Sinemanın Masumiyeti Sinemanın karanlığına sığınıp birkaç saatliğine hiç ses çıkarmadan başkalarının hayatını seyretmek, insanın saf masumiyete en çok yaklaştığı suretini çizer. Quentin Crisp’in “unutuş hücresi“ dediği sinemanın seyirci koltuğu, benzersiz bir yolculuğun yalnız gezginini ağırlarken onu utanılacak kadar kırılgan, edilgen ve çocuksu kılar. Sinemanın büyüsü denilegelen şey tam da bu dönüşümü gönüllü olarak yaşatan gücün adıdır. Gerçekte hayatınız adına fazla bir kullanım değeri olmayan, gündelik akış içinde hiç de elzem görünmeyen, kendinizi tamamıyla teslim ettiğiniz bu eylemi herhangi bir sanatsal alışverişe benzeten tek şey, seyir serüveninizin eleştiriselliğidir. Kendinizi karartılmış bir salon, projeksiyon, görsel ve duygusal sürprizlerle yüklü çocuksu bir oyuna kaptırırken, bir yandan da seyrettiğiniz ürünü yargılarsınız. Zamanla sinemayı hayatın, özellikle de kendi hayatınızın tartısıyla yargılamayı öğrenir, sinemayı çıplak hayatla birebir yüzleştirmemeniz gerektiğini bilirsiniz. Sinemanın kendi dili vardır. Çoğunluk yanlış bir oyuncu kadrosuyla, üstelik belirgin bir konusu olmadan akıp giden gerçek hayatınıza benzemez. Ama sinema hayatınızı değiştirebilir. İyi bir film, size bir görme biçimi, yepyeni bir dil, en has edebiyat yapıtının verebileceği coşkuyu verebilir. Sözgelimi ben yakınlarda iki kere üst üste seyretmek ihtiyacı duyduğum bir filmle yaşıyorum nicedir. Zeki Demirkubuz’un Masumiyet’i beni sinema, oyunculuk, dünya, masumiyet, çocukluk, yoksulluk, merhamet, vicdan, dil, dilsizlik, velhasıl kişisel arayışımı üstüne kurmuş olduğum, hayata dair birçok şey üstüne kışkırttı. Çok sevdiğim bir şiiri, bir şarkıyı taşıdığım gibi taşıyacağım bu filmi de yıllar boyu çıkınımda. Tarkovski’nin İz Sürücüsü’nün sonundaki kız çocuğunun gözleri, Mahler’in Ölü Çocuklar İçin Şarkılar’ından biri, Vermeer’in ışığı, Blake’in bir vizyonu, Ece Ayhan’ın mor bir dizesinin yanında duracak. Dilsiz Çocuklar İspanyol kökenli büyük Fransız yazarı Michel del Castillo, geçenlerde Kitap Fuarı’nda “İfade Özgürlüğü” üstüne yaptığı bir konuşmayı, Fransızca “enfant/çocuk” kelimesinin etimolojisiyle açtı. Kelime, Latince, “konuşmayı bilmeyen” kökünden geliyormuş. Çocuk, yani konuşmayı bilmeyen. Zeki Demirkubuz, filmini yazarken, kurarken, çekerken bir dile sahip olmak, konuşmak-konuşmamak sorunsallarıyla soluk almış besbelli. Filmde bir kez olsun ağza alınmayan, anlatılan karakterlerin bir kavram olarak varlığından haberdar oldukları bile kuşkulu olan bu büyülü kelimeyi, Masumiyet’i filmin alınlığına yazarken de bize bir şeyler anlatmak istiyor. Masumiyet, filmdeki insanların ortak paydası. Askerlik dönüşü evli ablasıyla kaçan en yakın arkadaşını öldürüp ablasını da sakatladığı için (kurşun kadının dilini parçalamış) on yıl hapis yattıktan sonra dünyaya çıkmak istemeyen Yusuf, yirmi yıldır hapisteki sevdalısının peşinden çeşitli taşra şehirlerini fahişelik yaparak gezen