Çıkışsızlık, Kader ve Aşk “C Blok”ta sağlam bir sinema duygusuna, “yönetmen bileğine” sahip olduğunu gösteren Zeki Demirkubuz, 75 bin dolarlık bağımsız ve “arabesk” bir yapımla karşımızda: “Masumiyet”. Zeki Demirkubuz yedi yaşındadır. Sinemaya gitmek ister ama kapıdaki adam parası olmadığı için onu içeri almaz. “Hayat mı bu?” diye bir film gösterilecektir. Birisinden borç istemeyi düşünür ama gururuna yediremez. Filmi seyretmeyi çok istemektedir. Ne yapacağını bilemez halde sinemanın kapısında öylece beklerken bir kadın, bir adam ve altı yaşlarındaki bir çocuk ona doğru yaklaşırlar. Küçük kızın üzerinde beyaz ponponlu kırmızı bir pelerin vardır. Adamla kadın “Filme gitmek ister misin?”diye sorarlar. Mucize gibidir. İki bilet alırlar. Kırmızı pelerinli kızı ona teslim edip, çocukların alınmadığı yabancı filmler oynayan yandaki sinemaya girerler. Sinemanın karanlığından korkan küçük kız sıkı sıkı tutar Zeki’nin elini. Birlikte film seyrederler. Antrakta gazoz alır, hiç konuşmadan gazozlarını içerler. Film bitince çıkıp yine el ele, hiç konuşmadan kızın annesiyle babasının yandaki sinemadan çıkmasını beklerler. Sonra, anneyle baba gelir kızı alıp giderler. Karlı bir gündür. Hava kararmak üzeredir. Demirkubuz’ un aklında böyle bir resim kalır. Bir anne babanın yanında kırmızı pelerinli küçük bir kız. Bu resimde masumiyet vardır. Tıpkı ilkokul kitaplarının renkli resimlerinde gördüğümüz ideal aile tabloları gibi. Sinemaya 1985’ te Zeki Ökten’in asistanı olarak başlayan ve 1994’ te ilk filmi “C Blok” u çekene kadar birçok yönetmene asistanlık yapan yönetmenin ikinci uzun metrajlı filmi “Masumiyet”in çıkış noktalarından biri, 27 yıl öncesinden gelen bu resimdir işte. “Zorlamaya düşmeden didaktik olmadan” anlatabileceği bir hikaye arar ve dört yıl süren bir çabanın sonucunda “Masumiyet” hikayesi çıkar ortaya. On yıllık mahkumiyeti biten Yusuf (32) tahliye zamanı gelince kalan ömrünü cezaevinde geçirmek istese de çıkmak zorunda kalır. Elinde yıllardır görmediği, müebbet mahkumu bir arkadaşının verdiği adres dışında gidebileceği bir yer yoktur. Bir de memleketlerindeki depremden sonra İzmir'e göçen ablası ve eniştesi. İstanbul'a gitmeden önce uğradığı ablasıyla eniştesinin evinde “gördüklerinden” kaçıp ucuz bir otele yerleşir. Bir “iyilik” vesilesiyle tanıştığı üç kişi, gündelik yaşama ritüelleri ve sonraki belirsizlik yüzünden bu yabancı şehirdeki otelde günler birbirini kovalar. Uğur (40) bir gece kulübünde şarkıcıdır. 20 yıldır, o şehrin cezaevinde yatan suça aşık bir adamın peşinden sürüklenmektedir. Fedailiğini yapan Bekir (40) de Uğur’a aşıktır. Çilem ise (6) Uğur’un bir evliliğinden olma sağır ve dilsiz kızdır. Kendisini sıra dışı bir aşk hikayesinin ortasında bulan Yusuf, yaşamaya mecbur edildiği bu yeni arabesk hayata tutunmaya çalışmaktadır. Bir kıskançlık krizinin ardından intihar eden Bekir’in ardında bıraktığı yaşamda onun yerini alır. Artık Uğur’un fedaisi ve kızının bakıcısıdır. Zaman geçer. Uğur bir gün aniden