Masumiyet’teki İçtenlik Zeki Demirkubuz’un senaryosunu yazıp yönettiği “Masumiyet” filminin içtenliği, onca olanaksızlıklarla çekildiği belli olan bu yapımı sevimli kılıyor. Derya Alabora, Haluk Bilginer ve Güven Kıraç’ın mükemmel oyunları, filmin baştan sona heyecanla izlenmesini sağlıyor. Türk sinemasının yeni bir çıkış yolu aradığı koşullarda, “Masumiyet”, bu yolda atılmış önemli bir adım sayılabilir. Zeki Demirkubuz, yakından bildiği belli olan bir dünyayı abartmadan perdeye aktarmış. Derya Alabora’nın sunduğu fahişe Uğur tipi, bilmediğimiz bir dünyanın çıkmazlarını, acılarını ve hırslarını çok basit sözlerle simgeliyor. Sevdiği belalı erkeğin peşinde kasaba kasaba dolaşan kadın, yanında bir başka erkeği de eksik etmiyor. O erkek, onun türkü söylediği gazinolarda en öndeki masada oturuyor ve içki içiyor. Kadınla cinsel ilişkiye girmesi ise kadın tarafından yasaklanıyor. Üçüncü sınıf gazinoların yer aldığı bir garip dünyada, “sanatçı” kadınların yaşamları başlı başına bir trajedi. Üç kuruş para için önce şarkı söylüyor, ardından erkeklerle birlikte olmak için yollara dökülüyor. Peşinde onu koruyan bir erkek, yaşamakla ölmek arasında çırpınıp duruyor. Bu dünyada kadın olmanın ne kadar ağır ve çekilmez olduğu çarpıcı bir yaşam öyküsüyle gündeme geliyor.Uğur, sonu kısa bir sürede ölümle bitecek bir maceranın kahramanı. Öyle de oluyor. Uğur’un yaşamı, Türkiye’de pek de yakından tanımadığımız ama, binlerce kadının yaşamını söndüren bir gerçekliğe işaret ediyor. Ancak filmde bir başka gerçeklik daha var, o da hapisten çıkan ve şarkıcı Uğur’un peşine düşen Yusuf. Kız kardeşi, yaşamı kendisine zehir eden adamı terk edip sevgilisiyle beraber olmak isteyince başına neler neler geliyor. Önce erkek kardeşi sevgilisini öldürüyor, sonra da kurşunla kendisinin dilini parçalıyor. Sessiz sedasız kocasının baskısı altında ömür boyu yaşamaya mahkum ediliyor. Yusuf rolündeki Güven Kıraç, iki kadın arasında gidip gelirken iki farklı dünyadaki iki yaşam da filmin eksenini oluşturuyor. Yusuf’un ablası, bildiğimiz klasik bir yoksul aile kadını. Uğur ise kadının mal olarak sunulduğu bir dünyadan. Her ikisi de erkek egemenliğinin iki farklı dünyasında yaşıyorlar. Geleneksel ahlak anlayışına göre Yusuf’un ablası daha masum ve daha kabul edilebilir bir yaşam sürdürüyor. Uğur ise geleneksel anlayışa göre tam anlamıyla bir çöküşün içinde. Bu doğru mu? İki kadın arasındaki fark ahlak ölçüleriyle kıyaslanabilir mi? Uğur, sevdiği adamın peşinden çılgın ve deli-dolu bir yaşam sürüyor ve ölüme adım adım yaklaşıyor. Gıpta edilecek bir hali yok. Ama yine de kendi bildiği gibi yaşayabiliyor. Ya Yusuf’un ablası? Sevdiği adama kaçıyor, onunla birlikte olmak istiyor. Başı felaketten kurtulamıyor. Kardeşi gelip sevgilisini öldürüyor, evine ve baskıcı kocasına geri dönmek zorunda kalıyor. Yaşam onun için tam bir cehenneme dönüşüyor. İki kadın arasında gidip gelen Yusuf’un dramı ise daha çarpıcı. Kız kardeşinin “namusu” için adam öldürüyor, sonra bir fahişenin peşinde pezevenklik yapıyor. Her ikisini yaparken de samimi ve doğal. Sonra sevgilisini öldürdüğü ablasının önünde diz çöküp özür diliyor. Masumiyet filminin geleneksel ahlak anlayışını da çarpıcı şekilde sorgulaması, filme gerçekçi ve egzotik bir boyuk kazandırıyor. İki kadın, iki yaşam, film boyunca gidip geliyor. Bu filmin gündeme getirdiği bir başka gerçeklik daha var: Alt kültürlerdeki ahlak anlayışının değişkenliği. Orospu diye baktığı bir kadın, başka bir koşulda kişilikli ve önünde secde edilebilecek bir kadın olarak algılanabiliyor.Bir başka kadının masum bir sevgisi, inanılmaz hoyratlıkla cezalandırılabiliyor. Masumiyet’te Haluk Bilginer’in canlandırdığı erkek rolü de bir başka erkek kimliğini gündeme getiriyor. Kendisini hem seven, hem sevmeyen, ama hiçbir zaman birlikte olmadığı kadının peşinde bütün ömrünü tüketiyor. Uğur, normal ve sıradan bir kadın olsaydı, erkek böyle yapar mıydı? Yapmazdı. Masumiyet, çok farklı dünyadan getirdiği kişiliklerle ilginç bir film olmuş. Daha önemlisi bu tipler, günümüz dünyasında başka kimliklerle yaşamıyorlar mı? Tipler bize çok uzak gelseler de çok yakınlar. Ne dersiniz? Oral Çalışlar. Cumhuriyet. 1997.