenil” (Filmin Özeti) Yusuf cezaevinden tahliye olmak üzere olan bir gençtir. Cezaevindeyken -Erzincanlı olan Yusuf’un- birçok akrabası depremden dolayı hayatını kaybetmiştir. Gidebileceği sadece ablası ve eniştesi vardır, onlar da göçmüşlerdir. Bir de uzun süredir görüşmediği ve hapishane arkadaşı olan Orhan’dan ve onun babasından bahseder. Yusuf tüm bu belirsizlik içerisinde hapisten çıktığı taktirde yaşayabileceği bir hayatın olmadığını düşünüp, cezaevi yaşantısını tercih ederek hapishanede kalmak için hapishane müdürüne ricada bulunur. Ancak cezaevine ait olmadığı düşünülerek hapishanede kalmasına izin verilmez. Cumhurbaşkanı’nın bile onun hapishanede kalmasına izin veremeyeceğini öğrenen Yusuf, çaresiz şekilde bir otele yerleşmiştir. Otelde hastalanan kızına –Çilem’e- yardım ettiği için ertesi gün teşekkür etmek için odasına gelen Bekir ile tanışır. Bekir, Yusuf’un otele gelirken geçirdiği otobüs yolculuğunda karşılaştığı ve bir kadınla birlikte polis tarafından gözaltına alınan “kabadayı” görünümlü biridir. Bekir ve karısı zannettiği Uğur ile arkadaşlık kurmaya başlar. Uğur bir pavyonda şarkıcılık yapmaktadır. Aynı zamanda ‘hayat kadını’dır. Bir akşam birlikte gittikleri pavyondan geldikten sonra Bekir’in Uğur’u engellemeye çalışırken silah çekmesine tanık olur. Sıradan gibi görünen insanların sıra dışı öykülerinin anlatıldığı ve gizemlilik içinde devam eden filmin anlaşılma noktası, Yusuf, Bekir ve Çilem’in birlikte gittikleri bir piknik yerinde Bekir’in uzunca anlattıkları ile ortaya çıkmaktadır. Uğur’un aslında Bekir’in karısı, Çilem’in ise kızı olmadığı anlar Yusuf. Bekir, başından geçenleri tüm samimiyeti ile Yusuf’a anlatır: Aynı mahallede büyümüşlerdir Uğur’la. Uğur, “Zagor” lakaplı ve sürekli suç işleyen birine aşıktır. Maddi durumu gayet iyi ve evlenmek üzere olan Bekir ise bir gün dükkanına gelen Uğur’a aşık olur. O günden beri aklından çıkaramaz Uğur’u. Zagor hapishaneden kaçmıştır bir gün. Uğur’u da yanına alarak ortadan kaybolurlar. Zagor bu kaçışta iki kişiyi öldürür ve Uğur ile birlikte işkence görür. Bir gün Uğur, Bekir’den yardım istemek için tekrar Bekir’in dükkanına gelir. Bekir’den borç ister. Bekir nasıl ödeyeceğini sorduğunda ise Uğur’dan aldığı cevapla ağlamaya başlar : “Or…luk yaparım”. Bekir aşık olduğu kadının yaşadıklarına rağmen bir türlü ondan vazgeçemez. Karısından boşanır, evlatlıktan ret edilir ve sahip olduğu her şeyi kaybeder. Uğur, Zagor hangi cezaevine gönderilirse onun peşinden şehir şehir dolaşır, yanında hep Bekir vardır. Artık tövbe eden Bekir, Uğur ile görüşmediği aylarda onu evlendiği duyar. Biraz olsun rahatlayan Bekir, Uğur’un Diyarbakır’da Zagor’un peşinde olduğunu öğrenince sarhoş olduğu bir akşam atlayıp Diyarbakır’a gider. Hamile olan Uğur kocasının yanına gittiğinde ağır bir şiddete maruz kalır ve kızı Çilem sağır doğar. Bekir yirmi yıldır peşinden