Hayat üzerine ipuçları

Zeki Demirkubuz, Dostoyevski ve Camus’ye hayranlığını bir kez daha sergilediği “Bekleme Odası”nda başrolü de yine kendisi üstlenmiş.

Her yönetmenin bir dünyası var, her filmin de bir dünyası var. Ne denli farklı olsalar da bu dünyalara özenle yaklaşmaya ve onları anlamaya çalışmalıyız. Bir Demirkubuz filmine bir ‘Neredesin Firuze?’ gibi yaklaşılamayacağı açık. Ama neden ikisini de sevmeyelim, çok farklı kriterlerle de olsa, neden iki tür filmi de bağrımıza basmayalım? Demirkubuz’un kimilerince küçümsenen son filmi “Bekleme Odası”, bence yönetmenin filmografisine cuk oturuyor. Onun iki temel esin kaynağı olan iki büyük yazara, Dostoyevski ve Camus’ye olan hayranlığını bir kez daha gösterdiği gibi, belki de daha önemlisi, bizzat kendisi üzerine sayısız ipucu veriyor. Demirkubuz’a ilgi duyanlar için ne müthiş okumalar içeriyor bu film!.. Fyodor Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını uyarlamaya çalışan bir yönetmenin öyküsü bu… Ama öte yandan Demirkubuz, zaten “Yazgı”yla yaptığı bir şeyi yapıyor, egzistansiyalizm felsefesinin babalarından Albert Camus’nün “Yabancı” romanını sanki bir kez daha gözden geçiriyor. Böylece, tıpkı “Yabancı”nın kahramanı gibi, çevresine, toplumuna ve bu arada kadınlara duyarsızlaşmış, iletişimi son derece zayıf düşmüş bir insanın öyküsünü izliyoruz. Hayatındaki iki kadını da ilgisizliğiyle, meraksızlığıyla perişan edip kaçırtan Ahmet, aradığı baş oyuncuyu da evini soyan bir hırsızda bulmaya kalkıyor. Ama hırsız gencin sanki önceden çizilmiş kader çizgisi ona bu fırsatı verecek gibi gözükmüyor.

Dev bir klasiği uyarlama sancıları çeken yönetmen Ahmet’te sanırım Zeki’den sayısız izdüşümü var. Öyle olmasa yönetmen başrolü bizzat kendisi yüklenir miydi? Filmdeki yönetmenin ağzından “Sinema dinsel bir meseledir” diyen Demirkubuz, sanki Dostoyevski mistisizmiyle buluştuğu noktayı bize açıyor. Ahmet’in bürosunun üzerinde duran yazarın resminin altında (İngilizce olarak) “Tanrı yoksa her şey mübah demektir” sözü okunuyor. Demirkubuz bize din ve inançla da meselesi olan bir yönetmen olduğunu duyumsatıyor. Bu açıdan, mistik Rus yazarıyla insanın evren içindeki varlığını sorgulayan Fransız yazar, Zeki’de hiç de şaşırtıcı olmayan biçimde buluşuyorlar.

Arı, pürüzsüz anlatım 
Demirkubuz, bize son derece yalın biçimde anlatılmış, sanki bir gram bile fazlası olmayan bir film sunuyor. Bu sadeliği sıkıcılıkla eşanlamlı bulanlar az olmayacak, ama ben kendi adıma filmin arı, pürüzsüz anlatımına hayran oldum. Yönetmen bize kendisini, sanatını, film yapmanın sancılarını ve film bittikten sonraki pişmanlıklarını anlatırken, yan kişiler, özellikle de Elif ve Kerem aracılığıyla kendi kendisine ağır eleştiri okları yöneltiyor. Belki de “Sanatçı sonuç olarak bencil olan, bencil olması gereken biridir” diyor bize… Yoksa eserine nasıl yoğunlaşabilir ki?

Bir film çekememe öyküsü olan “Bekleme Odası”, her şeye karşın iyimser biçimde bitiyor. Yepyeni bir genç kadın ve belki de “Suç ve Ceza”yı çekme umudu… Niye olmasın? Hayat, küçük şeylerin ötesinde her gün yeni baştan çıkılan bir büyük yolculuk değil mi? Film, yalnızca yönetmenin kişiliği üzerine değil, bu büyük yolculuk üzerine de hatırı sayılır ipuçları veriyor bize…

Atilla Dorsay.  28 Şubat 2004.