“Bu işe el yordamıyla başladım, yaptıkça bir şey öğrendim.”

Zeki Demirkubuz son dönem Türk sinemasının bir dizi sıra dışı filmine imzasını atan genç kuşak yönetmenlerden. Her filmi ilgi görüyor, ama daha önemlisi, sanatsal bakımdan nitelikli tartışmalara yol açıyor. Öte yandan, Zeki Demirkubuz’un pek bilinmeyen edebiyatçı kimliği de var. Yazmaya başlamış, ama sürdürememiş, bunun sıkıntısını hep yaşamış. Gene de izleyicileri yaptığı filmlerin bir edebiyatçının bilgisinden, sezgisinden, duyarlığından çıktığını görüyor. Bir tür Dostoyevskiyen tavrı taşıdığını... Söyleşimizin asıl nedenleri bunlar.

Yönetmenliğe başlamadan önce öyküler yazdığınız doğru mu?

Herkesin yazdığı kadar basit ve sıradan edebiyat öyküleri yazdım, şimdi ne yazdığımı bile hatırlamıyorum. İçerdeyken de iki roman denemem olmuştu. Hapisteki baskınlardan birinde idare romanlardan birine el koyduğu için bir daha göremedim. Suç ve Ceza’nın devamını yazmıştım, Roskolnikof ve Sonya’nın hapisten çıktıktan sonraki hayatını anlatıyordum. Orhan Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi kitabında bir Suç ve Ceza incelemesi okuyup çok beğenmiştim, Dostoyevski ile yeni yeni tanışıyordum. Orada, Roskolnikof ve Sonya’nın, Roskolnikof’un cezası bittikten sonraki hayatı da başka bir roman konusu olabilir, der. Oradan esinlenerek, 300-400 sayfa kadar yazmıştım. Ama eminim acemice ve basitçe bir romandır. Henüz on yedi yaşımdaydım, hayatımda ilk kez edebiyatla tanışıyordum. Ondan önce Türkçe kitabındaki okuma parçalarını bile okuyan biri değildim.

Hapis yatmadan önce Isparta’da mıydınız? Çocukluğunuz nasıl geçti?

Ailem İstanbul’a taşınmıştı. Ben Isparta’da, eski bir köy enstitüsü olan bir öğretmen okulunda okuyordum. Okulla ilişiğim kesilince İstanbul’a geldim. Babam esnaftı. Şeklen bu ülkenin en sıradan, ortalama, basit çocuklarından biriydim. O zaman hissettiğim şeylerin anlamını büyüdükten sonra, hayat üzerine düşünmeye, bir şey anlatmaya başlayınca keşfettim. Bu ülkede her genç, özellikle belli yaşlarda eline kâğıt kalem alır, yazar, karalar. Kimi de ortalıkta, kahvede, “Öyle şeyler var ki, anlatsam roman olur,” diye konuşur durur. Bir otobüs yolculuğunda, sokakta, film setlerindeki mahallerde tanıştığım insanlar, yönetmen olduğumu öğrendiklerinde anlatmaya başlar. Zaten film yapmak, roman yazmak, bir şeyi ifade edebilmek, günümüzde sanıldığı gibi elitist bir durum değil aslında. Bu, tarih kitaplarındaki gibi mağaraya resim çizmekten, sevgilisiyle bir ağacın altında otururken çakısını çıkarıp o anı ifade etmeye dönük iki tane süslü cümle yazmaktan farklı bir şey değil. Buradaki fark, bazı insanların buna özel önem verip neredeyse bir mesai haline getirmesi ve bunu yaparken de dili değiştirebilmeleri, özelleştirebilmeleri. Tıpkı bir marangozun ağaçla içli dışlı olup da ağacı ve aletleri kullanabilecek bir ustalık kazanması gibi. Bu da harcanan mesainin ardından kelimelerle böyle marangozvari bir bağ kurabilme durumu. İnsan olan herkesin, ben duygusunu deklare etme reflekslerinden bir tanesi bu. Tek farkı, zaman içinde yazar olmanın üst bir seviyeye gelip az önce bahsettiğimiz özden yabancılaşması. Bu son derece yapay bir durum. Bu özün sınıf-dil-din-renk ayrımı gözetmeden, okuma yazma konusuyla da ilgisiz bir biçimde bütün insanlığa ait olduğunu düşünüyorum. Dostoyevski’nin, bütün gerçeğin egodan geldiğine ilişkin bir sözü vardır, eğer bu doğruysa bu egodan gelişin refleksleri de olmalı. Mesela roman yazarken on yedi yaşımdaydım, kalkıp yüksek meseleleri anlatacak durumum da yoktu, kendimce oradaki varlığımı önemsemek için yaptım bunu, o zaman kendimi yazıyordum, kendimi anlamlandırmaya, özelleştirmeye çalışıyordum ki, o koşullar içerisinde ayakta kalayım. Edebiyatın kendimi anlama konusunda bana çok büyük yardımları oldu, hatta beni sinemaya getiren sebep olarak yazdıklarımın, edebiyatla ilişkimin bir anlamı vardır. Daha beş altı sene önce yazdığım bir sürü şeyi çok sığ ve kötü bulduğum da bir gerçektir.