sürüklendiği kadının peşinden “usul usul” yürümeye devam etmektedir. Bekir, “hayatımı mahvettin” diyerek suçladığı Uğur ile bir gece kavga ederler ve artık olanlara dayanamayan Bekir, Uğur’u vurmaya cesaret edemediği silah ile öldürür kendini. Bu ölüm Yusuf için hızlı bir değişimin başlangıcı olur. Yusuf Bekir’in yerini almıştır artık. Bekir’in ölümü Uğur’un yaşantısında hiçbir değişim yaratmaz. Bir gün polisler Yusuf’u uykusundan kaldırarak karakolda işkence yaparlar. Uğur tekrar Zagor ile kaçmıştır ve Yusuf’a bir not bırakır. Daha önce Yusuf’la birlikte gittikleri bir otele kızını getirmesini ister Uğur. Yusuf, Uğur’un isteğini yerine getirir. Uğur telefon ederek Yusuf’la konuşur. Yusuf’u bir pavyona çağırır. Ancak Yusuf pavyona gittiğinde oranın mühürlendiğini, Zagor’un bir cinayete karıştığını ve öldürülen kişinin kardeşleri tarafından arandığını öğrenir. Çilem ile birlikte Orhan’ın bahsettiği babasını aramaya başlar. Bu arada Zagor ve Uğur öldürülmüştür. Yusuf, Orhan’ın babasını bulur. Evin ortasında, kefen içinde Orhan yani “Zagor” yatmaktadır. Her kapıda yenilmiştir Yusuf, “yenildikçe yenilenmiştir”. “Korkuyorum. Çok zaman geçti” Açık bir kapının arkasından Yusuf’un cezaevi müdürünün odasındaki görüntüsü ile başlıyor film. Gidecek hiçbir yeri olmadığı için hapishanede kalmak isteyen Yusuf’un üzerine dış dünyanın –güneşin- davetkar ışıkları süzülüyor. Yusuf’u her şeye rağmen yaşanacak bir hayatın varlığına ikna etmek istercesine kendiliğinden açılan kapı, onu dışarı davet eden ikinci gösterge olarak filmin ilk sahnelerinde yerini alıyor. Mesleksiz ve zanaatsiz biri olan Yusuf’un devletine karşı zoraki bir saygınlığı vardır. Cezaevi müdürüne durumu konuşarak anlatmaktansa bir dilekçe ile “arz etmesi” ve dilekçesinde sürekli “siz büyüklerim” diye hitap etmesi sıradan vatandaşların devlet ile aralarındaki mesafeyi ortaya koyan bir göstergedir. Yalnızdır Yusuf. Bu yalnızlık müdürün karşısında otururken yanında boş bir sandalye ve masa ile görselleştirilmiştir. Aradan geçen on sene Yusuf üzerinde bir korku yaratmıştır. Depremi yaşamamasına rağmen onun hayatına olan büyük bir etkisi vardır. Bu etki o kadar büyüktür ki, hapishanede kalmayı isteyecek kadar dışarıdan korkmaktadır. Cezaevi müdürünün yapıcı bir çözüm üretememesi, devletin çözümsüzlüğüne işaret ederken, Yusuf gibilerinin “önemsenmeyen” hayatlarının da nedenselliğine inmektedir bu çözümsüzlük. Yusuf için asıl sorun, ait olduğu yere kendisinin karar verememesidir artık. “Çıkıp bir dene” Işığın ve açılan kapının davetine kayıtsız kalamadı Yusuf. “Denemek” için çıktı yola. Yusuf’un bindiği otobüsten yolu görürüz. Yol karanlık, belirsiz ve tehlikelidir. Yol bu görüntüsü ile Yusuf’un yaşayacaklarına dair ipucu vermektedir. Bekir ve Uğur’u -izleyicin de Yusuf ile birlikte daha sonra tanıyacağı- iki büyük oyuncunun canlandırmasına rağmen