Tutkuyla gelen teslimiyetin filmi (Kader)

Büyük bölümü heyecandan uzak bir tekdüzelik tuzağına yapışmış biçimde geçip giden hayatlarımızın ender heyecan anlarına dönüp baktığımızda, bunların arkasında bir kadının (ya da bir erkeğin) yattığını görürüz hep. Bizi sıradan olandan alıp bambaşka alemlere götüren bu karşı cins, aşka her daim açık yüreklerimizi söküp çıkarır, kimi zamansa ölümle eşdeğer kederlere sürükler narin ruhlarımızı. Zaten zar zor kurduğumuz dengemizi kaybeder, bedenimizdeki organların yer değiştirdiğini hisseder, olaylar karşısında vereceğimiz tepkileri ölçemez olur, üçüncü şahıslarla yaşadığımız ilişkileri önemsemez bir konuma yerleşir; kısacası ‘o’ndan başkasına gözümüzü kaparız aşka tutsak olduğumuzda. Ve peşi sıra sürüklendiğimiz bu duygunun yaralayıcı yönünü unutmak isteriz, topyekün teslim oluruz ağdalı aşk cümlelerine... Bizlerin belli dönemlerde yaşadığı bu ‘tehlikeli’ durumun bütün bir hayata yayıldığını düşününce, işin vehameti daha da can yakıcı biçimde kendini gösterir, ki Zeki Demirkubuz’un başyapıtı olduğunu düşündüğüm son filmi Kader’de olanca ‘diken’ potansiyeliyle böylesi bir ‘teslimiyet’ modeli söz konusu.

1997’de gösterime giren Demirkubuz filmi Masumiyet’i hatırlarsınız; Bekir ve Uğur karakterlerinin ilerlemiş yaşlarındaki ‘öfke’leriyle vücut bulan, onları uzun yıllar boyunca kapana kıstıran duyguların bir tür dışavurumu gibi duran ve geçmişin izlerinin bedenlerine sökülmezcesine çivilendiğini hissettiren o çarpıcı yapıtı. Yönetmenin bugüne kadarki en çok seyirci toplayan filmi özelliği de taşıyan yapımda Haluk Bilginer ve Derya Alabora’nın canlandırdığı Bekir ve Uğur karakterlerinin geçmişlerini merak edenler, en nihayetinde sorularına tumturaklı bir cevap bulma şansını elde ediyorlar Kader’le.

‘Tutkuyla gelen teslimiyet’, Zeki Demirkubuz sinemasının her filminde kendisini gösteren önemli unsurlardan biri. Kader’de de aynı formüle tutunan yönetmen, Bekir ve Uğur’un tanışmalarından başlayarak uzun yıllara yayılan bir teslimiyet hikâyesi anlatıyor filminde. Karakterlerinin her bir adımda giderek parçalanan, un ufak olan ruhlarını kimi zaman bastırılmışlıkla destekliyor, kimi zamansa dışavurma taktiğini öne çıkarıyor. Bekir’in hayatının her evresinde onarılmaz derin yaralar açan, bunları kanırtarak genişleten Uğur’a olan umutsuz aşkı, onu tam bir ‘tutunamayan’a dönüştürüyor ve hayatla olan bağını tek bir noktaya fiksliyor, yalnızca ‘umarak’ geçecek bir ömürle baş başa bırakıyor genç adamı. Bu durumsa giderek onun silinmesine, kimliksizleşmesine yol açıyor, dahası ‘insanlık’tan uzaklaştırıp köreltiyor. Aşkın öte yakasında duran Uğur’un da ‘kader’i pek farklı değil aslında; kendisine körü körüne âşık olan Bekir’e karşılık vermiyor, zira bir ‘hapishane kuşu’ olan Zagor’la benzer bir ‘teslim oldum’ aşkı yaşıyor. Genç kadının iki erkek arasına farklı boyutlarda hapsolan hayatı, dönüşü olmayan birçok noktadan geçiriyor onu ve ölümüne sevdanın tarifini yapıyor.

Zeki Demirkubuz, Kader’de yönetmenlik kariyerinin zirvesine koşuyor adeta. Önceki filmlerinde olmadığı biçimde bol mekan ve karakter kullanıyor, rahatça destansı bir atmosfere kavuşabilecek bir hikâyeye kucak açıyor, görsel zenginliği ön plana çıkarıyor (Zagor’un kahvehanedeki cinayet sahnesindeki kamera hareketi, antolojilere geçecek özellikler taşıyor), tematiğinden ödün vermese de anlatımını zenginleştirip derinleştiriyor. Sinemacı, ‘kopuk uçurtma’ tadında hayatlar süren iki karakterinin barındırdığı renkleri izleyiciyle paylaşma konusunda da hiç tereddüt etmiyor filminde, olabildiğince açıyor onların yüreklerini ve bedenlerini. Yıllara hükmeden aşkın açmazlarına son derece hakim senaryosunun izini ısrarla takip ediyor ve alabildiğine gerçekçi ‘damardan’ anlatımıyla seyircinin dengesiyle oynuyor, onu defalarca tokatlıyor, daha da ileri giderek nakavt ediyor. 

Antalya’da genç yetenek ödülünü tartışmasız biçimde kazanan Ufuk Bayraktar’ın Bekleme Odası’ndan gelen ışığının Bekir karakterine sıkı sıkıya tutunması ise hem yönetmen hem de aktör için tam bir ‘şans’ özelliği taşıyor. Karakterin defalarca dönüşüm geçirdiği filmde, hiçbir sarkmaya yer vermeyen performansıyla çok zor bir işin altından başarıyla kalkan genç oyuncu, 103 dakika boyunca hayatla olan bağımızı kopararak Demirkubuz’un istediğini harfiyen almasına vesile oluyor. Bunda yönetmenin katkısı da büyük tabii. Sınırlarına kadar zorlayan tarzıyla hamur gibi yoğuruyor aktörü, pestilini çıkarıyor adeta. Aynı şey diğer oyuncularda da söz konusu; başta Vildan Atasever (ki Antalya’da ödül alacağı beklentisi içindeydim) olmak üzere, her bir oyuncunun üzerinde ‘tepinildiği’ izlenimi veriyor filmdeki performanslar.

Bir kibrit aleviyle yanıp tutuşan, sürüklenip giden hayatların çaresizlikle başa çıkamayan tutkulu devinimlerini döve döve anlatıyor Kader; tepkisiz kalmanın mümkün olmadığı bir ‘hararet’le yakıyor yüreğimizi, dağlamayı hiç düşünmeden... Salondan çıktığımızda ise böylesi bir acıyla yaşamak zorunda olmanın yükünü omuzlarımızda tüm ağırlığıyla hissediyoruz, tıpkı bir ‘karabasan’ gibi...


Murat Özer. Empire Türkiye. Aralık 2006.