İki maddelik bağımsızlık manifestosu: Yazgı ve İtiraf

Zeki Demirkubuz, bağımsız kişiliğinin yanı sıra çektiği filmleriyle de son dönem bağımsız sinemacılarımız arasındaki yerini almış, kendi adına başarılı bir sinema dili oluşturmuş bir yönetmen. C Blok (1994), Masumiyet (1997) ve Üçüncü Sayfa (1999) filmlerinin ardından, 2001 tarihli iki yeni filme daha imza attı. Yazgı ve İtiraf… Bu iki film, geçtiğimiz Ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde izleyiciyle buluştu ve Yazgı toplam dört dalda ödül kazandı… Evet! Yönetmen Zeki Demirkubuz’la bir söyleşi yaptık. Filmleri üzerine gerçekleştirdiğimiz uzun konuşma sırasında, Karanlık Üstüne Öyküler üçlemesinin, aldığı yeni karar sonrasında bir dörtlemeyle son bulacağını öğrendik. Hicran ve diğer projesiyle ilgili çalışmalarının hangi safhada olduğunu sorduk kendisine. Yazgı’yı, İtiraf’ı onun anlattıklarıyla yeniden değerlendirme şansını elde ettik… İşte sizlere, bir Zeki Demirkubuz söyleşisi. Bu arada Yazgı’yı henüz izlememiş olanlar için küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum: Film sinemalarımızda 9 Kasım’da vizyona girdi ve gösterimi devam ediyor…

Karanlık Üstüne Öyküler üçlemesi için çıktınız yola; Yazgıİtiraf ve Hicran. Yazgı şu anda gösterimde, İtiraf da 2002’nin ilk aylarında gösterime girecek. Üçlemenin son filmi olan Hicranhangi safhada?
Ben film çekerken, “Bu filmler ne olacak, ne zaman oynayacak?” türünden hesaplar yapmadan hareket ettiğim ve film çekmenin, sunumundan çok daha önemli olduğunu düşündüğüm için, ikisini çekip üçüncüsünün hazırlıklarına başlamıştım. Ancak ortaya ‘vizyon’ meselesi çıktı. Ve ayrıca iki film beni biraz yormuştu. Bu nedenle de diğerini önümüzdeki sezonda çıkartmaya karar verdim… Bu arada insanın düşünceleri de sürekli değişiyor tabii ki. Şimdi o üçleme, dörtleme oluyor. Yani Karanlık Üstüne Öyküleriçin iki film daha yapacağım. Biri Hicran, diğeri belli değil… Aslında çok projem var… Kendimden yola çıkarak yazdığım, yani bizzat bu filmleri çeken insanın haliyle ilgilenen bir proje… Yine bir uyarlama düşüncem, Japon bir yönetmenin filminin yeniden çevrimi var. İşte hangisi olgunlaşırsa bu zaman içerisinde, onu da koyup dörtleme haline getireceğim.

Karanlık Üstüne Öyküler’deki ‘karanlık’ sözcüğünü iç karartıcı anlamıyla mı kullandınız?
Tabii ki karanlık… Daha doğrusu Türkiye’de böyle bir ideoloji var: Umut-umutsuzluk, aydınlık-karanlık… Kötü bir çağdaşlık bakışının sonucu… Ama benim için iç karartıcı anlamında değil. Karanlıktan kastettiğim daha çok bir merak duygusunun arkasından gelen, kim olduğumuzu, içimizdekileri anlama isteğinden kaynaklanan bir şey. Çünkü çok basitçe baktığımız zaman, bizi kuşatan hayatla yani sokaktaki gündelik hayatın yasalarıyla  bunları yaşayan insan olarak ruhumuzdakileri anlamak çok güç. Zaten insanlık tarihine de baktığımızda; diğer alanlarda çok yol kat edilmiş olmasına rağmen içimizi anlamak konusunda en ufak bir ilerleme kaydedilmemiş. Hâlâ acının çaresi yok, hâlâ çok basit şeylerin, insani durumların anlaşılmaz olduğunu görüyoruz. Ben bunu karanlığa benzetiyorum ve bunu anladığımız zaman da ne yaşadığımızı fark edeceğiz gibi geliyor. Zaten sinemamı da bunun üzerine konumlandırmaya çalışıyorum.

Yazgı’nın en önemli karakteri Musa. Yaşama olan inançsızlığı onun için adeta bir inanç. Tepkisizliği, her şeye ‘evet’ demesi… Gerçek hayatta da böyle Musa’ların var olduğunu düşünüyor musunuz?
Bence insanlığın çok büyük bir bölümü, iç dünyası olarak benim hikâyemdeki Musa gibi… Kimse acı çekmek, annesi öldüğünde üzülmek istemiyor ve karısı aldattığı zaman buna kayıtsız kalmak istiyor. Ama kendilerine ait olmayan yükler, imajlar yüzünden herkes bunu oynamak zorunda kalıyor.
Musa’nın asıl farkı şu: Bugünkü insanlığın üstlendiği statü ve kimliklerden oluşmuş bir varoluşu reddetmesi. Yani bu süslerden, bu giysilerden arındırıldığı zaman geriye kalanı göstermesi. Musa bütün bunları açığa çıkaran, ikiyüzlülüğü açıkça reddeden, dürüst ve saf bir adam. Onu seçmemin sebebi de burada.