kaybolur. Yusuf, Uğur’un cezaevindeki aşığıyla birlikte kaçtığını öğrenir. Yitik insanların hep eski filmler seyrettikleri eski otelde, konuşamayan küçük kız çocuğuyla birlikte Uğur’un kendilerini aramasını beklerler. Çıkışsızlık, kader, aşk temaları üzerine kurulu bu hikayede kendi sözünü söyler yönetmen: “Türkiye son yıllardaki toplumsal çalkantılar ve değişimler yani ekonomik krizler, savaş, siyasi belirsizlik yüzünden her şeyin genel ölçeklerde tartışıldığı bir ülke durumuna geldi. İnsani temalar yerini gündelik ve geçici temalara bırakmaya başladı. Aşk, feragat, merhamet, dürüstlük, iyilik gibi insani değerler bu yeni realitenin yasalarına feda edildi. Bütün bu olup bitenin sıradan bireye yansıması ise büyük bir “çıkışsızlık” olarak kendini gösteriyor. Yeni realiteye ayak uyduramayan, yaşama ahlakı sahibi insanlar bu “çıkışsızlık”la kuşatılmış durumda. Bu hayatlar artık yaşanamıyor, görmezlikten geliniyor ve her geçen gün daha fazla sıkıştırılıp yok olmaya zorlanıyor.” Filmdeki aşk temasının hareket noktasında biraz Uğur Çakıcı, biraz Muazzez Abacı, biraz da Yılmaz Güney’in hapishane dönemi serüvenleri vardı: Bu insanların aşık oldukları kişiler çeşitli biçimde ortada yoktur. Özellikle Yılmaz Güney’le Fatoş Güney’in hikayesinde ve Muazzez Abacı ile Hasan Heybetli’nin hikayesinde. Bunlar, yaşanması çok zor ilişkilerdir. Oysa insan her birlikteliği somut olarak yaşama isteği taşır ama içinde de öyle bir yan vardır ki, bir parça vicdandan, biraz imkansıza olan eğilimden, feragat etme yeteneğinden, kavuşamayacağını bile bile bazen yıllarca o insanın peşinden gider. Bu istisnai bir durumdur. Genelde yaşanan daha rasyonel bir eğilim taşır. Demirkubuz’ u ilgilendiren de istisnai durumdaki o olumsuzluktur, çünkü: “Kötü bir sistemde yaşayan insanlar doğrudan ya da dolaylı olarak sistemin değerleriyle hareket etmeye başlıyor. Yaşadığımız sistem daha çok akılcılık üzerine kurulu bir sistem. Aklı bu bakımdan sorguladığımda ortaya bencillik çıkıyor. Bencilliğin anlamı da vermemek, ortak olmamak ve sistemin biçimlendirdiği bir hayatı seçmek. Bu yüzden merhamet duygusu, kardeşlik, ortaklık giderek yok oluyor. Bu aşkın yaşanma biçimini de etkiliyor. O nedenle filmde, günümüzdeki aşk tanımının ötesinde, romanlarda, belki masallarda rastlanacak bir aşk tanımı yaptım ve bunu kutsadım. Bunu daha ileri götürüp orta sınıf ahlakındaki ikiyüzlülükleri vurgulamak için feda etmeye, feragata dair bütün erdemleri de bir orospuya ve bir pezevenge yükledim.” Filmin üzerinde kurulduğu temalardan biri de çıkışsızlıktır. Bu temayla kastedilen ise: “bu yeni realitenin yarattığı hayatın yasaları ve var olma yeteneğine sahip olmayan insanlara dayatılan belirsizlik ve açmazlardır. Çıkışsızlık, sistemin yarattığı bir durum olarak görünse de, Türkiye toplumunun da bir biçimde kabul edip yaşadığı bir durumdur.” Demirkubuz’ a göre hikaye kendi başına çok özel bir hikaye değildi aslında. O daha çok hikayenin nasıl anlatılacağıyla ilgileniyordu. “Çok