Diyalog edebiyatta olduğu kadar sinemada da önemli. Siz de filmlerinizde diyaloğa ayrı bir önem veriyorsunuz.

Diyalog manyağı diyebileceğimiz bir biçimim var benim. Bunun da sebebi anlatıcı tarzda öyküleri sevmem. Biçim uğruna ya da biçimi esas alarak bir şey yapan sanata karşı bu çok yeni fark ettiğim bir şey. Ben böyle entellektüel refleksleri, sorgulamaları olan biri değilim, hâlâ da estetik ve benzeri bir sürü konuyu bilmem, sadece sezgilerime ve anlatmak istediğim şeylere dayanarak filmler yapıyorum. O yüzden bunları daha yeni yeni anlıyorum. Didaktik olmayan, o handikaplara düşmemeye dikkat eden bir dışadönük anlatıcı olduğum kesin. Mesela sinemada sahneler seyirciyi sıkmayacak belli bir uzunlukta olmalı, az diyalog olmalı gibi ahlaklı bulmadığım, yararcı bir anlayış var. Onun dışında resimler öne çıkarılmalı, yüzler şöyle olmalı gibi daha biçimci şeyler var. Bunları kendime yakın bulmuyorum. Benim kafamda iki kişinin basit bir konuşması var. Senaryo aynı zamanda süreyle ilgili, matematiği var, belli kısıtlamaları var. Ama bazen öyle bir kabarıyor ki, oturup kırk sayfalık diyalog yazdığım oluyor, kırk sayfalık sahne de çekilmez tabii, ama kendimi tutamıyorum. Gerçekten de iyi yazdığımı düşünüyorum, tabii sonra bir hal yoluna koyuyorum montaj yapar gibi. Albert Camus’nün Düşüş’üyle Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı devamlı yanımda durur. Onlar aslında kocaman tek bir diyalogdur. Onları anlatmıyorum, ama oradaki bazı durumları çok sevdiğim için, onlardan yararlanarak bir şeyi anımsamak için bir yardımcı, birlikte senaryo çalıştığım bir arkadaş gibi tutuyorum onları. Her ikisinde de insanın kendini durup dururken doldurup, saçmalayıp hoşlanmayacağı durumlara nasıl geldiğine dair birer bölüm var. Benzer bir şey yazıyordum, bazı diyaloglara baktım, fakat film diyaloğu ve yazılı metin diyaloğu birbirine o kadar uzak ki. Okurken çok sevdiğim diyaloglar, film repliği gözüyle baktığım zaman itici geliyor. Böyle şeyler de zaman kaybettirici oluyor, mesela bir takılıyorum, iki gecem gidiyor ve kötü diyaloglar ortaya çıkıyor. O yüzden daha çok insanlarla konuşmalarımdan, bir insanın duygusunu gözümün önüne getirerek, onu konuşturmaya çalışarak diyalog yazmak gerektiğini fark ettim. Benzer bir serüveni Yazgı filminde Camus’nün Yabancı’sını aktarırken de yaşadım. Bir sürü diyaloğu sıraladım, sonra bir okudum, iğrenç geldi. Sonra sadece gündelik hayattan yola çıktım. Bu ülkede yaşıyorum, insanın doğası, refleksleri aşağı yukarı aynıdır, ama gündelik dil, ülkeler, şehirler, hatta mahallelerde farklılık gösterir. Bunu beceremezsen de çok kötü diyalog yazarsın. Genel olarak baktığımız zaman, roman adaptasyonlarında bu durum görülür. Toplamda belki bir hikâye anlatıyorum, ama pratik olarak baktığın zaman, bir hikâyeyi diyaloglarla film haline getiren biriyim galiba.

