En Büyük Hayaliniz?

Aşk ve Kötülük Üstüne Bir Üçüncü Sayfa Haberi”nin kahramanı, Yeşilçam’da “figürasyona” çıkan İsa’ya, bir oyuncu seçimi çalışması sırasında sorulur soru:

En büyük hayaliniz?

İsa, “bir gün başrol oynamayı” hayal etmektedir. Nedenine gelince, kesin bir açıklaması yoktur: “Bilmem, iyi olurdu”. Aynı soru, başka oyuncu adaylarına da yöneltilir. Çoğunun herhangi bir hayali yoktur. Yaşadıkları hayat, onlara hayal kurma olanağını bile vermez. İsa, bir anlamda ayrıcalıklıdır. “Yılmaz Güney gibi” bir “star” olmak hayali, hayatın bütün zulmüne karşı ayakta kalabilmesinin sırrını oluşturur. Ama bir noktaya kadar. Her taraftan kuşatılıp, inandığı, doğru bellediği tüm değerlerin yerle bir olduğunu gördüğünde, tüm direncini yitirir. Hayattan beklentilerini gerçekleştirmek adına, feleğin sillesini her gün yemeye devam eden bu genç adamı “kullanan” kadın karakter de, hayallerinin peşinde gitmekten başka bir şey yapmaz.

Zeki Demirkubuz, toplumumuzun yenik insanlarına adadığı filmografisinin en sağlam yapıtını ortaya koyuyor, “Üçüncü Sayfa”da. Toplumsal sistemin değerlerinin gerçekte nasıl “yalan” olduğunu, bireye hiç bir “sahici” hak bırakılmadığını, hayallerimizin nasıl kirletildiğini anlatıyor. Şiddetin tek geçerli yöntem olduğu, “insanlık”ın beş paralık değerinin kalmadığı bu dünyada, yoksullara sunulan “hayal kurma” hakkının da sınırları vardır elbette. Hizmetinize sunulan gösterişli “hayal alemi, sinema denilen “düş fabrikası” ile yetinmeniz yararlı olur. Yoksa, size snırlarınızı anımsatıverirler.

Stanley Kubrick’in “Eyes Wide Shut”ının kahramanları da benzer bir deneyim yaşıyor. Tekdüze yaşamlarından kaçışı düşlerinde arıyorlar. Kimi zaman gündüzleri, kimi zaman geceleri görülen düşlerdir bunlar. Kadın da, erkek de, “fantezi”lerle yaşamlarına anlam katmaya çalışırlar. Ama bu fantezileri fazlaca kurcaladıklarında kendilerini büyük bir belanın içinde buluverirler. Kendilerine sunulan “düş fabrikası”nın çerçevesini aştıklarında, o hiç yıkılmayacakmışçasına sapasağlam duran evrenleri çatırdamaya başlar. Çözüm, elbette yaşananları/düşlenenleri, hiç yaşanmamış/düşlenmemiş saymak, tehlikelerden uzak, konforlu burjuva yaşamlarına sığınmaktır.

Demirkubuz’la Kubrick’in anlattığı dünyalar görünürde çok farklı. Oysa kayıtsız şartsız tutsak oldukları -başka seçenekleri olduğunu göremeyen, yani başkaldırmaya yeltenecek gücü olmayan kahramanları ele alıyor iki yönetmen de, bu açıdan “tutsaklıkları” mutlak- düzen karşısındaki konumları aynı derecede edilgen. Kubrick, hayata ilişkin maddi sorunlarını çözümlemiş küçük burjuvaların dünyasını anlatıyor. Demirkubuz ise, en temel ihtiyaçlarını karşılama olanağından yoksun lumpenlerin dünyasını. Ama maddi koşullar ne denli farklı olursa olsun, hepsinde ortak olan bir “tutsaklık” daha var. İnsanın “hayaller”ine, “düşler”ine tutsaklığı. İster hayallerinizi görmezden gelin, kapayın gözlerinizi; ister hayallerinizi gerçek yapmaya karar verin, faltaşı gibi açın gözlerinizi, tutsaklığınız mutlaktır. Kaçıs yoktur.

İsa’nın yaşadığı sistem ona nasıl düşlerini gerçekleştirme olanağı vermiyorsa, Kubrick’in “başkaldırı”yı bir geceliğine olsa bile gerçekleştirmeye kalkışan, yani düşlerinin peşinden giden kahramanlarına da “kurtuluş” olanağı yoktur. Hayallerimiz alabildiğine “kirletilmiş”tir çünkü. Kahramanlarımızın tek seçenekleri, gece kulübündeki piyanistin yaptığı gibi, gözlerini bağlayıp “oyun”a devam etmektir. (Kuşkusuz, Kubrick, “Güzel eşlerinize geri dönün, saçmalamayı bırakın” demek istemiyor).

Kubrick, her zamanki görkemli “barok” anlatımı ile burjuva dünyasının “değer”lerini pertavsız altına alıyor. Hollywood denen “rüya fabrikası”nın sunduğu “rüya”lara kanıp kendi rüyalarını yaşamaya soyunan küçük burjuvalarla dalgasını geçiyor. Tıpkı, Demirkubuz gibi “rüya fabrikası”nın sahte mutluluk reçetelerine saldırırken, öte yandan cinselliğin, “rüya”lardan, “fantezi”lerden soyutlanmasının mümkün olmadığını gösteriyor.

Evet, Kubrick’in de dediği gibi, “Hiçbir düş yalnızca düş değildir”. Gerçekle hayal” arasında ince bir sır perdesi vardır ve bu perdeyi aralamaya çalışmak pek tekin değildir. (Söyleyin bakalım, erkeğin yaşadığı bir gecelik macera ile kadının gördüğü rüyadan hangisi daha “gerçek” hangisi daha “rüyadır?) İster, cinselliğe ilişkin düşlerinizi inkar edin, ister yaşamaya çalışın onları, yaşamınız düşlerinizin peşinden sürüklenir. Tıpkı Bunuel gibi, Kubrick de, cinselliğin tehlikeli dehlizlerinde gezdiriyor seyircisini ve her zamanki “ironi” gücü ile karşısına “çözümsüz” bir denklem çıkarıyor. Düşlerinizi gerçekleştirmek mi istersiniz, yoksa sakin ve konforlu yaşamlarınızı sürdürmek mi?

Filmin adının –her zaman olduğu gibi– yanlış Türkçeleştirildiğini söylemeye gerek var mı? Kubrick, bir sözcük oyunu ile filminin çok anlamlı, çok yönlü okumaya olanak tanıyan yapısını ele veriyor. “Gözü Tamamen Kapalı” değil elbette “Eyes Wide Shut”ın anlamı. Erkekle kadının (Adem ile Havva’dan bu yana) yaşadıkları bunca serüvene, aslında her zaman tutsak olduğumuz bilinçaltımıza, kirletilmiş “rüyalarımız”a rağmen gözlerimiz nasıl kapalı olabilir?

Gözlerimiz faltaşı gibi kapalı” sürdürmekle yükümlüyüz bu yaşamı.

Vecdi Sayar. Cumhuriyet. 1999.