Uğur, Uğur’a delicesine sevdalı, salt onun yanında olabilmek için her şeyi sineye çekip kadının pezevenkliğini ve korumalığını üstlenen Bekir ve Uğur’un sağır-dilsiz küçük kızı Çilem. Zeki’nin bu insanlara eşlik eden gözü, masumiyetin belki en çarpıcı tanımına bakıyor. Bir arada sürüklenen, hayatını değiştirmek, dönüştürmek konusunda en ufak bir malzemesi olmayan, korunmayı bilmeyen, çırılçıplak yaşayan ve ölen, sonuna kadar mülksüz, barksız ve sakınmasız insanların seyyar hayatında buluyor masumiyeti. Yusuf’un kurşunuyla dilini parçaladığı, her türlü dilden istifa etmiş ablası küçük bir odadaki divana oturup karşı duvara bakıyor. Anasının yasak aşkı yüzünden göze aldıkları sonucu hamileyken yediği dayak yüzünden sakat doğmuş olan küçük sağır dilsiz kız, boğucu bir taşra otelinin kirli lobisinde bir koltuğa kaykılmış televizyon seyrediyor. Yusuf’un vicdanının resmi oluyor. Filmin başından sonuna kadar hemen herkes oturup sessizce televizyonda film seyrediyor. Taşra otellerinin sakinleri, mülksüzler ordusu hep birlikte eski filmlere bakıyor. Arada bir, çok gerektikçe, onları ayakta tutan kalıplarla konuşuyor ve aslında sadece birlikte “duruyorlar.” Bu insanların derin bir yoksulluk ve bin bir yoksunlukla örtülü hayatları, ustalıklı bir sanat yönetmeninin elinden çıkma çatlatılmış duvarlar, eski eşyalar, can çekişen nesnelerle çizilmiyor. Zeki, gördüğünü, bize sinemasının o tamamıyla kendine has diliyle gösteriyor. Yoksulluk, filmin ilk karesinden itibaren yakıcı bir sahicilikte, başrolde oynuyor. Zeki, yoksulluğu anlatmıyor. Sinemasını yoksulluk üzerine inşa ediyor. Filmin unutulmazlığı da “görüntüler dünyası”nın sessiz sakinlerini, sürüklenen “kader kurbanları”nı anlatmaya, tanımaya tenezzül etmeyen, seyircisini o dünyanın en loş köşesine çekiveren dili. Hayatın hep bambaşka bir yerde olduğunu bilen insanların usulca toplanıp, baş başa verip televizyona baktığı, Yusuf’un oda arkadaşı kopuğun sattığı “manzara” posterlerine bakıp “hayallendiği” bir dünya. Dilsizler dünyası. Dilsiz bırakılmışlar dünyası. Konuşmayı ancak birbirinden öğrenen çocukların dünyası. Masumiyet’i seyrederken, siz de kendinizi o otel lobisinde bir koltukta yoksulluğun kekre kokulu, şefkatli kucağına yığılmış buluyorsunuz. O an bütün okulların, kurumların dışında kalmışlar, oy vermeyenler, sayımlarda sayılmayanlar, karanlık otel odalarının sakini mülksüzler, dükkanların vitrinleri önünde ezilenler, kapılardan rahat giremeyenler, birbirlerine sarılırken gözleri dolanlar, yenilmek için dövüşenler, kendini saklamayı bilmeyenler, kaderlerinin çizgisini acılı şarkılardan takip edenler, boyunlarında ipleri, avuçlarında jiletleriyle gezenler, dünyaya hiçbir yatırımı olmayanlardan biri oluveriyorsunuz. Ve alnınızda masumiyetin solgun yıldızı ışıyor. Takıntı Sineması Masumiyet, Türk sinemasında bir örneğini daha göremeyeceğimiz bir kapı açıyor. Erksan'ın fazlasıyla kişisel "takıntı sineması"nın yanında