Diyalog yazarken romancı daha özgürdür, sinema yazarıysa rasyonel olmak zorunda.

Uzun yıllar Suç ve Ceza’yı çekmeye çalışan biri olarak şunu fark ettim, en sevdiğiniz roman bile olsa elinizde, parçalayacak kadar okusanız bile, yeniden okuduğunuzda bir sürü şeyi fark ediyorsunuz. Benim en sevdiğim roman Suç ve Ceza’dır. Romanda inandırıcılık sorunu olmadan, küt diye o adamı onun karşısına çıkarırsınız. Öyle baktığım zaman Suç ve Ceza’nın içinde öyle saçma şeyler var ki. Bunu sinemada yapmanız çok zor, bunun binde biri eski Türk filmlerinde yapıldığı zaman alay konusu olur. Roman, bir şeyi göstermediğiniz için sadece imajinasyona dayalı, özgürlükleri olan bir alan, ama sinemada böyle değil. Sinemada inandırıcılık sorunu daha yüksek ve katı biçimde var. Sinemayla romanın en temel farklarından biri de budur. Düşüncede kurmak daha kolay, bir sürü kelime emrinizdedir. Ama göstermek daha zor bir şeydir, gösterirseniz inandırmak zorundasınızdır.

Bir sinema filminden yola çıkılarak yazılan bir roman var mı?

Böyle bir şey bilmiyorum ama Kundera, Ölümsüzlük’te filme çekilemeyecek bir roman yazma iddiası taşır. Kurmacasına göre o roman filme çekilemez, çünkü sadece görmemeye dayalıdır, dolayısıyla da filme çekilemez. Aslında bir yayınevi uzun zamandan beri Masumiyet ve Kader’i roman haline getirmek istiyor. Bana yazmamı teklif ettiler. Ama onların benim için bir büyüsü kalmadı, uğraşmak istemedim. Roman yazma kararı alacaksam bunu yepyeni bir şey için yaparım. Başka bir yazar bulmayı teklif ettiler. Beğenmezsem ve yazan kişi de üzülmeyecekse yayımlamayın deme hakkını elimde tutayım istedim. Eğlenceli de olur, ama henüz birilerini arıyorlar. Çok boş zamanım olsa, başka fikirlerim kalmamış olsa düşünülebilir aslında. Çünkü o hikâyeleri severim. Büyük bir roman duygusu vardır onlarda. Türkiye’deki önemli yazarlardan bazıları özellikle Masumiyet çıktıktan sonra bunu söylemişlerdi. Bu roman olsa büyük bir etki yaratabilirdi, diye. Romanlardan film uyarlanıyorsa bu da olabilir, olmalı da, hatta teknik olarak daha kolay olur.

