"Bir çay içelim mi?" 

Bekleme Odası'nın ana karakteri Ahmet'i, bizzat Zeki Demirkubuz oynamış. Eşi Nurhayat Kavrak ise, Ahmet'in hayatındaki kadınlardan biri rolünde.

'Sinemasevmez' yönetmenlerimizden Zeki Demirkubuz, Bekleme Odası'nda, 'bu kamera, bu da film' diyen, insanlık hallerine gerçeklikle odaklanmaya çalışan anlatımını sürdürüyor. Film, kayıtsız bir varoluş üzerine.

Zeki Demirkubuz, Bekleme Odası'nda insanın karanlık, bencil, gaddar yönlerinin doğallığında sinemacı değil, 'düşünen adam' modunda gezinmeyi, temalarını çeşitleyerek sürdürüyor. Demirkubuz'un derdi hiçbir zaman sinemasal anlatımı köklemek olmadı, ya da hiçbir zaman 'sinemasever yönetmen'lerden biri olarak ortaya koymadı kendini. En ufak bir estetize etme girişiminden nasiplenmemiş çirkinliğin, 'bu kamera, bu da film' sıradanlığındaki anlatımını tercih etti. Sinemasallıktan arındırılarak cascavlak ortada bırakılacak dramla yapılabilecekler, bir yönetmen olarak her daim daha çok ilgisini çekmiş görünüyor. Aslında bu kez, dramın dozunu bile iyice düşürmüş. Önceki filmlerinde karşımıza çıkan, melodrama da gelebilecek olaylar silsilesinden pek bir iz yok Bekleme Odası'nda. Demirkubuz'un 2001 yapımı İtiraf ve Yazgı'yı takiben gelen beşinci filmi, hayata ve kendisine bakışındaki acımasızlığı, umursamazlığı başkalarından da esirgemeyen bir adamın varoluşu üzerine. İnsanlardan bir şey beklemeyen, kendisine sorulmaksızın sunulanlara karşılık, insafa gelerek bir şeyler vermeye de gerek duymayan bir adamın. Bugüne dek filmlerinde 'şöyle bir' görünen Demirkubuz, bu kez başrolü kendisine vermiş. Her ne kadar filminin otobiyografik olmadığını söylese de, onu iyi- kötü tanıyanların paralellik kurmaktan kendini alamayacağı bir hikâye var ortada (Zaten filmi de kendi evinde çekmiş). Canlandırdığı Ahmet, saygı gören, erdemli biri olduğu düşünülen bir film yönetmeni. Kendisi bu 'saygı-takdir' meselesini pek heyecan verici yahut sağlam temelli bulmuyor (ne de olsa "ciğer"ini bir kendisi biliyor), belki de sadece 'öyle görünüyor' olsa da.

Odada bekleyen kadınlar 
Ahmet'i, çok sevdiği Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını sinemaya uyarlamaya çalıştığı bir dönemde tanıyoruz. Gerçi bu çabasından vazgeçmek üzere; projesine olan inancını hızla yitiriyor. Ahmet'in kadınlarla olan ilişkisi (ya da ilişki kurulamazlığı), filmin önemli bir kısmını oluşturuyor. Kibir olduğunu kendine çoktan itiraf etmiş bulunduğu ve gizli gizli zevk aldığı bir kayıtsızlıkla  kendini sakınıyor. Kadınlar ise tam da bu gizemin peşine tam gaz takılmaya karar verdikleri sırada, onun gözünde kendilerinin de diğer insanlardan farklı olmadığını, 'az şey beklemek'le bile ondan 'çok şey' alamayacaklarını idrak ediyorlar. Onlar, hayatı yaşamak isteyen kadınlar, Ahmet'in 'bekleme odası'nda dayanabildikleri kadar bekleyip, sonra yollarına devam ediyorlar. Bir Demirkubuz klasiği olarak, Bekleme Odası'nda da insanın içini kıyacak kadar gerçekçi kurulukta ve doğallıkta diyaloglar mevcut ('Naber napıyosun'la başlayıp aynı 'torba dolsun' hesabında süren telefon konuşmaları örneğin). Habire gereksiz yalanlar söyleyen Ahmet'in paylaşımımsı tek etkinliği ise çay içmek. Seyirciye 'girişmek isteyen' filmler için kullanılan 'tokat gibi, balyoz gibi' ve benzeri tanımlamaları, Bekleme Odası'na yakıştırmak mümkün değil. İsyan etmeyen (bu yüzden de karşısında hiçbir şey yapılamayan) egosantrik bir boşluğun sakin tezahürü Bekleme Odası. Çay, sigara, televizyon ve kendiliğinden ortaya çıkan bir ironi eşliğinde.

Yeşim Tabak. Radikal. 28 Şubat 2004.