Akılda kalmamayı reddeden biri...

'Kendi dünyası olan yönetmen' lafı bir klişedir. Ancak bazı yönetmenler, insana bu klişenin basbayağı bir gerçekliğe tekabül ettiğini düşündürürler. Zeki Demirkubuz her zaman bu yönetmenlerden biri oldu. Son filmi Bekleme Odası, bunun da böyle olduğunu sevenlerine de sevmeyenlerine de daha da çok düşündürecek. Bekleme Odası, bizi şu ana dek Zeki Demirkubuz'un 'dünya'sına belki de en katlanılmaz biçimde sokan film. İçinde, yönetmenin kendisinin canlandırdığı bir yönetmen olduğu için de değil sırf (hatta belki bu yönetmenin attığı bir olta). Asıl olarak, Demirkubuz'un öbür filmlerindeki 'dünya'nın saldığı küçük dal budaktan, hikâyeciklerden arındırılmış, önceki filmlerin 'dünyalarını' en konsantre biçimde barındıran, belki biraz da küçük bir iç mekânda geçen bir film olduğu için. Sevimli bir dünya değil burası; Demirkubuz'un özellikle, bile isteye göze aldığı şey, bencillikten, yalnızlıktan, yalandan, başkasına duyulan ihtiyaçla başkası fikrine katlanamama arasındaki gerilimden, bundan üreyen (filmin kahramanlarının kullandığı sözcükle) 'kötülük'ten en çıplak haliyle bahsetmek. Ben 'ihanet' derdim; Demirkubuz'un öteki filmlerinde de konu edindiği ihanet, filmlerinde peşinde koştuğu Dostoyevskiyen 'şey'in çekirdeği sayılabilir. Öteki filmlerde, insanların ihanet etmek için belki sebepleri (sebep neyse) vardı. Bu filmi katlanılmaz hale getiren ise film olarak iyice yalınlığının yanı sıra ihanetten en sebepsiz, en açıklamasız biçimde söz etmesi. 'Bu' dünyada ihanet bir güdü, hayatın asıl dokusu, hatta belki yaratma sürecini tetikleyen bir şey. Yavrularını bilerek terk eden ve inatla emzirmek için yanlarına gelmeyen 'orospu' kedi, bize ihanetin 'doğal'lığını hatırlatmak için var filmde. Tabii, kedinin dişi, yönetmenin erkek olması filmin ironilerinden biri, ama çözülmez bir ironi de değil. Nitekim, yönetmenin hayatına giren en az iki kadın kediyi geri çağırmak için uğraşacaklardır...

Demirkubuz'un 'Bekleme Odası'ndaki karakterinin ana meselesi, hemen hemen aynı dürtülerle hareket eden insan dişilerin adeta durmadan 'salgıladığı' çiftleşme ve bağlanma çağrısına karşı erkeğin beslediği tepki. Kadınlardan sonuncusuyla kapı arasında konuştuğu sahnede, dişinin de erkeğin de bu oyunun son derece farkında oldukları ve erkeğin (buradaki erkeğin) vazgeçmeye niyetli olmasa da bundan tiksindiği duygusuna bile kapılabiliriz. Filmlerinde daima bir çeşit oportünist, yerli 'femme fatale'lerden bahsetmekle birlikte, Demirkubuz'un karakterine ve filme kadın düşmanı demek kolay olurdu, hatta insan düşmanı demek de. O daha ziyade, başka bir filminde konu edindiği 'Yabancı' Meursault gibi, her daim parmağıyla gösterdiği  Dostoyevski gibi, varoluştan hoşnutsuz. İhanet ise bundan tek çıkış yolu gibi görünüyor; komşuya ihanet, filmlerine 'saygı duyanlara' ihanet, başka erkeğe ihanet, kendisine yardım edenlere ihanet, hatta belki kendi yaratısına ihanet... Tabii, Demirkubuz'u kuşaktaşı yönetmenlerin de bir biçimde paylaştığı, erkeğin 'kadın'la olan sorunlu ilişkisi açısından ele almak gene de mümkün. (İnsan, kadınların kediyi çağırdıkları ender ‘odanın dışında’ sahnelerden birinde, birden onların gözünden de bakabilmek istiyor bu dünyaya.) Ama bu dünyayı kuranın, dünyasının kirini, çapağını bize gösterme konusunda benimsediği, büyüklenmeyle kendinden nefret arasında gelişen, teşhirciliğe varan kendi kendini açık edişin çok çarpıcı olduğunu da teslim etmemek mümkün değil.

Her hikâye bir tez, bir öneri, bir paradigmadır. Demirkbuz’un kinin aklınızda kalacağına bahse girerim.

Fatih Özgüven. Radikal. 4 Mart 2004. kader: Zeki Demirkubuz. Ankara: Dost, Ankara Sinema Derneği. 2006.

Yazarı tarafından gözden geçirilmiştir.