Yılmaz Güney de öykü yazan sinemacılardan biri. Ondan etkilenmiş miydiniz?

Sinemanın, bir sahne yaratmanın ve inandırıcı bir durum anlatmanın zorluklarıyla gerçekten yüzleşene kadar Yılmaz Güney’le hiçbir bağım yoktu, hatta sevmezdim bile. Mesela çocukluğumda Cüneyt Arkın’cıydım. Yılmaz Güney’in filmlerini gitmeye değer görmezdim, ancak sinemayı sevdiğim için giderdim. Benim için Fikret Hakan, Yılmaz Köksal neyse Yılmaz Güney de oydu. Solculuk dönemimde de hiç ilgi duymadım ona, çünkü öylesi bir solculuk da ilgimi çekmiyordu. Elbette ben de şeklen onlardan biriydim, ama hiçbir zaman Nâzım Hikmet şiirlerinden, Zülfü Livaneli dinlemekten, Doğulu çocuk kartpostallarından etkilenmedim. Solculuk, vicdanen değil ama şekil itibarıyla üstüme kalmış bir şeydi. Hatta Yılmaz Güney’i itici bulduğumu bile söyleyebilirim. Çünkü hayatım boyunca hiçbir zaman şekilsel bir dışadönüklükten hoşlanmadım.

Yılmaz Güney’le ne zaman bağ kurdunuz?

Geç keşfettim, en fazla on yıl olmuştur. Sinemanın ne olduğunu, bir sahne yazmanın, insani bir durumu göstermenin ne kadar zor olduğunu anlamam aşağı yukarı Masumiyet’ten sonradır. Ve ben bunun farkına vardıktan sonra keşfettim Yılmaz Güney’i. Bana göre Yılmaz Güney güme gitmiş bir yönetmendir. Siz bakmayın bu kadar fenomen, bu kadar popüler olduğuna... Bu kadar çok önemsenmesine, sevilmesine ya da nefret edilmesine... Bence bunların hepsi güme gitmiş olmasının sebebidir. Sadece Türk sinemasından değil, dünya sinemasından bugüne dek izlediğim bir yığın film arasında taşıdığı hayat duygusu, hayat ateşi nedeniyle güçlü ve hayranlık uyandırıcı filmlerin yönetmeni Yılmaz Güney’dir. Yol ya da diğer iyi filmlerini söylemiyorum sadece... Son yıllarda en sevmediğim filmlerinden ikisini Arkadaş’ı ve Zavallılar’ı Türkmax’da sıkça izledim. Filmi defalarca görmüş olmama rağmen her seferinde garip bir şekilde ekran önünde kalıp izlemeye başlıyorum. O acayip didaktik –ve bu nedenle de bence kendine haksızlık ettiği– Arkadaş filminde bile, bugünün artistik, biçimci ve görüntüyü kutsallaştırmaya dönük genel sinema anlayışıyla kıyaslanamayacak bir hayat duygusu var. Mesela Azra Balkan’ın, hiçbir kelime olmadan, basit bir resimle, kocasını aldattığını ifade ettiği bir an vardır... Planların birbirine bağlantısı, hikâyenin duygusal akışı gerçekten inanılmaz. Yılmaz Güney, ona atfedilen önemin sinemasına aslında haksızlık ettiğini düşündürecek kadar büyük bir sinemacı. Çünkü az önce bahsettiğim hayat ateşinden soyutlanabilecek bir dehayı ben görmedim. O açıdan benim için en az Antonioni ya da Bergman kadar değerli bir yönetmendir. En kötü filminde bile öyle bir mizansen gücü, öyle bir oyunculuk yorumu görüyorum ki; kendimin ne kadar eksik ve zayıf olduğunu hissettiriyor bana. Tüm bir yaşamını, ilk filmlerinden Duvar’a kadar tüm bir hayatı böyle yaşayabilmenin nasıl bir şey olduğu çok düşündürmüştür beni. O kadar genç ölmesinin, hastalanmasının sebebi de bence yaşadığı kötü koşullardan çok o düşüncelerle dolu bitmek bilmeyen geceleriyle ilgilidir. Çünkü hiçbir insan öyle bir ateşe dayanamaz, erir. Bence hapisanelerde başına gelenler yüzünden değil, içindeki ateş yüzünden o kadar yaşayabildi. Tersi örnekler var. Senelerce hapisanelerde kalan, çıktığında uzun yıllar, sağlıkla yaşayan çok insan tanıyorum.

