Kader

Kader’in (2006) öyküsünü filmi görmeden çok önce dinlemiştik. Yaklaşık on yıl kadar önce Masumiyet’in (1997) baş karakterlerinden olan Bekir’in (Haluk Bilginer) uzun ve anında efsaneleşen monoloğunda anlatılmış bir öyküydü. Bekir’in Uğur’la tanışmasının, ilk görüşte ona aşık oluşunun, Uğur’un peşinde o kentten bu kente dolaşırken saplantısının giderek derinleşmesinin öyküsü… Bekir, Uğur’un peşinde koşarken, Uğur da suç işlemeden duramadığı için o hapishaneden bu hapishaneye gönderilen Zagor’un peşindedir. Kader, bu imkansız aşk üçgeninin öyküsünü anlatır; karakterlerinin yolculuğunu sonuna kadar izler.

Film, Bekir’in babasının halı dükkanında başlar. Uğur dükkana girer; kestirmekte olan Bekir’i uyandırır ve (bilerek ya da bilmeyerek) onu baştan çıkarır. Bekir, ilk görüşte Uğur’a aşık olur ve kısa bir sure içinde Uğur’la Zagor’un öyküsünü öğrenir. Bekir’in saplantısının Uğur’un kendisin mi , yoksa kendisini içine düşürdüğü imkansız durumlar mı olduğunu anlamak zordur. Bu belalı durumlar, Uğur’un varoluşuna anlam vererek  yaşamına tutku ve arzu katar. Aslında, Uğur’un varoluşu bu durumlarla tanımlanır.

Masumiyet’in öncesi olduğuna göre, Kader’in öyküsünün kronolojik olarak 1980lerde geçmesi gerekir. Ancak Demirkubuz, filmi günümüzde tarihin ve lineer zamanın ötesinde, zamansız olan şimdiki anda kurar. Aşk, arzu ve saplantı hakkında bir öyküdür bu ve bunların tümü sınırlanmamış zamana aittir. Bu nosyonlar kronolojik zamanın dışında olduklarına göre, bu duyguların yol açtığı deneyimler de zamansızdır.

Kader’in aynı zamanda bir yol filmi olduğu da düşünülebilir. Ancak yolculuk fikrini ele alan bir çok filmin aksine, bu karakterler kendilerini keşfetme yolculuğuna çıkmış değillerdir. Onların çıktıkları yolculuk, kendilerinden kaçma yolculuğudur. Kendinden vaz geçme, kendini geride bırakma ve bir diğerinin hapishanesinde kendini unutma yolculuğu… Karakterler arzu ettiklerini hiç bir zaman elde edemez, çünkü arzunun belirgin bir nesnesi yoktur. Bu nedenle, arzuları hiçbir zaman tam olarak tatmin edilemez. Daha da ileriye gitmek gerekirse, arzularını tatmin etmek gibi bir istekleri de olmadığını söyleyebiliriz. Belirsiz bir deneyimin, bu imkansız yolculuğun peşindedir onlar. Kısaca söylemek gerekirse, arzunun kendisinin peşindedirler.

Filmin sonuna doğru Bekir, Uğur’a şöyle der: “Herkesin inandığı bir şey vardır bu amına koyduğumun dünyasında; benimki de sensin.” Bekir, çarpıcı bir biçimde, saplantısını bir inanç olarak tanımlar. Biraz daha farklı; Bekir’in Uğur’la tanışmamış olduğu bir senaryoda Bekir, annesiyle babasının kendisi için seçtiği bir kadınla evlenip, babasının onun için açtığı mobilya dükkanında çalışan bir adam olabilirdi. Bekir’in isteksizce eve dönüşlerini ve bir türlü orada kalamayışını her görüşümüzde bu alternatif senaryoyu düşünmeden edemeyiz. Bu nedenle eğer Bekir, Uğur’u hiç tanımamış ve onun mahkumu olmamış olsaydı, özgür bir adam olabilirdi demek zor. İlk bakışta filmin adı, Bekir’in kaderinin Uğur olduğunu ve Bekir’in bu kaderden kaçamayacağını aklımıza getirse de, biraz düşündüğümüzde aslında Bekir’e önceden (ailesi ve toplum tarafından) belirlenmiş kaderinden bir kaçış olanağı sağlayan şeyin Uğur olduğunu görürüz. Bekir’in Uğur takıntısı, onun kaderinden kaçıp kurtulabilmesinin de tek yoludur. Bu, Bekir’in mutlak bir hapishanede saklı olan özgürlüğüdür.

Senem Aytaç.  Mental Minefields: The Dark Tales of Zeki Demirkubuz. Der. Zeynep Dadak - Enis Köstepen. New York: Altyazı, ArteEast, Moon and Stars Project. 2007.

İngilizce’den çevrilmiştir.