basit ticari kaygılarla çekilen arabesk filmlerde, seks filmlerinde ya da televizyon filmlerinde çok güzel hikayeler anlatılıyor. Bunların kötü olmasının nedeni hikaye değil anlatış biçimleri. Dolayısıyla benim derdim de hikayeden çok hikayenin kurgusuydu. Zamanımı alan da bu oldu. Nasıl ‘C Blok’ta bir hikayesizlik varsa burada da bir hikaye var.” İnsanlara müdahale etmeyen, insanları filmle özdeşleştirmeyen, ucuz yöntemlerle gereksiz yere etkilemeye çalışmayan bir kamera ahlakı üzerine kurulu anlatım biçimi. Kamera, anlatmanın bir aracı olmaktan başka özel bir işlevi olmayan bir araç gibi durdu hep. Mizansen, mekanlar birlikte verildi. Gereksiz sahnelerden kaçınıldı. Daha senaryo aşamasındayken ışığa bir anlam yüklemeye çalıştı. “Örneğin, filmin sahne geçişlerinin çok büyük bir kısmını doğal kararmalarla yaptık. Yani stüdyoda bildiğimiz kararma açılmaları kullanmadık. Odadan çıkarken biri lambayı söndürür, sahne kararır, başka bir yerde düğmeye basılır ve sahne aydınlanır. Fakat bunlar öyle bir ışık anlayışıyla yapıldı ki film dilinin en önemli ögelerinden biri olan fade-in fade-out gibi oldu. Oldukça başarılıydı.” Üç başrol oyuncusu da olağanüstü performanslar göstermişlerdi ama buna rağmen Demirkubuz onlarla özdeşleşilmesini, etkileyici bir unsur haline getirmelerini engellemeye çalıştı. Onun için seyircinin en çok ilgisini çekecek sahneleri biraz uzak durarak çekti. Bütün bunlar Demirkubuz’a göre bir film ahlakının bileşenleriydi. “Nesneleştirme eğilimi duymamaya çalıştım” diyor. “Örneğin küçük kızın rolü böyle bir duygu sömürüsüne çok yatkındı. Benim çok karşı olduğum biçimde bir çocuk sömürüsüne dönüşmemesi için küçük kızı çok uzak ve büyülü kullandım.” Bu hikaye mutlaka çekilsin diye yazılmamıştı aslında. Garip bir güç dört yıl boyunca zaman zaman geceleri onu yatağından kaldırmış, uzaklardayken yazmaya sevketmişti. Sonunda Tomris Giritlioğlu’na anlattı hikayeyi. Çok heyecanlanıp almak isteyince de ona verdi ama sonra pişman olup geri istedi. O sıra başka bir hikaye çekmeye karar vermişti. Çekimlerin başlamasına bir hafta kala ağır bir hastalık geçirdi. Altı ay süren hastalık dönemi onu “Masumiyet”in hikayesine yakınlaştırmaya başladı çünkü hastalık ona göre “Dostoyevski’nin dediği gibi insani realiteden ve realitenin pisliklerinden, dışa dönük bir insan olmaktan kurtaran bir iç yolculuğuydu. “Masumiyet”i çekme kararı işte bu hastalık doneminde bir anda verildi ve henüz tam olarak iyileşmemişken mekan bulmak için bir buçuk ay sürecek bir yolculuğa çıktı. Çekim için gereken parayı nasıl bulacağını düşünmedi bile. “C Blok’tan bir parça para kazanmıştım. Bir dizi film çekmiştim. Oradan aldığım parayı çok iyi değerlendirdim, Gereken paranın üçte biri bende vardı. Bağımsız film çekmek istediğim için devlete ya da herhangi bir kuruluşa başvurmadım. Bu kişisel bir karardı” diyor. “Çünkü film çekmenin bir program sorunundan çok serüven olduğunu düşünüyorum.” Demirkubuz’un yönetmen olarak kendisini ortaya koyuş