Sinema gücü onun dizginleyemeyeceği bir şey gibi adeta. Bugünün yönetmenlerinden Fatih Akın da benzer bir duygu veriyor insana...

Bence de öyle. Yılmaz Güney’in ele aldığı konuları Satrajit Ray’e çok yakın buluyorum, sinemasından çok etkilendiğini de biliyorum. Ama onun filmlerinde entellektüel biçimciliğin etkisi elinde olmadan gösteriyor kendini. Ozu’yla daha yakın belki, çünkü Ozu da entellektüel sinemanın çok da farkında olmadan, Yılmaz Güney’e benzer biçimde yarı ticari bir dünyanın içinde filmler yapmış ve bu filmlerle hiçbir zaman yüksek sanatçı bağları kurmuş değil.

Çağdaş yönetmenler içinde beğendiğiniz kimler?

Türkiye’den ve Avrupa’dan arada bir, bahsettiğim ateşi taşıyan filmler çıkıyor. Abbas Kiarostami’yi çok ayrı bir yere koyuyorum, o başka bir şey, dünya sinemasının da çok başka bir yerinde duruyor. Ama İran sineması için aynı şeyi söyleyemem. Bir bütün olarak Amerikan sinemasında bahsettiğim duygulara yakın daha çok yönetmen görüyorum. Avrupa ve Türk sineması çok mıymıntı, snob bir yöne doğru gidiyor. Bir öze sahip olmaktan çok bir fikir düzeyinde kalmış bir sinema bu. Bazen savaş karşıtlığı, yoksulluk, sınıfsal çelişkilerden yararlanmaya çalışıyorlar. Yine benzer bir biçimde, Sokurov gibi, sinemanın olanaklarını ve estetiği aynı şekilde kullanan, özü kaçırıp biçime ilgi duyan bir sinema var. Bir-iki istisna hariç, çok yakınlık duyduğumu söyleyemem. Ben daha çok Amerikan sinemasında hayat duygusu ediniyorum: Michael Mann, Coen Kardeşler, Tarantino... Örnek diyaloglar ve karakterler açısından Jackie Brown gibi güçlü bir film izlemedim uzun senelerdir. Tarantino’nun en kötü filmlerinde bile, Kill Bill’lerde bile kendime çok yakın hissettiğim durumlar görüyorum. Alexander Payne’in About Schmidt filmi de aynı şekilde. Yeteneğin bir nedeni olmalı, bir yere kadar dönüştürücü olmalı. Edebiyat dünyasında da eli kalem tutan çok kelime üstadı var, ama ne anlatıyor, meselesi ne, konusunda fazla bir şey söyleyemiyoruz. Çoğu zaman en kötü Hollywood filminde bile bir sürü şey fark ediyorum. Bunu böyle telaffuz etmek bazen bana da zor geliyor, ama hakikat bu.

Ken Loach’u beğenir misiniz?

Hakkında yapılmış bir belgesel seyrettim, gözlerim doldu. Beni hiçbir insan kendime karşı bu kadar suçlu hissettirmemişti. Peygamber gibi bir adam, bütün insani erdemleri üstünde toplamış. Kendi kendime, keşke daha kendine has bir dünyası olsaydı, sınıfsallık meselesine sıkışmayıp daha büyük filmler yapabilseydi dedim. İyiliği de belki buradan geliyor, ama filmlerini hiç sevmedim. Bir tek My Name Is Joe’yu beğenirim. Bazı Amerikan aksiyon filmlerini bile, ortaya bir mesele koyabilme açısından daha güçlü bulduğumu çok üzülerek söylüyorum.