Albert Camus’nün Yabancı’sı da gündeme geldi filminiz Yazgı’yla beraber. Yabancı’dan esinlenme olduğunu biliyoruz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Bir gün kendime, ‘Çektiğimiz acının kaynağı ne?’ diye soru sordum. Çok uzun yıllar hep bu sorunun peşinde oldum. Romanı (Yabancı) okuduğumda bu sorunun cevabı bir parça belirir gibi oldu. Yani çektiğimiz acı beklentilerimizden geliyordu. Kendimize biçtiğimiz imajlardan ve kimliklerden. Çünkü beklemeyen insan acı da çekmez. Yabancı’ya gelirsek, romanın meselesi benim için önemliydi; çok güzel bir romandı ama bir sinema filmi olmaya pek müsait değildi… Zordu… Bu nedenle yeni bir hikâye yazmaya karar verdim. Bir defa Türkiye’de geçecekti. Cezayir’de yaşayan bir Fransız’la Türkiye’de yaşayan bir Türk’ün aynı karanlıktan beslendiğini, kendilerini fiziksel olarak çevreleyen coğrafi, sosyal, sınıfsal, kültürel koşullara rağmen insanın her yerde insan olduğunu anlatacaktı bu hikâye. Bir doğuluyla bir batılının, özünde aynı insanlık temasıyla yoğrulduklarını (aynı doğanın ve tanrının ürünü oldukları için), aynı meseleleri yaşadıklarını, yukarıda saydığımız farklılıkların sadece biçimsel olduğunu göstermesi açısından önemliydi. Böyle olduğuna daha öncesinden de inanıyordum zaten. MeselaYabancı Hıristiyan bir hikâyedir aynı zamanda; ama ben bunu bir Müslüman hikâyesine de çevirdim. Özellikle final sahnesindeki konuşma. O, bir papazla yapılan konuşmadır. Ben, onu Müslüman bir adamla yapılan konuşmaya çevirdim.

İtiraf’ta ihaneti anlatıyorsunuz değil mi?
İtiraf, kötü bildiğimiz, başımıza gelmesinden büyük korku ve titizlikle kaçtığımız şeylerin, yani kötülüğün, aslında bugünkü insanlığın anladığı bir biçimde kötü bir şey olmadığını, kendini arayan, kim olduğunu anlamak isteyen insan için belki de en önemli yol, bizi gerçek bir insan olmaya götürecek en gerçek yol olduğunu iddia eden bir film. İşte orada da ihanet üzerine şekilleniyor öykü.İhanet, reflekssel olarak bize yaşattığı durum açısından kötü bir şeydir. Ama bir başka açıdan bakarsak; ihanet, kim olduğunu anlamaya çalışan ve sahiden bunu merak eden bir insana, korkunç derecede her şeyi sorgulayabilen ve yüzleşebilen bir insan olma fırsatı da verir. Acı da buna benzer. Kayıp da… Dikkat edin! Hem sosyal, hem de kişisel hikâyelerimizde acıyla ne zaman derin ve açık bir bağ kursak, daha olgunlaşmış, daha bilgili kişiler oluruz. Böyle bir duygunun üzerine yazdım İtiraf’ı.

Filmlerinizi incelerken dikkatimi çeken önemli bir şey oldu. Karakterlerinizin isimleri… İsa, Musa, Meryem… Bu isimleri seçmenizdeki amaç neydi?
Ben insanlığın bütün hayat bilgisinin dinlerde olduğunu düşünüyorum. Yani sayısını bildiğimiz dört, beş din. Bilmediğimiz yüzlerce din… İnsanın anlamı buralarda oluşuyor. Dolayısıyla peygamberler dahil o insanlar, bir meselenin simgesi haline gelmişler. Bunlar, insanlık adına çok şey ifade ediyorlar ve bunlar da benim peşinde olduğum asıl meseleler. Etnik, politik, sınıfsal, dinsel meselelerle hayatın anlaşılması çok zor. Sadece hayatın teknik sorunları anlaşılabilir ve halledilebilir belki. Temel meseleler ruhumuzda olup bitenler. Bu insanlarında, bu anlamda her biri bir şeye denk düşüyor. İsa olsun, Meryem olsun, Musa olsun… İnsanlık adına en fazla şeyleri söyleyebilenler… Ben de tersine çevirerek, normal anlamında kullanarak böyle bir şey yapmaya çalışıyorum.

Zeki Demirkubuz filmlerinin gişe kaygısı taşımadığını biliyoruz. Bundaki amacınızın ne olduğunu söyler misiniz?
Burada bir amaç falan yok. Ama olmasını gerektirecek bir durum da yok. Herkesin kişiliği farklıdır. Ben bu toplumda, bu dünyada yaşamaya çalışırken, yaşadığım hayatı, toplumu, dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalışan biriyim. Bu çok basit bir mesele. Hayatı nasıl yaşayacağız? Kendi bildiklerimizle mi? Bize dayatılan kurallara göre mi? Ben, kuralların dayattığı bir hayatı yaşayabilecek kişilikte ve ahlakta bir insan değilim. Dünyaya sadece sinemacı olmak için gelmedim. Sinema hayatın, yaşadıklarımın bana getirdiği bir yol. Yani benim üzerimde bir angarya, bir yük değil. Anlamı da bu kadar. Eğer sizin dediğiniz gibi gişe meselesi beni zorlarsa, bunu yapabildiğim kadar yaparım, götürebildiğim yere kadar götürürüm. Çünkü bu dünyada pek az insan sinemacı. İnsanların çok büyük bir bölümü farklı hayatlar yaşıyor. Başka biçimde kendilerini ifade ediyorlar, başka mutlulukların peşinde koşuyorlar. Ben de onlardan biri olurum. Ama gişe kaygısıyla da birilerine göz kırpmam, kişiliğimi de asla zedeletmem.

Rahmi Çakmak. Sinema Gazetesi, 4. 30 Kasım-6 Aralık 2001.