Kader

‘Kader’ yarın gösterime girecek. Bir an önce hakkında yazmak istedim, çünkü ‘Kader’ çok kişiyi olduğu gibi beni de yerime ‘çakan’ bir film oldu. Mutlaka görmelisiniz. Böyle bir film hakkında çok da gevezelik etmemeli aslında, kısa tutacağım. ‘Kader’de Zeki Demirkubuz çok basit, neredeyse basitliğiyle korkunç bir şey, 'tek bir şey' anlatıyor: Bir adamın kendisini sevmeyen bir kadına duyduğu önüne geçilmez, iflah olmaz, çaresi olmayan aşkı... Aynı zamanda da zor bir işe kalkışıyor, çünkü şarkılardan, filmlerden, şuradan buradan fazlasıyla tanıdığımız, adeta ‘yüz göz olduğumuz’ bu temaya beklemediğimiz bir biçimde yaklaşıyor. Hem alışık olduğumuzu sunmayı reddediyor (gözyaşları yerine olsa olsa boğazda yumruk), hem de bu aşkın aslında daha geniş bir toplumsal (ya da toplu demeli belki) gönül kırgınlığı, hatta melankoli fonu önünde anlamlı olduğu hissini vermeyi başarıyor. Benim için ‘Kader’in büyük başarısı filmde bu iki şeyin birbirinden ayrılmaz olması. 

Demirkubuz'un zaten genellikle sade ve gösterişsiz olan üslubu ‘Kader’de iyice sade. Bu hikâyeye bakan ‘göz’ karakterlerin mahremiyetiyle arasına daima belli bir mesafe koyan, onlara bakarken çok yakına da uzağa da gitmeyen, yanına yöresine bakması gerekirse hafifçe kaymakla yetinen bir göz. Ama bu Demirkubuz'un ilgisizliğinden ya da kayıtsız, ‘cool’ minimalistliğinden falan değil. Tam tersine belki bir çeşit duygusallığın bile ifadesi. Gözlerimizin önünden akıp giden, tanıdığımızı sandığımız hikâye o kadar yoğun ki, en ufak bir süs eklemek onu harc-ı âlem kılardı. Bu hikâyedeki duygusallığın gerçekten altını çizmek onun derin sıradanlığını vurgulamakla mümkün. ‘Sade’ bir gözle. Tam da bu sadelik içinde, Demirkubuz sinemasında her zaman tüyler ürpertici bulduğum gündelik ayrıntılar, mutsuz evlerin kötü battaniyeleri, koltuk takımları, ucuz elektrikli ısıtıcılar, çay bardakları, bedbaht çiftlerin iki yanına oturup konuştukları ya da konuşamadıkları otel odası masaları bu filmde daha da büyüyor, belirginleşiyor. Eşyanın ve mekânın ağırlığını iyice yüklenmiş bu sadelik, bu imkânsız aşk hikâyesini benzeri filmlerde görmediğimiz ölçüde etkileyici yapıyor. 

‘Kader’, ne mistik edalı bir ‘Sevmek Zamanı’ (gerçi ateşe damla damla çay dökme sahnesi gibi unutulmaz anları var), ne bildiğimiz Yeşilçam melodramı, ne de sanat sineması modernizmi. O esas olarak ‘sosyal realizm’, bir günümüz Türkiye'si hikâyesi. Bakar bakmaz hepimizin tanıyacağı, ortak tahayyüllerimiz ve hatıralarımızın izini taşıyan her şeyi içeren bir coğrafyada, burada geçiyor. Nobel'cilerin Orhan Pamuk için söyledikleri Demirkubuz için de doğru; o da her filminde olduğu gibi ‘şehrinin melankolik ruhu’nu arıyor ve en çok bu filmde  buluyor. Vazgeçişlerden, erteleyişlerden, umursamazlıklardan, yetinmelerden, mutluymuş gibi yapmalardan örülü, önemli olan her şeyin sadece televizyonda seyredildiği, dolayısıyla engin bir duygu uyuşması içindeki bu yerde, Demirkubuz bu kızın bu adamı inatla sevmeyişinde ve bu adamın bu kızı sevmekten vazgeçmeyişinde bir başkaldırı, bir sınır aşma imkânı görüyor. (O kadar ki, erkek kahramanın tutkusunun peşinde kendini sıfırladığı, ‘oraya, karşıya’, genellikle melodramın kadın kahramanlara ayırdığı yere geçtiğini hissettiğimiz bir an bile geliyor.) 
‘Kader’in bana Turgut Uyar hatırlattığını söylemezsem olmayacak: "Seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın / Sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın." ‘Kader’, seyircisine ‘sandviçler, kötü şehir ve ter’den mürekkep bir fon önünde inatla, ne pahasına olursa olsun o ‘sonsuz biçim’i takip etmeyi öneriyor; tutkunun nesnesini. Hepimizin tanımasak da tanıdığı boğucu eviçlerini, sıkıcı balkonları, oturma odalarının hapishanelerini aşmak belki o zaman mümkün olur.

Fatih Özgüven. Radikal. 16 Aralık 2006.