Demirkubuz, iki karakteri de filmin içine ‘gösterişsiz’ bir biçimde sokuyor. Bu yaklaşım, filmde olağan insanın anlatılacağına dair bir işaret veriyor. Otobüs içerisinde karanlık bir yola doğru ilerleyen bu üç karakterin belirsiz görüntüsü filmi özetler niteliktedir. Filmin geneline hakim olan bir “karanlık” vardır. Demirkubuz, diğer filmlerinde de hakim olan ‘karanlığı’nı şu sözlerle açıklıyor : “Edinilmiş bunca bilgiye ve keşifler çağında olmamıza rağmen insanın kaderi ve ruhu ile ilgili bir çok şeyin hâlâ karanlıkta olduğunu düşünüyorum. İnsan sonuçları ortada ama sebepleri halen karanlıkta olan bir varlık. Karanlığı kötülüğü ifade etmek için kullanmıyorum. Ama kötülüğün hakkını da veriyorum; bizi meraka teşvik eden kötülüktür”. Masumiyet filminde Yusuf’un hayatı –belki de merakı- kullanılarak Bekir ve Uğur’un yaşantısı anlatılmıştır. Filme hakim olan karanlık Yusuf’un suç işlemesine rağmen üzerindeki masum hava ile Bekir ve Uğur hayatlarındaki suçları çözümlemesi ile aydınlanmıştır. Bekir ilk görüntüsü ile saygısız, despot, faşizan ve kaba izlenimi verirken Uğur onun yanında oturan sesi bir kadındır. Film ilerledikçe Bekir bu görüntüsünden uzaklaşıp korkak, çaresiz ve kaderci bir hal alırken Uğur, güçlü, kararlı ve ne yaptığından emin bir kadın olarak karşımıza çıkar. “Hoş geldin” Belirsiz bir Yolun, Yol Üstü Oteline Kim bilirdi aşk nerde, oteller nerde Sonra bir sabah ölmüş olduğumuzu okuduk Gazetelerde (Turgut Uyar) Yusuf’un karakteri, yalnızlığı ve şehir yaşantısı içindeki çaresizliği ile en iyi örtüşen mekan şüphesiz ucuz bir oteldir. Edebiyatta ve birçok filmde oteller yalnızlığı ve belirsizliği anlatır. Bazı yazarlar yalnız yaşadıkları otellerde hayatlarına son vermişledir. Yusuf, Bekir ve Uğur’un karmaşık dünyaları otelin karanlık atmosferi içinde kendini tanımlamaktadır. Filmde kullanılan mekanı tamamlayan ve o mekana anlam katan bazı öğeler bulunmaktadır. İlk olarak karşımıza televizyon çıkmaktadır. Televizyon lobinin ortasında ve tek başın tüm insanları ‘karşısına’ alarak durmaktadır. Televizyon film boyunca yaşanan olaylara soyut atıflar yaparak yaşanan gerçeklikten uzak kalmaktadır. Televizyon kendisini izleyen insanlar üzerinde uyuşturucu etkisi yaratmakta ve olaylara karşı alternatif ve duyarsız bir dünya yaratmaktadır. Bir diğer öğe ise Yusuf’un odasında rastladığı ve oda arkadaşının sattığı posterlerdir. Bu posterlerden üç tanesi Yılmaz Güney’e aittir. Yılmaz Güney’in filmlerinde ‘sıradan’ insanın anlatılması Demirkubuz’un sinema yaklaşımı ile örtüşmektedir. “Ne yaptım ben sana?” Yusuf’un eniştesi (Hasan) ile Bekir arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. – Yusuf aracılığı ile Bekir ve Uğur’un hayatı anlatıldığı gibi asıl öyküden uzak görünen ancak olağan insanın hayatının işlendiği sinema yaklaşımının da bir parçası olan ‘enişte’nin de hikayesi anlatılmaktadır.