anılabilir olmasının nedeni de bu. Zeki bize ısrarla kendi dilini okutuyor. Anlattığı öyküden öte, bize o öyküyü kendi diline nasıl tercüme ettiğinin öyküsünü sunuyor. Bütün büyük sinemacılar gibi, Hollywood sinemasının iyice dayattığı dilin sentaksına hiç yüz vermeden yazıyor kendi dilini. Ticari sinemanın yılların deneyimi sonucu saptamış olduğu “drama” kuralları, onun kaygı alanına girmiyor. Dolayısıyla onun filmini izlerken bir özgürleşme sürecine de tanık oluyorsunuz. Karanlıkta yapayalnız karşısında kalakaldığımız bu anlatı, kendinden başka hiçbir şeye benzemiyor. Zeki, unutulmaz sinema anlarını yakalarken, inadının, huysuzluğunun ve yaptığı işe olan takıntılı aşkının karşılığını alıyor. Sevdası uğruna ölüme giden yolda gözünü kırpmadan sürüklenen Uğur gibi kendi sinemasını, kendi kişisel takıntılarını odak alıp, ticari bir iflası asla umursamadan bakıyor gözlerimizin içine. Bu yüzden, kamerasının açısını değiştirmeden, Türk sinema tarihine geçeceği kesin olan o, Bekir'in hayatını anlattığı on dakikalık sahneyi ürkmeden çekebiliyor. Mutlaka çekiminden kurgusuna kadar her aşamada kavgasını vererek. Bu yüzden, kamerasını hep içeriye, karanlığa gizleyip seyirciyi bezdirir sıklıkta açılan kapıları çekiyor. Hiçbir dünyayı korumaya, saklamaya mecali kalmamış, çift kanatlı, dilleri gevşemiş, kapandıkça kendiliğinden açılan kapılar. Bu yüzden yan yana dizilmiş, en çıplak halleriyle televizyonda eski filmler izleyen insanları gösteriyor durmadan. Bu yüzden filmi seyrederken, üstelik beğenen çoğu seyirci filmin ikinci yarısında temponun düştüğünden, filmin finalinin geciktiğinden söz ediyor. Zeki Demirkubuz, bu tenezzülsüz filmiyle sinema seyircisinin kalıplaşmış beklentilerini sınıyor. Yoksulluk ve Sinema Masumiyet filmi, son derece kısıtlı koşullarda, 19 günde çekilmiş. Prodüktörü, sponsoru yok. Zeki, filmi yıllarca çalışarak biriktirdiği, piyasaya çıkan diğer Türk filmlerinin ancak tanıtımına yetecek parayla çekmiş. Türk sinemasının asal sorununun para olduğunu savlayanların şimdi durup düşünmesi gerek. Ken Loach’un Ülke ve Özgürlük filmini seyrettikten sonra da benzer bir coşkuyla sinemaya olan inancımı haykırmıştım. Evet, büyük bir içtenlikle sinemayı yoksulluğun kurtaracağına inanıyorum. Sinemanın bilgisayarlar, yepyeni kameralar, milyonlarca dolarla gitgide sıkıcı bir gözbağcılık “sanatı”na dönüşmüş, nicedir yaratıcısının kişisel diline alan tanımayan bir ticaret olduğuna inananlardansanız, Kieslowski’nin ölümü size sevdiğiniz bir yönetmenin ölümünden daha fazla bir şeyler anlatıyorsa, Zeki’nin Masumiyet’iyle bize sunduğu tartışmadan kaçmayalım. Bağımsızlığın, ödün vermek zorunda olmadan sinemanın öz diline varmak için göze alınan yoksulluğun büyük bir kazanç olduğundan neredeyse eminim. Sinema soyunacak. Kendi öz diline varana dek. İçtenliğin ve hakikatin sanatla dönüştürülmüş dili olana dek. Zeki’nin bize hatırlattığı, bu. Yıldırım Türker. Radikal 2. 9 Kasım 1997.