Çıplak Gözle Masum Katiller
 
Zeki Demirkubuz, C Blok ve Masumiyet filmlerinden sonra hayatımıza bir üçüncü sayfa açtı. Tüyler ürpertici bir sahicilik hissiyle sarsan bu ‘melodram’ da eklenince Zeki’nin inatla kendi lehçesini geliştiren, usuldan bir gövde oluşturan sineması, bizi bir SEYİR tavrı almaya zorluyor. Her filmini seyrettikten sonra seyredenle seyredilen; görenle gösteren; görünenle görünmeyen; görenin gözünü nereye yerleştirdiği yani ne kadar yakından, hangi ışık altında görmeye oturduğu üstüne zihinsel bir yolculuğa çıkmamın nedeni de bu. Yeni ve genç bir ‘trend’ olarak geniş bir kitlenin aklını başından alan, Tarantino’nun yıldızlaştırmış olduğu ‘cool’ sinemanın karşısındaki kapı onunki. Serin bir şıklık, ‘stil’ bir kayıtsızlık öneren, anlattığı öyküyü alabildiğine seyirlik’e kilitleyen, ‘pop’u yeniden üretmeye cilalı o sinemanın karşısında yırtık pırtık giysileriyle duruyor. Zeki, kamerasından utanırmış gibi mümkünse açısını hiç değiştirmeden, seyredip bize gösterdiğiyle aramıza girmekten çekinirmiş gibi, neredeyse olan bitene hiç müdahale etmeden ensemizde duruyor. Zeki Demirkubuz’un filmlerinin, kimi seyirciyi derinden rahatsız etmesinin bir açıklaması da bu olabilir. Onun, daha yolun başından itibaren dilini hiçbir bezek, hiçbir akrobasiye gönül indirmeden kurmaya çalışan tenezzülsüz sineması rahatsız edici elbet. Alışık olduğumuz, istediğimiz uzaklığı kurmamıza izin vermediği için. Bizi, her gerçek sanat yapıtı gibi hayat karşısında şöyle ya da böyle bir tavır almaya kışkırttığı için.

Filmin adının Üçüncü Sayfa oluşunun sırrı, gören-gösteren-görünen üçgenini gerek dili gerekse anlattığı öykü açısından sorgulamasında yatıyor. Gazetelerin üçüncü sayfalarında magazinleştirilerek tüketimimize açılmış olan, küçük yani üzerinde tepinilmeye müsait hayat hikâyelerinden biri, anlatılan.Masumiyet filmindeki kişilerin akrabaları başrolde. Kayıpları varsa kimlikleri ancak sabıka kütüklerinden okunabilecek olanlar. Bir gün ancak büyük bir gazetenin üçüncü sayfasında, çoğunluk adlarının baş harfleriyle birer özne olarak anılabilecek olanlar. Filmin anlattığı, bir üçüncü sayfa haberinde kendi korunaklı hayatlarımızın sağlamasını yaparcasına şehvetle okuduğumuz, kaba saba entrikasıyla midemizi bulandıran cinayet olaylarından biri. Filmin ilk sahnesinden başlayarak sanki renkli gazetenizin üçüncü sayfasındaki bir delikten dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyorsunuz. Burada gördükleriniz; uzak bir masal gibi hayatınızı serinletiveren, ‘tekâmül’ etmemiş insanların ‘grafik’ hikâyesi değil. Gerçekten de görmek duymak istemediğiniz için gazetelerinizin üçüncü sayfasına keyfinize göre özetleyip evcilleştirilerek sıkıştırılıveren dünyanın kapılarından girerken, o sözde haber dilinin gıllıgışlı imlasını beklemeyin sakın. O, size eşlik etmeyecek. Kolay, gündelik ahlakçılıkla işi yok yönetmenin. Yönetmenin bir konuşmasında ‘Prens Mişkin’e benzettiği İsa’nın masumiyeti, onun katil olmasına engel değil. İsa daMasumiyet’in Yusuf’u gibi masum katillerden. Kendini öldürmeye çalışırken başkalarını öldüren; kafasını ne kadar sık ve şiddetle kötülüğe çarpsa da kimsesiz bir kedi yavrusu gibi okşanmak ve bağlanmak için umutsuzca çırpınan sapsızlardan. Filmler ve dizilerde ‘konuşmalı’ figürasyon rolleri aldığıyla övünen, günün birinde bir filmde olsun başrol oynama hayaliyle ayakta duran kavruk bir delikanlı. Meryem ise eski semtlerin kapıcı dairelerinde eteğinde iki çocukla hayatını kurtarmaya çalışan temizlikçi kadınlardan. Tesadüfün cilvesi sonucu birbirlerinin deliler gibi dayak yemesine tanık olan bu iki kapı komşusunun dayanışmasından yeni bir hayat kurulabilir mi? Hele Meryem’in masumiyetini çoktan yitirmiş olduğunu; zulme gönüllü ortak olmak dışında bir çare bulamadığını hesaba katarsak.

Zeki, sonuçta elli dolar yüzünden hayatı hızla uçurumdan aşağı sürüklenen İsa’nın öyküsünü anlatırken bize suç ve ceza dolayında üstünden kolayca atlayıp geçmeyeceğimiz bir ahlak problemi sunuyor. Çiller’in portresi altında maç seyreden, Rambo / Yuppie karışımı gariban çete babası adayları, elli dolar için afili can alıcıları oynayan tetikçi müsveddeleri, merdivenin altında oturanları tehdit şantajla kullanan küçük mal sahipleri ile çizilen atmosfer, suçu da yeniden tartmamız gerektiğini hatırlatıyor. Evet, karanlık. Umuda, bir yerinden ışık sızan bir fona bağlanmıyor Zeki’nin öyküleri. O daha çok gerçeklik duygusunun usulca buharlaştığı, dolayısıyla herkesin vahşetin kapı komşusu olarak neredeyse tevekkül içinde sürüklendiği bir yoksulluk ve çaresizlik noktasını anlatıyor. Oranın ahalisi de her şeyi üçüncü sayfalarda aktarıldığı kadar kolay ve uzaklıklı, bin bir entrikalı dizilerdeki kadar şık ve acısız yaşamak istiyor. Oysa eviçlerinde bir başlarına kaldıklarında içlerinden kimisi şakağına dayadığı tetiğin ucunda sarsılarak kısacık ömrünü fırlatıp atmak için cesaret toplamaya çalışıyor. Dünyanın kabul etmeyip geri çevirdiği insanların hayatında her şey daha çıplak yaşanıyor. Zeki, dünyanın kıyısından sarkarken bütün ağırlıklarından arınmaya çalışıyor. Durmadan soyuyor sinemasını. Çünkü kurbanların sofrasında gerçeklik, çıplak bir kıyamet. Masumiyet uzaktan gülümsüyor.  

Yıldırım Türker. kader: Zeki Demirkubuz. Ankara: Dost, Ankara Sinema Derneği. 2006.