Yazgı

Zeki Demirkubuz, filmlerinde yaşamın temel çelişkilerine derin ve ana tartışmalara düşme korkusu duymadan, pervasızca dalar. Karanlığın içinde insanlığı tutkuyla arar. “Karanlık Hakkında Öyküler” üçlemesinin ilk filmi olan Yazgı (2001) da Albert Camus’nün yabancılaşma üzerine klasik romanıYabancı’nın tartışma yaratan yorumunu sunar.

Filmin adı, Demirkubuz sinemasında merkezi ve tekrarlanan bir öğe olan kadere gönderme yapmaktadır. Son başyapıtı da benzer bir isim taşımaktadır: Kader (2006). Her iki sözcük de  kaderi temsil etmekle birlikte, Yazgı önceden belirlenmişliği özellikle vurgular. Türkçe’de sık kullanılan “alın yazısı” ifadesi, insanın Allah’a teslim oluşuyla bağlantılı bir yaklaşımdır. Filmin özü, Yabancı’daki duyarsızlık ve toplumsal açıdan bağlantısız bireysellik söyleminin değişmez bir kader olduğu yolundaki yorumda yatar. Demirkubuz için yeraltının karanlığı, yaşam içinde insanların taşıması gereken bir yazgıdır.
 
Adına baktığımızda anti-kahramanımız Musa (Serdar Orçin)—elbette yönetmenin kişiliklerinden biri—Mersault ve Musa peygamberin yankısıdır. Yalnızca annesiyle birlikte İstanbul’da alt sınıfın oturduğu bir semtte yaşamakta, sıradan bir gümrük bürosunda çalışmaktadır. Basit ancak vazgeçmediği alışkanlıkları vardır; suskun, mesafeli tutumu bütün sorulara verdiği değişmez cevapta kendini gösterir: “Fark etmez; benim için hepsi bir”. 

Beklentilerin aksine filmde bir şeyler olur ancak bunlar Musa açısından bir katarsise ya da tecelli’ye yol açmaz. Bir gün annesini yatağında ölü bulduğunda tepki göstermez. Hoşlanmadığı, hatta yakından tanımak bile istemediği bir kadınla evleniyor olmasına aldırmaz. İşlemediği üç cinayetle ilgili olarak ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına tepkisiz kalır. Serdar Orçin’in başarıyla canlandırdığı gibi, bu olan bitene duyarsız ve boş tutumunu film boyunca sürdürür. Bu da izleyicinin, kendini Musa ile özdeşleştirmesini zorlaştırır. Demirkubuz yeraltı nihilizmini toplumsal ahlakın, yaşamda neyin iyi neyin kötü kabul edildiğinin ana eleştirisi olarak ele aldığı için Musa’nın absürd duyarsızlığını edinilmiş bir davranış biçimi olarak değil, yaşam hakkında yapmış olduğu kökten bir seçimden kaynaklı eleştirel bir düşünce yapısı olarak sunar. Musa değerlerin, kötülüğün, suçluluğun ikiyüzlülüğünü; toplum ahlakının sahte doğruculuğunu sorgulayan sessiz bir sözcüdür.

 Yazgı’nın gücü, Demirkubuz’un izleyicinin beklentisiyle hem ahlaki açıdan hem de sinema açısından yüzleşmesinden gelir. Filmin sonuna yakın bir monologda Demirkubuz böyle bir filmi yapmasındaki duruşu açıklarken, Musa’nın sözleri yoluyla da izleyiciye Musa’nın suçluluk duygusunun kaynağını sorarak onları kışkırtır: Musa şimdi cinayet işlediği için mi suçludur, yoksa annesinin ölümünden üzüntü duymadığı için mi? Demirkubuz psikolojik doğrultusu olan filmlerdeki kalıplardan ısrarla kaçınır. Bunlardan kaçınırken gerektiği kadar ince işlenmemiş gibi görünen, öykünün etkili anlatımı bastırmak yerine zenginleştiren bir görsel estetik kullanır. Sonuçta, Yazgı’da yaptığı şeye bir tepki göstermemek olanaksızdır. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde ne olduğu yolundaki temel soruyla güçlenir; izleyiciyi tartışma yaratan modernitenin arketiplerinden, ancak bu kez  Fransa yerine Türkiye’den gelen bu birey yoluyla kendi karanlıklarına bakmaya teşvik eder.

Övül Durmuşoğlu. Mental Minefields: The Dark Tales of Zeki Demirkubuz. Der. Zeynep Dadak-Enis Köstepen. New York: Altyazı, Arte East, Moon and Stars Project. 2007.

İngilizce’den çevrilmiştir.