Usta İşi ‘Masumiyet” ...Evet, ‘Hamam’ı seviyorum ama Zeki Demirkubuz’un ikinci filmi ‘Masumiyet’e düpedüz hayranım. Dolayısıyla, Zeki’ye de. ‘C Blok’taki erdemlerini olgunlaştırmış, eksiklerini ortadan kaldırmış. Demirkubuz’un bu seferki filmi ‘iyi bir Türk filmi’ değil, en hasından iyi bir film. Kurgusu, ışığı, kadrajı, kamerası, oyuncuları, hikayesi ve mucizeler mucizesi diyalogları iyi. Farklı kesimlerden insanlar farklı şekilde konuşuyor, hem de bunlar tamı tamına o insanlardan bekleyeceğimiz üsluptaki konuşmalar. Aslında ‘Masumiyet’in yapılış koşullarını düşünürseniz, filmin bütünü bir mucize. Zeki, üç yıl çektiği dizilerden kazandığı parayı biriktirdi, iyi bir aktris olan Nihal Geyran Koldaş’la (Yusuf’un ablasını oynuyor) yapımcılık yükünü paylaştı ve yardımmış, sponsormuş aldırmadan kendi filmini çekti. Ağır sağlık sorunlarına rağmen. Karşımızda yalnız kendi payına düşünmeye pek alışkın olmayan, insanlardan kopuk, hayat hakkındaki yegane bilgi kaynağı televizyonda gösterilen hepsi birbirinin eşi Türk filmleri olan genç bir adam var: Yusuf. Yani çok ölçülü Güven Kıraç. Ablasının dostunu vurup on yıl yatmış, tahliyesi gelince dışarı çıkmak istemiyor, çünkü dışarda onun için hayat yok. Zaten ablası da onu istemiyor. Yusuf da bir otele gidip yerleşiyor. Sağır-dilsiz küçük kız Çilem’le ilgilenince de fahişelik yaparak geçinen annesi Uğur (filmin eksenini oluşturan oyunuyla Derya Alabora) ve ona tutkun Bekir’le bir tür ilişki kuruyor. Böylece üç umarsız ve iletişimsiz sevdanın ortasına düşüyoruz: Uğur’un müebbete mahkum Zagor’a, Bekir ve Yusuf’un Uğur’a olan aşkları. Suskun bir ablayla, sağır-dilsiz kızın temsil ettiği bir dünya: İçine kapanık Yusuf’un dünyası. Kıpırtısız televizyon seyirleri, açılıp kapanan ve ışıklı/karanlık kapılar, kapatılmak istenen ama bir türlü kapanmayan kapılar. Hoş, kapılar açık da olsa kapalı da olsa ne fark eder! İnsanlar kapalı çünkü. Bir tek, on dakikaya yakın bir konuşmayla Yusuf’a her şeyi , kendini (nefis, hakiki ve inandırıcı bir dille) anlatan Bekir hariç. Bu bölüm, Haluk Bilginer’in gerçekten tarife gelmeyen oyunu olmasa, rahatlıkla filmin en sıkıcı, inandırıcılıktan uzak bölümü olabilirdi. Ama Demirkubuz ne istediğini, oyuncusundan ne alabileceğini biliyor. Hikayesini de biliyor (kısmen otobiyografik, özellikle Uğur karakteri). Peki şimdi n’olacak? Maddi olanak yokluğundan yakınan insanlar bundan sonra ne bahane bulacak? Zeki, bütün kısıtlı ve sınırlı bakışların üstüne çıkmayı bilmiş, hem de yadsımasız bir estetikle. Bence Zeki Demirkubuz’un filmi, asıl eksiğin bakıştan, sahicilikten, yaratıcılıktan ibaret olduğunun en açık kanıtı... Sevin Okyay. Radikal. 1997. “Usta İşi Masumiyet” başlıklı yazıdan kısaltılarak alınmıştır.