- Her ikisi de sevdiği kadın tarafından sevilmedikçe ‘canavarlaşan’ karakterlerdir. Bekir silah ile Uğur’u korkuturken; Hasan belinden çıkardığı kemer ile karısını döver. Her iki kadında sevdiği erkeğin peşinden gitmiştir. Uğur para kazanması ve kendinden emin duruşuyla Bekir’e karşı meydan okuyabilmiştir. Ancak Yusuf’un ablası, Hasan karşısında hastalığından dolayı konuşamaması ile birlikte akşamları odasına kapanarak kendince saklanabileceği bir sığınak yaratmıştır. Benzedikleri bir diğer yön ise çok güçlü görüntülerinin ardında saklı olan kadercilikleri ve zavallı duruşlarıdır. Sevdikleri kadınları diledikleri gibi elde edememelerinden duydukları rahatsızlığa bir çözüm bulamamaları her ikisinde de intihar etme fikrini doğurmuştur. Bekir’in “hayatımı yedin” serzenişleri, Hasan’ın “ne yaptım ben sana” sorusuna cevap bulamayışı aşklarının belki hayatlarının bir çıkışı olmadığının kendilerine itiraflarıdır. “Ne yaptım ben sana” aslında cevabı olan bir soru değildir. Yaşanan olayların ya da kaderin önüne geçemeyen insanların isyanıdır. Filmde Bekir’in giderek insanlaşan yönleri ortaya çıkmaktadır. -Onun iyi insan olması Uğur ve Yusuf tarafından onaylanır-. Filmdeki ilk sahnesi ile “kaba” izlenimi vermesine karşın ikinci sahnede güler yüzlü ve vefalı biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yusuf’la beraber gittiği pavyonda Uğur’un başka adamların masasına oturduğu görünce büyük bir utanç duyarak Yusuf’un yanından ayrılması onu vurdumduymaz görüntüsünden uzaklaştırır. “Bu iş böyle” Pavyondan gediklerinde Yusuf ve Bekir’in aralarında boş bir sandalye vardır. Bu boş sandalye Yusuf’un hapishane müdürü ile görüşmesinde de bulunmaktaydı. Sandalye, Yusuf’un yalnızlığını henüz üzerinden atamayışını ve Bekir ile arasında bir mesafe oluşunu simgelemektedir. Lobideki işportacının dikkat dağıtan ve mekanı karmaşıklaştıran kasetleri ardı ardına düzensiz biçimde çalması Bekir’in zihnindeki karmaşanın, mekandaki diğer adamların yarattığı huzursuzluğun mekana yansımasıdır. Demirkubuz film boyunca diyaloglara ve karakterlerin ruh hallerine uygun mekanlar seçmekte başarılı olmuştur. Bekir’in , Uğur’un lobideki adamlarla birlikte gitmesi karşısında, içindeki huzursuzluğu ortaya çıkar. Uğur’un ne kadar güçlü, korkusuz ve karalı olduğu filmde bu sahnede anlaşılır. Bekir’in cebinden çıkardığı silahın üzerine yürüdükçe Bekir şaşkın ve küçük bir insan olur. Uğur ölmeyi göze alır ancak Bekir öldürmeyi göze alamaz. Bekir’in hayatı güçsüzlük üzerine kurulmuştur. Uğur’a aşık olmadığı dönemlerde bile babasının sayesinde kazancını sağlamaktaydı. Hayatında olacaklara kendisi karar vermediğinden üzerinde kaderci bir anlayış vardır: “ Yol belli. Eğ başını, usul usul yürü şimdi”. “Biraz karışık” Bekir’in insanlaşan yönü, yaşayanların anlam veremediği bir eylemle, intiharla son bulur. Hayat gerçekten, her zaman yaşamaya değer