Kendime ihanet etmeyeceğim

Neden “Üçüncü Sayfa”?
Asla bir gazetenin üçüncü sayfa haberi değil, benim bakışımla var olan bakış arasındaki çelişkiyi ortaya çıkarmak amacıyla yapılmış basit bir ironi. Bir tarif değil bir ironi, o kadar…

Bir üçüncü sayfa haberi olarak algılanmasının bir zararı var mı?
Var, çünkü üçüncü sayfa haberlerinin toplumumuzdaki algısı, o haberin taşıdığı acıyla, yarayla herhangi bir ilişki kurmak değil. Bu haberlere “Memlekette neler oluyor yahu” diye bakılıyor ve bu, bana göre iğrenç bir algılama… Bu, bütün bir toplumun hiçbir şeyi üstlenmemesinin, hiçbir şeyin yarasıyla, acısıyla karşı karşıya gelmemesinin, yüzleşmemesinin, dolayısıyla sorumluluklarından kaçmasının manipüle edilmesinin yöntemidir… Bu yüzden de filmimin üçüncü sayfa olgusu içinde değerlendirilmesine karşı çıkıyorum. Benimle hayat ya da insanlar arasındaki yabancılığın nedeni de bu, inatla o tarif edilmiş, verili hale getirilmiş dile ikinci bir dil oluşturma isteği, bu dili kimseyle konuşamamanın çatışmasının sonucu belki de…

“Üçüncü Sayfa”sı tırnak içine alınmış olsa da filmin ismi bir “Üçüncü Sayfa” haberi ama…
Bir filmin ismi çok belirleyicidir. Hele de doksanlarda, her şeyin kodlarla, başlıklarla algılandığı bir dönemde… Didaktik handikaplar taşıyan isimlere yabancı durmak gibi bir bakışım da var. “Üçüncü Sayfa” uzak duran bir bakıştır, öyküyle kurduğum mesafeyi anlatır.

İsmiyle kodlamalara uzak duran filminiz neye ya da kime yakın?
Öykünün anlamı şuradaydı; basitçe, hiç eğip bükmeden söylüyorum bunu; son yıllarda daha net gördüğüm şu: Bütün tarih boyunca toplum bireye ihanet etmiştir. Özellikle de seksenler ve doksanlar Türkiye’sinde saf insana ihanet edilmiştir, buna koca bir toplum bilerek, isteyerek, yani şuurlu bir biçimde katılmıştır. Ben çok basitçe bunu anlatmaya çalıştım.Burada şu itirafı da yapmam gerekiyor: Bir film çekmenin değeri buradaysa, değersizliği de bunu bir film olarak anlatmak zorunda kalmaktır…

Nasıl?
Ben elli dolar yüzünden dövülen, sonuçta intihar etmek zorunda kalan bir çocuğu; televizyondan öğrendiği polisin siyasi insanlar için kullandığı kaybetme yöntemini kendi çıkışı için kullanacak kadar sıkıştırılmış bir kızı anlatmak üzere yola çıkıyorum. Bu suçluluk duygusunu, yaşadığımız hayatın böyle oluşuna dair utancı paylaşmak istiyorum, ama bir anlamda da istemeden de olsa, mecburiyetten de olsa bütün bu yaşananlara ihanet edip bunu bir film formunda, yani yeniden üretilmiş biçimde ortaya döküyorum. Bu ikisini bir arada düşündüğünüz zaman vicdanınız, ahlakınız sizi bir sıkışmanın ortasında bırakıyor. Bunu, duyduğum sorumluluğun ifadesi olarak söylüyorum. Başarısızlık pahasına, kamera kullanımımın, müzikten uzak duruşumun, verisiz oyuncu seçişimin, hikâyeye çıplak bir gerçeklik duygusuyla ulaşma çabamın nedeni de bu.

Ama bu yine de rahatlatmıyor sizi…
Kesinlikle rahatlatmıyor. Bu utançtan, bu suçluluk duygusundan onlarca yıl sonra kurtulacağımı, yaşadıklarımın bugünün problemi olduğunu düşünüyorum. Ben bir öyküyü anlatırken bunun bana popüler bir kimlik olarak dönmesinin ve önüme birtakım şeyler sunmasının yarattığı sıkıntıyı, çelişkiyi üstlenmeye çalışıyorum.

Hikâyeye çıplak bir gerçeklikle ulaşabildiniz mi peki?
Bu hikâyeyi gözledim, hissetmeye çalıştım, üzerinde çok düşündüm, emek verdim. O kadar keskin değil, ama kendi hayatımdan da izler taşıyor, yani bir anlamda bana yabancı değil. Hiçbir zaman da yabancı olmadı, hâlâ sınırlarında geziyorum, ama bu gerçekliği anlamak hiçbir zaman mümkün değil. Sinema bu konuda çok aciz kalan bir alan. Yapılan da bok çukurunun içine girmek değil, sadece onu koklamak, onu koklamaya çalışmak. Bütün yapabildiğimin bu olduğunu itiraf etmem gerekiyor.

Berat Günçıkan. Cumhuriyet Dergi. 14 Kasım 1999.

Kısaltılarak alınmıştır.