Tuna Erdem. Masum Değiliz. 1997. Eleştiri. Antalya Film Festivali’nin ardından gerek en iyi erkek oyuncu kategorisi çevresinde koparılan yaygara gerekse ilk veya ikinci filmini çekmekte olan yönetmenlerin ön planda oluşu nedeniyle bir kuşak tartışması yaratıldı. “Masumiyet” filmini gördükten sonra bu tartışmaların ne denli ironik olduğu anlaşılıyor. Meğer sinemamızın dünü ile bugününü kıyaslamak gelenek ile yeniliği hassas teraziye yatırmak için ne genç yönetmenleri parmak hesabına vurmak ne de genç ile yaşlı oyuncuları karşı karşıya getirmek gerekiyormuş. Meğer “Masumiyet” filminin dokusuna sinmiş bir tartışmaymış bu. “Masumiyet” filmi boyunca kahramanlarımızla birlikte biz seyirciler de ardarda televizyon ekranlarına yansıyan eski Yeşilçam filmlerinden sekanslar izliyoruz. Böylesi anlardan birinde kahramanımız Yusuf, filmleri ve demli çayları birlikte tüketmekten müteşekkil bir dostluğu paylaştığı otel sahibinin gözyaşlarını tutamadığını görüp teselliye yelteniyor: “Milleti ağlatmak için yalan yapıyorlar” diyor ve “Yalan malan bu kadar da olmaz ki” cevabını alıyor. “Masumiyet” eski Yeşilçam’ın anlattığı olayların yalan olmadığını ama anlatım ve uslubun seyirciyi ağlatmaya yönelik bir abartı taşıdığını söylüyor sanki. Konu değil uslup Çünkü “Masumiyet”teki olaylar da bu eski filmlerdekinden farklı değil: Namus uğruna elini kana bulayanlar, evlenmek istediği kadına bağrına taş basıp pezevenklik edenler; sağır ve dilsiz küçük kızlar, hiç olmayacak tesadüfler, aşk uğruna canına kıyanlar... Yani “Arabesk” filminde parodisi yapılıp yerden yere çalınan nice Türk filmi teması ayniyle vaki. Zeki Demirkubuz bize tüm bu temaların duygu sömürüsüne kaçmadan, zerre kadar abartılı olduğu duygusunu bırakmadan, gerçekçi biçimde sunulabileceğini kanıtlamaya soyunuyor ve başarıyor. “Sorun konu değil uslup” diyor adeta. Yönetmen, Yeşilçam geleneğinden “popüler”i şırıngayla çekip almış, yaptığı operasyonda da hangi kangren olmuş organların kesilip alındığını bize bir bir anlatmış sanki. Gerçi bu operasyon sonuçta filmde ameliyathanelere özgü soğuk bir havanın esmesine de neden olmuş ama bu bile öngörülmüş zaten. Demirkubuz’un Türk sinemasıyla hesaplaşması sadece eski Yeşilçam ile de sınırlı kalmamış. Nitekim filmin sonlarında televizyon ekrarına bu kez Demirkubuz’un kendi filmi “C Blok” yansıyor ve filmi izleyenler arasında Demirkubuz’un kendisi de yer alıyor. Ama belki de filmin en ilginç yanı, “Eşkıya” ile benzerlikleri. Uzun süre hapiste yatmış bir adam sonunda kendini yabancı hissettiği “dışarı”ya çıkar. Bir otele yerleşir. Otelde tanıştığı bir kabadayı ile dost olur. Kabadayının aşık olduğu kadın, hapisteki bir başka adama tutkundur. Kahramanımız ayrıca oteldeki küçük bir çocukla da arkadaşlık eder. Otelde bir intihar yaşanır. Filmin bir dilsiz kadın kahramanı vardır. Bu kadarıyla “Eşkıya” ile “Masumiyet” bire bir örtüşüyor. Ancak “Eşkıya” fantastik bir filmken “Masumiyet” alabildiğine gerçekçi, “Eşkıya” popülerken “Masumiyet” değil, “Eşkıya” ağlatırken “Masumiyet” kara kara düşündürmekte Belki de en önemlisi “Eşkıya”nın kahramanı filmin sonunda bir efsaneye dönüşürken “Masumiyet”inki gitgide silikleşerek oradan oraya sürüklenmeyi sürdüreceğe benziyor. “Masumiyet” son derece ekonomik bir film. Sadece küçük bir bütçeyle çekilmiş ve jenerikte altı çizildiği gibi “bağımsız” bir yapım olduğu için değil, izleyiciye açıklamaları dirhem dirhem yapıldığı, hangi bilginin filmin hangi anında açık edileceği, neyin gösterilip neye sadece atıfta bulunulacağı çok ince bir hesap kitap sonucu yapıldığı için de ekonomik. Öyle ki film, neredeyse Yunan tragedyalarındaki gibi tüm kilit olayları kadrajın dışına taşıyor, sinemada izlemeyi bekleyeceğiniz nice olayı oyuncuların ağzından replik olarak dökülüyor. Sanki Demirkubuz ikide bir bize “bak bunu size gösterebilirdim, duygu sömürüsü yapabilirdim ama yapmıyorum” diyor. Film bu mesafeli tavrına karşın kendini izlettirebiliyorsa, bu yönetmenin göstermemeyi seçtiklerinin oyunculuklar sayesinde görsel bir boyut kazanabilmesinden kaynaklanıyor. Haluk Bilginer gibi usta bir oyuncu olmasa film rahatlıkla tam da eleştirdiği suların akıntısına kapılabilir, klişe ve karikatür düzeyine inebilirdi. Ancak Bilginer’in kusursuz oyunculuğu ile hem karikatürleşmeye müsait bir tipleme ete kemiğe bürünüyor hem de filmin en önemli bilgilerini edindiğimiz uzun (sinema standartlarında fazla uzun) konuşmasını dinlemek sinemasal bir tat verebiliyor. Keza hem Güven Kıraç hem de Derya Alabora, tipleme olmaktan çıkıp karaktere dönüştürülmesi bir hayli güç rollerin altından başarıyla kalkıyorlar. Her erkek şiddetinin bir kadının sesinin kesilmesine yol açışı, iktidarını şiddet ile tescil ettiren erkeklerin aslında ne derece eli kolu bağlı ve çaresiz olduğuna tanıklık edişimiz, aşkın daha doğrusu arzunun ancak elde edilmesi olanaksız özneyle beslenebilmesi ve tüm bu önemli saptamaların hiçbir “mesaj” niteliği taşımaması filmin artılarından. Yine de böyle ekonomik bir filmin sonlarda sarkmaya, giderek dağılmaya başlaması ve bu nedenle sonda tam anlamıyla toplanamaması üzücü. Fİlm standart 90 dakika uzunlukta olsaymış belki de hiçbir “fazlası” kalmayacakmış. Gerçekçi olmak için “gerçek zaman” kullanmak gerekmiyor kuşkusuz. Daha iyi yenil “Masumiyet”in sonunda Beckett’den yapılan bir alıntı var: “Hep denedin, hep yenildin. Olsuın. Bir daha dene, daha iyi yenil.” Bu söz filmin kahramanlarına yönelik olmasa gerek zira onlar denememiş bile. Öyle ya kahramanımız Yusuf, hapishanenin dışında yaşamayı denemeye bile zor ikna ediliyor. Belki de deneye deneye daha iyi yenilmeyi öğrenecek olan Türk sinemasıdır kim bilir. Tuna Erdem. 1997.