midir? İnsan neye tahammül edemez ve kendini öldürür? İnsan sadece anlamsızlığa tahammül edemez. Başına gelenlerin neden kaynaklandığına, kendisinin neden öyle davrandığına, kısacası “neden” sorusuna cevap bulamadığında ‘yaşama tahammülü’nü aşmış olur. Bu tahammülsüzlüğe insanı genelde ‘aşık olmak’ itmiştir. Çünkü aşkın içerisinde nedensellik aramak boşuna ve yorucu bir uğraş olur. Aşkta kararlar sadece duygu/istek üzerine kurulu olduğundan “ne yaptım ben sana”nın cevabı yoktur. Bekir, Yusuf’a “Saklı Cennet”te içine düştüğü anlamsızlığı anlatırken kendi davranışlarına da bir anlam veremediğini itiraf eder. O sadece aşık olmuştur ve bu yüzden hayatında anlamlı olan her şeyi –evlilik, dükkan, kazanç, rahatlık- bile bile kaybetmiştir. Bu kayıp sadece Bekir için değil Uğur içinde geçerlidir. Demirkubuz filmini tek cümlede özetlerken belki de buna işaret etmiştir: “Suça aşık bir adam, adama aşık bir kadın ve kadına aşık bir başka adam.” Bu zincir halindeki aşk, zincirin içinde olmayan Yusuf’un masum aşkını bile zincirin ilk halkasına yani suçlu konumuna düşürmüştür Hayatın her şeye rağmen yaşanılır olup olamayacağı sorusunun cevabını Bekir’in intiharı ile cevaplandırıyor Demirkubuz; hayat yaşanılır ancak başkası mahvetmediyse. Her Ölü Bir Miras Bırakır Bekir’in intiharı Yusuf üzerinde hızlı bir değişime neden olur. Yusuf, Bekir’in anlattıklarından etkilenip onu çok sevmiştir. Bekir ölünce Yusuf’a düşen rol onun yerini almaktır. Yusuf’un tespih çekmesi, bacak bacak üstüne atması ve daha çok konuşur olması onun değiştiğine dair işaretlerdir. Aşkın kendine has kıskançlıktan kaynaklanan gerginliği Yusuf’un Uğur’u uzaktan izleyen sahnelerinde ortaya çıkar. Yusuf da Bekir gibi Uğur’a aşık olmuştur. Bu onun üzerinde büyük bir korku yaratmasına karşın, hislerinin kötü olmadığını düşünüp karşılık bulacağına inanır. “Takılıp kalma burada. Alışırsın sonra” İnsan yaşadığı yere benzer. (Edip Cansever) Bekir üzerindeki kaderciliğin de etkisiyle Yusuf’a film boyunca sadece bir nasihatte bulunur. O da otellerde takılıp kalmaması yolundadır. Hayatı bir kadının peşine takılıp kalmakla geçen Bekir’in Yusuf üzerindeki tahmini doğru çıkar. Yusuf’un kalma sebebi -doğal olarak- aşktır. Yusuf’un kendisini ait hissettiği yer, aşık olduğu yer olmuştur. Demirkubuz, Yusuf’un Uğur’a olan aşkı aracılığıyla ‘sevmenin şartları’nı sorgular. Bu şartların diğer insanların yaşantıları ile değiştiğini, aşık olmanın bazı durumlarda suç bile olabileceğini ortaya koyar. Demirkubuz, Uğur’un Yusuf’a karşı şiddetli tepkisi ile sevmenin suçluluğunu ve cezanın elbet çekileceğini çarpıcı diyaloglarla işlemiştir. Uğur, Yusuf’un kendisine olan aşkını anlatmasıyla bu aşkın altında cinsel istek yattığını düşünmüştür. Çünkü ona göre aşk ‘masum’ olamaz. Uğur’un Yusuf’a yaptığı konuşmada sistemin bireyi, bireyin kendini cezalandırmasının ve hiç suçu olmadığı