biçiminde baskın olan rasyonaliteden çok inanç. Ve kendi deyimiyle “inanmak ve bir şeylerin peşinden gitmek garantilerle ilgili bir sorun değildir. Kendine güvenden başlar, yeteneklerine güvene kadar gider.” Böyle olunca işin başından itibaren para ayak bağı olmaktan çıktı. Somut ve aciliyet gerektiren bir sıkıntıya dönüştüğü anda BİLSAK tiyatro okulunun kurucularından Nihal Koldaş yetişti imdadına. “Benim bir miktar param var, istersen bu parayı yok farz edebilirim çünkü senin nasıl film çekeceğini tahmin edebiliyorum. İstersen bu parayı al.” dedi. Demirkubuz da filmin bütçesinin önemli bir bölümünü oluşturacak bu parayı kabul etti. Bir sürü de borca girdi ama dostların “Bu zamanda yapımcısız film çekilir mi?”uyarılarına rağmen para sorunu böylece, bağımsızlıktan herhangi bir şekilde fedakarlık edilmeksizin çözülmüş oldu. Sonuçta 75 bin dolar gibi küçük bir bütçeyle ama yönetmene göre kaliteden taviz verilmeden çekilen film gerçekten her şeyiyle bağımsız oldu. Bu koşullarda Türkiye'de film yapmanın bir anahtarı oldğunu düşünüyor Demirkubuz ve “Hiçbir zaman koşulların bana dayattığı minderde güreşmedim”diyor. Bu, Zeki Ökten ‘den öğrendiği eski bir prodüksiyon taktiğiydi: “Kendi minderinde güreşmek her zaman başkasının minderinde güreşmekten daha iyidir.” Bu mantık içinde, prodüksiyonda tıkanıklık yaşandığı noktada, ne kadar önemli olursa olsun eninde sonunda subjektif bir şey olan senaryoda değişiklik yapmaktan hiç çekinmedi. Örneğin Yusuf’un cezaevinden çıktıktan sonra döneceği gibi bir deprem şehri bulunamayınca Yusuf’un ablasının depremden sonra başka bir şehre taşınmasına ve Yusuf’un bu şehre dönmesine karar verdi. Ancak bir türlü aradığı gibi bir otel bulamıyordu, aksilikler çoğalmaya, ekip fire vermeye başlamıştı. Bu noktada filmi bıraktı ve İzmir'e bir arkadaşını ziyarete gitti. “İzmir Isparta’dan ilk çıktığım şehirdir. Yedi sekiz yaşlarımdayken babamla gidip orada bir otelde kalmıştık. Senaryodaki oteli de o oteli düşünerek yazmıştım. İzmir’de arkadaşlarla birlikte Basmane civarındaydık. Birden o sokaklar bir şey çağrıştırdı. Bir sokağa girdim ve birden aylarca Anadolu’da kasaba kasaba aradığım otelden yirmi tane birden buldum. İnanılmaz bir şeydi. Hemen otelle anlaşmayı yaptım. Ekibi toparladım ve üç dört gün sonra çekime yeniden başladık.” Filmin yaratıcı kadrosundaki insanların büyük bolümü için “Masumiyet” bir ilk filmdi. Demirkubuz “Masumiyet”in ifade sorunundan kaynaklanan bir değer taşımasını, ona ait bir sözü olan, bağımsız bir film olmasını istiyordu. Birlikte çalışacağı insanların da bu tavra denk düşen nitelikte olmasına karar vermişti. “Daha deneyimli, yeteneklerine güvendiğim insanlar vardı. Belki daha başarılı sonuçlar bile alınabilecekti ama duygusal bir nedenden dolayı böyle olsun istedim.” Daha önce uzun metrajlı film çekmemiş altı aday arasından Ali Utku’ yu seçti ve beraberindeki deneyimli ışık şefi Recep Biçer’le birlikte onunla çalışmaya karar verdi. Müzikler konusunda ilk düşündüğü