Masumiyet: Gerçekçi melodram Kavgası gürültüsü hiçbir zaman eksik olmayan Antalya Film Festivali’nde, ‘eskiler-yaşlılar’ ile ‘yeniler-gençler’ arasında, tartışma düzeyine kavuşamayan bir ‘kapışmaya’ yol açtı ‘Masumiyet’. Aklımda kalan en ilginç, biraz da tüyler ürpertici sözü Ekrem Bora etmişti: “Türk sineması bizimle başladı, bizimle bitti. Bizden sonra hiç kimse gelmedi”. Hırsla söylenmiş bu iddianın geçersizliği bir yana; ne ilginçtir ki, masumiyetini çoktan yitirmiş Yeşilçam’a saygıda kusur etmeyen bir film ‘Masumiyet’. Filmin karakterlerinin hemen tümü, bıkmadan usanmadan eski Yeşilçam filmlerini izleyerek erişiyorlar dış dünyada bulamadıkları duygusal doygunluğa. Hatta Zeki Demirkubuz, ilk filmi ‘C Blok’u ve bizzat kendisini de araya katarak, çizginin devamlılığının, geçmişe ve geleneğe sahip çıktığını işaret ediyor. Demirkubuz’un çeşitli söyleşilerinde ‘Masumiyet’ten ‘arabesk bir film’ diye söz etmesi de bunun bir kanıtı zaten. Ama öte yandan genç yönetmenin, sinemamızdaki verili ilişkilere, genel atmosfere ilişkin protest tavrı da en önemli esin kaynağı olarak bir zamanlar Yeşilçam’dan dışlanmış marjinal Alp Zeki Heper’i gösterdiği düşünülürse, çelişki var ortada sanki. Söyleşilerinden birinde “Türk sineması herhangi bir ‘resmi tarih’ ürününden farklı değildi” diyen Demirkubuz, o eski filmlerdeki masumiyeti neden ısrarla karşımıza çıkarıyor, kendisini de o toplam içinde değerlendirmemizi mi istiyor acaba? Yönetmenin söyledikleriyle ürünü arasında tuhaf bir ‘uzlaşmazlığa’ yol açan bu durumu tek başına ele alındığında ‘Masumiyet’in çok iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor neyse ki. Namus cinayeti nedeniyle 10 yıl cezaevinde yattıktan sonra tahliye edilen, ancak gidecek yeri olmadığı için dışarı çıkmak istemeyen, hatta suç işleyip geri dönmeyi düşünen Yusuf, cezaevi savcısının verdiği moral ve elindeki bavuluyla ‘hayata atılıyor’. İzmir-Basmane’deki yıkık dökük otellerden birine yerleşiyor, pavyonlarda şarkıcılık yapan, hayatın sillesini yemiş ama ayakta kalmayı başarmış bir kadın olan Uğur ve kabadayı-pezevenk dostu Bekir’le tanışarak küçük de olsa bir tutanak noktası buluyor. Uğruna hapis yattığı ablası, otogarda çığırtkanlık yapan eniştesi, saf ve karşılıksız iyiliğin temsilcisi otel sahibi, Uğur’un sağır-dilsiz zavallı küçük kızı ve de hiç görmediğimiz büyük aşkı, hapisteki sevgilisi bu acılı serüvenin diğer kişileri... Senaryo, oyunculuk, yönetim ve görüntü açısından sinemamızda az rastlanan sağlamlığa ulaşan bir film ‘Masumiyet’. Baştan sona en küçük sarkmaya uğramıyor, ekonomik anlatım konusunda başarılı bir örnek oluşturuyor. Karakter incelemeleri de son derece derinlikli, ayrıntılı ve inandırıcı. İlk bakışta karakterlerin hiç biri ‘masum’ değil; cinayet işleyip yıllarca hapis yatan Yusuf, içtiğinde aklını kaybeden, aşkını ‘satmaktan’ çekinmeyen Bekir ve pavyon aleminde bir çöp kadar bile değeri olmayan Uğur, ruhlarındaki o sonsuz ‘masumiyet’le karşımıza çıkıyorlar yine de. Demirkubuz alışılmış anlamda ‘kötü’ye yer vermeyerek çok ilginç bir karakterler galerisi oluşturmuş. Enfes finali ve alkışlanacak performanslar sergileyen oyuncularıyla, çok severek izlediğimiz bir film oldu ‘Masumiyet’. Ama filmin yarısında devre dışı kalmasına karşın Haluk Bilginer’in üzerinde ayrıca durmak gerekli. O unutulmaz piknik sahnesinde, tüm ‘hikayesini’ dakikalarca anlatırken gösterdiği ustalığın bir benzeri yok sinemamızda. Noktayı, ‘Masumiyet’e emeği geçen herkesi kutlayarak, teşekkür ederek koyalım. Tunca Arslan. Radikal. 1997.