halde ceza çekenlerin sorgulamasını buluruz. Ancak bu sorgulamada Demirkubuz, ortaya net bir sonuç çıkarmaz. Belli ettiği ipuçları ile izleyenin bir sonuca varmasını istiyor. “FİLM”DEN UZAK BİR FİLM : MASUMİYET Yusuf’un oteldeki hasta kızı –Çilem’i- görür görmez onunla ilgilenmesi en iyi arkadaşını öldürmüş olan birinden beklenmeyecek bir davranıştır. Yusuf’un içinde büyük bir masumiyet taşıdığı ortadadır. Demirkubuz’un “masumiyet”i masum olmayan biriyle anlatma çabası filmi sıradan bir öykü kurmacasından uzaklaştırır. Demirkubuz’un aradığı ve sorguladığı masumiyet aslında “bilinen ya da öğretilen değerlerde ve olaylarda değil de; vicdanımızın, kalbimizin ve aklımızın gösterdiği yerlerde aramamız gereken” bir kavram olarak filmde karşımıza çıkıyor. Demirkubuz filmde birkaç sahne dışında kamera hareketi kullanmıyor. Kamerayı olayların karşısına “mesafeli” bir biçimde koyuyor. Ancak bu mesafe oyuncuların doğallığı ve öykünün gerçekliği ile kapanıyor. Kullanılan “geniş planlar filmde gerçeklik duygusunun oluşmasına yardımcı oluyor”. Yusuf’un caddelerde dolaştığı sahnelerde ise kamera filmin tamamında bile kullanılmayan bir hareketlilik ile onu takip ediyor. Bu hareketlilik, tepeden çekim eşliğinde sağlandığından Yusuf’u şehrin kalabalığı içersinde yalnız ve küçülmüş olarak gösteriyor. Demirkubuz dar mekanlar içerisindeki çekim planlarını alan derinliği sağlayarak oluşturuyor. Film “gerçekçilik” üzerine kuruludur. Birçok sahnesinde televizyonun uzun süreli kullanılması gerçekçiliği kanayan bir yara haline getiriyor. “Gerçek her zaman acıdır” basitliğine düşmeden, kamerası ile bu gerçeğe müdahale etmeden ve sadece olanı göstererek televizyonun bir “hayal” etme aracı olduğunu ortaya çıkarıyor. Mekanlar, diyaloglar ve karakterler tam anlamıyla birbiriyle ve öykünün gerçekliği ile örtüşmektedir. Bekir’in Yusuf’a tüm samimiyeti ile hayatını anlattığı sahnede seçilen mekan ve müzik izleyende “anlamaya çalışma” isteği uyandırmaktadır ve bu sayede Bekir kendini izleye dinletmektedir. Mekanın (Saklı Cennet’in) verdiği huzur Çilem, Bekir ve Yusuf’un hayatları üzerinde düşünülebilecek bir imkan tanımakta ve rehavetli bir tonda devam eden filmi rahatlatmaktadır. Filme karanlık bir hava hakimdir. Sahneler arası geçişlerin bir bölümü kapının kapanıp açılması ile sağlanmıştır. Kapıların kapanması ile izleyen karanlık içinde kalıyor. Bu karanlık Demirkubuz’a göre –yukarıda da yazıldığı gibi- insanın kaderinde ve ruhundan olan, bir türlü kurtulmayı başaramadığı bir karanlıktır. Bu karanlığa bu sayede izleyen de ortak olmuş oluyor. Son Söz Masumiyet, bir elmanın ikinci yarısı olmak isteyenler için “aşk” adına; Her şeyi göründüğü gibi kabul edenler için “gerçeklik” adına Kalabalıklığın salıncağından inmeyenler için “yalnızlık” adına Film peşinde koşanlar için “sinema” adına bir kapı kapatıyor, suratlarının tam ortasına.