isim Erkan Uğur’du. “Eşkıya” ile tanımamıştı onu. 14 yıl öncesinden Çekirdek Sanat evi’nde yaptıklarından beri izliyordu. Fakat sonra Yeni Türkü’nün bestecilerinden Cengiz Onural’la tanıştı. Onural ilk defa bir sinema filmi yapacaktı ki bu Demirkubuz için dayanılmazdı. Onunla çalışmaya karar verdi hemen. “Gerçek ya da bir işin tanımı konusunda çok az ipoteğim vardır”diyor. “Her şey her şekilde olabilir yeter ki onunla dürüst bir bağ kurulabilsin. Böylece mecburiyetlerimiz azalır. Bu bir anlamda küçük çapta bir özgürleşme demektir ve dediğim gibi yine kendi minderinizde güreşirsiniz.” Dolayısıyla başrol oyuncusu için de pek fazla ölçütü yoktu. Sokaktan biri olabilirdi ya da hiç tanınmayan bir oyuncu ama mutlaka anti kahraman olmaya yatkın biri olacaktı. “Artistik olmayan, fiziğiyle yüzüyle her şeyiyle bir anti kahraman arıyordum çünkü inandırıcılık ancak bu şekilde sağlanabilir” diyor. Bir gün, tesadüf eseri Güven Kıraç’la karşılaştı ve gördüğü anda aradığı anti kahramanı bulduğunu anladı. Bekir rolü için Haluk Bilginer’le birlikte bir kaç oyuncu düşünüyordu. Haluk Bilginer'le görüşür görüşmez anlaştılar. Orospu rolüne gelince, Güllü dahil bir sürü şarkıcı düşündü önce ama sonra bugüne kadar kendi seçiciliği nedeniyle hep yardımcı rollerde oynamış tecrübeli tiyatro oyuncusu, eski arkadaşı Derya Alabora’da karar kıldı. “Tam olarak kafamda canlanmıyordu. Biraz Muazzez Abacı’yı biraz Uğur Çakıcı’yı arıyordum. Bir türlü bulamıyordum. Derya çok eski arkadaşım. Film çekeceğimi, oyuncu aradığımı biliyordu. Onlarca isim önerdi bana. Bence çok erdemli bir tavırdı. Düşündüm düşündüm en sonunda Derya’ya geldim. Aslında başında çiçekleriyle Güllü gibi bir tip düşünüyordum ama bir şarkıcıyla çalışmanın koşullarından çekindim. Sonuçta karakterin formunu değiştirerek Derya’yı oynattık. İyi ki de böyle oldu.” Küçük kız rolü için Ankara’daki bir arkadaşının önerisini değerlendirerek sadece fotoğrafını gördüğü Melis Tuna’yı çağırdı. Küçük oyuncu yönetmeni kesinlikle hayal kırıklığına uğratmadı, hatta hayatında tanıdığı en özel kişilerden biri oldu. “Sonuçta hiçbiri beni yanıltmadı”diyor Demirkubuz. “Hepsiyle de ilişkim kısa ve bu filmle başlayıp biten beraberlikler değil. Şimdi bir ekip duygusu taşıyoruz. Bundan sonraki bir çalışma için ekibim hazır.” Bugüne kadar bazı yurt dışı festivallerinde gösterilen “Masumiyet”, Venedik Film Festivali’nin resmi bölümlerinden “Uluslararası Eleştirmenler Haftası”na ve Montreal dünya film festivali’nin “Cinema of Today: Reflections of Our Day” bölümüne seçildi. Yönetmen Venedik Film Festivali dahil toplam 75 bin dolara mal olan ve altı ayda tamamlanan filmini “Görüntü kalitesinden ses kalitesine teknik anlamda standartları oldukça yüksek bir film” olarak tanımlıyor ve “Daha büyük paralarla daha fazla olanakla çekilen filmlerden geri kalan bir yanı yok. Zaten bu kalitenin yarı yarıya parayla ilişkisi varsa yarı yarıya işin başındaki insanlarla ilişkisi vardır” diyor. Senem Erdine. Sinema. Ekim 1997.