Projelerize uzun süre ara verebiliyorsunuz ya da onları toptan rafa kaldırabiliyorsunuz. Edebiyatta olabilir, ama sinemada daha zor bir şey bu yaptığınız.

Ben bu işe el yordamıyla başladım, yaptıkça bir şey öğrendim. Bir insanın kim olduğunu, kaç para ettiğini, neyin peşinde dolaştığını, mutluluğu nasıl bulacağını, nasıl mutsuz olacağını söyleyen tecrübeleri vardır. Bu genel olarak ahlaki bir sorundur. Kendinize sorduğunuz bir sorunun içinizde bulduğunuz cevabının sorumluluğunu taşımayı bilmek ya da taşıyamamak ahlaki bir sorundur. Zaten bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu düşünmenin, eğer ahlaki bir sorunumuz yoksa hiçbir önemi yoktur. O zaman soruları sorarız, doğruyu buluruz, ama yanlış olanı yapmamız gerekiyordur ve yanlış olanı yaparız. Bunun açıklaması da çok kolaydır, hayat böyle, sistem böyle, deriz. Eğer bu bizim davranışımızda bir karşılık bulmayacaksa neden doğruyu bulmaya çalışıyoruz ya da bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz? O zaman boşa çaba ya da entellektüellerin yaptığı gibi amacını yitirmiş bir mastürbasyon haline gelir, bir tür sorun-seviciliğe dönüşür mesele. Ama bu ahlaki problemi taşıyan insan bu konuda dirayet eder, bu yanlışsa yapmayacağım, doğrusunu yapmak için mücadele vereceğim, der. Ben bunları fazlaca düşünen, çoğu zaman kendini bunlara mahkûm ederek yaşayan biri olarak bunun mücadelesini veriyorum. Çünkü elbette bir film çekerken diğer insanlar için geçerli gerekçeler benim için de geçerli, para bulma konusundaki gerekli düzenlemeler, tavizler... Ben de bu hayatın içinde yaşıyorum, benim de etim budum belli. Ama ben kibirli, kendini beğenmiş biriyim bu açıdan, dolayısıyla böyle bir sorgulamayı yaptığım zaman ortaya çıkan sonuçları görmezden gelecek bir yapım olmadı. Bir taraftan filmler çektim, bir taraftan da bunun mücadelesini verdim. Çok zor ve çileli oldu, ama bunun özgürlüğünü kazandım. Yani film yapmayı teknik ve yapı itibariyle neredeyse bir roman yazma, evde müzik ya da resim yapma boyutlarına indirdim. Özellikle sinema söz konusu ise düşünmediğim, istemediğim, inanmadığım hiçbir şey yapmama özgürlüğüne uzun süredir sahibim. Bir filmi yaparken herhalde bu dünyadaki en az angajmanı olan insanlardanım. Aylarca bir senaryoyu yazıp çöpe atma gücüm de var. Aklıma gelen her sahneyi, her durumu, seyirci böyle mi beğenir, festivallerde iyi mi karşılanır gibi fikirlerden tamamen uzakta, tabii ki iç süzgeçlerimle, iç disiplinimle yapacak durumdayım. Ekonomik özgürlüğüm tabii ki ahlaki özgürlüğüm kadar yüksek değil, ama zorladığım zaman bunu da hallediyorum. Sistemin, Türkiye’deki hayat şartlarının böyle olmasına karşın azımsanmayacak sayıda film çekmiş ve çekmeyi sürdüren biri olabilmem de bunun karşılığı.

Çiğdem Öztürk. Notos Öykü Dergisi. Haziran-Temmuz 2008