BirGün

Hepimiz o yırtıktan düşüverdik Yeraltı'na!

Ali Şimşek

İnsanlar neden yüzlerce yıl roman denilen bir türe ihtiyacı olmadan yaşadı? Epik, şiir masal varken insanı "didiklemenin" bu lanetli formuna ne gerek vardı dersiniz. Romanın en güzel tanımlarından biri Gyorg Lukacs'a ait: "Tanrısını yitirmiş bir dünyanın epiği." Bir krizin formu anlayacağımız; önce düşmüş bir aristokratın tüccar değirmenlere karşı traji-komik savaşı, burnundan kıl aldırmayan soyluluğun, kaba köylünün gözünden madara edilmesiydi. Ya da ıssız bir adaya düşen girişimci bir liberalin, ötekine Cuma adını verecek, dünyayı değiştirecek özgüveniydi bir bakıma. Ya da burjuva ahlakının tutuculuğundan kıvranan, hayallerinin gazıyla sert ev duvarlarına toslayan hülyalı kadınların, Clarissa'nın Bovary'nin ince hüzünleriydi... Evet roman her şeyden daha fazla kadındı, yenilgiye yazgılı. Acımasız bir dünyanın solgun hedef tahtalarıydı. Bir tarafıyla hırslı değirmenci çocuklarının (Julien Sorel) sosyete salonlarını fethetme girişimleriydi, ya da Balzac'ın insanı mikroskobun altına alan, ayakkabısından, ceketinden onun karakterini okuyan, Paris’i fethedecek genç bir habis ur idi... Yenilgiye yazgılı, "çünkü bu kurumuş sarı yılgın halkı seyretmek korkunç bir şeydir" aristokratların şaşaalı barok salonlarının gölgesinde. Roman, tanrının yitip gittiği bir ufukta, umudun, hırsın, direnmenin, arzunun, borsaların, caddelerin, kafelerin, kıskançlığın, aldatmanın ve sahte bir sahiciliğin içinde yuvalandığı sabun köpüğünden bir mafsalaydı. Gözün mideye döndüğü bir acımasızlığın, yırtılmış ceket sökükleriyle dolaştığı geniş bulvarların diliydi, hayatı parçalara ayırıp bir sayfada toparlayan gazeteler gibi. Roman işte 16. yüzyıl gerçekçisi Caravaggio'nun resminde patlayan yoksul söküğün edebi formuydu üç yüz yıl sonra olgunlaşacak. Şüpheyi o kadar canlı resmedeceksiniz ki, bizzat şüpheyi doğurtabilme ve Kiliseyi karşınıza alabilme tehlikeniz olsun. 19. yüzyıl romanı en azından yırtma umudunun diliydi, Paris ya da Londra veya daha sonra koyun çiftlikleri olacak Uğultulu Tepeler'de dolaşsın. Oysa Rus topraklarına geçtiğinde roman bambaşka bir şey olacaktır. Artık hiçbir yırtma umudu olmayan "küçük insanlar"ın, ya da insancıkların iç mırıltısı, zaten salona giremeyecek olanların kendine kapandıkları bir kafesti. Bazen bir Palto, bazen bir hapşırık onu sarsmaya yetiyordu. Ya da pis bir tavan odasında cinai planlar yapıyor, sefil bir sütçü beygirine sarılıp ağlayabiliyorlardı. Rus romanı geri dönülemeyecek bir evi, atlanamayacak bir sınıfı anlatıyordu büyük bir vicdan ve acımasızlıkla. O artık bir hırsın ya da arzunun değil "incinmenin" formu olmuştu ve alınacak bir rövanşın dili. Dostoyevski'nin deyimiyle hepimiz Gogol'un Palto'sundan fırlamıştık Petersburg'un soğuk ışıltılı caddelerine... İsterseniz İstiklal Caddesi deyiverin siz. Yeraltından Notlar işte romanın son sınırını gösteriyordu. İncinmek, bunu en derininden yaşamak ve alınamayacak bir rövanşın yakan ateşi. Roman incinmenin diliydi artık; ve hepimiz Caravaggio'nun söküğünden fırlamıştık, İsa’nın iman talep eden vücudundaki yaradan değil.

İNCİNEN İYİ ÇOCUKLARDIK

Bütün bunları Zeki Demirkubuz'un İstanbul Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü de alan Yeraltı filmi dolayısıyla yazıyorum. Belki de sinemaya uyarlanması en zor romanlardan birini ele almış, çökmüş avurtların, sigara kokulu bıyıkların, solgun kadınların, yırtılamayan senetlerin yönetmeni Demirkubuz. Bir subayın caddede attığı bir omuz darbesinin yol açtığı incinmenin, kendini küçümsemenin, iyi olamamanın dünyasını Ankara'ya taşıyor bu kez yönetmen. Ankaralı küçük memur Muammer'in çevrinen yüzünde, dağılan gölgesinde dışlanmanın, kankalar içinde olamamanın, sıcaklık arayışının başarısızlığını ve kötü olmaya yazgılı oluşumuzun dünyası bu. Dostoyevski takıntısını çok yakından bildiğimiz Demirkubuz sıradan kötülüğümüzün içine daldırıyor bizi. Nahit Sırrı Örik'ten uyarladığı Kıskanmak filmiyle bildiği sulardan uzaklaşan, ama yine de sinemamızda kötülüğü bu kadar sıcak anlatan bir örnek veren Demirkubuz, Muharrem'in yüzüyle, elinde tuttuğu patatesiyle, soğan kokulu apartman boşluklarına dönüyor yine, yani eve... O patates, kavrulduğu güçsüzlüğün, yitirilen Masumiyet'in, kapanamayan gıcırtılı kapıların Yazgı'nın, güç istencinin, değiştirebilmenin yoğunlaşmış Amerikalı yoksul yiyeceğiydi. Ve biliyoruz ki, her mevsim yetişen patates olmasaydı açlıktan ölürdük avlanan etcil aristokratların dünyasında. Diğer filmleriyle karşılaştırıldığında daha grafikçi olmuş Demirkubuz. Acımasız hayvanların belgesel dünyasını, ikili ilişkilerin saldıran gölgelerine dönüştürmüş, hijyen beyaz duvarlarda. Sıkıntıyla izlediği belgeseller Muharrem'in güç istencinin, acıtan küçüklüğünün meşruluk temelleri de oluveriyor. Ya da aşağı doğru inen, mükemmel geometrinin merdivenleri gibi... Evet Demirkubuz Dostoyevski'nin vicdanlı kötücüllüğünde bıçak sırtı bir yerde duruyor; ne tarafa düşeceğini sonraki filmlerinde göreceğiz. İyi olmamıza izin vermiyorlar ki...