Zeki Demirkubuz'un 'Yeraltı'sının yanında birçok film sosyoloji tezi gibi kalacak mecburen

İtiraf edelim, Türk sinemasında gerçekten kendine ait fikirlerle seyircisini ürperten pek az film var. Demirkubuz’un ‘Dostoyevski’den serbest uyarlama’ notuyla seyirci nezdinde (bence) gereksiz yere hedef saptırdığı ‘Yeraltı’ tam böyle bir şey. 
Bir önceki Demirkubuz filmi ‘Kıskanmak’ın aksine, ‘Yeraltı’nın tadına varmak için Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ından çok, Demirkubuz’un kendinin kılacak kadar özümsediği romandan yaptığı filme bakmalı. Hatta sadece bu gerekli. Film üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm herkes kadar sıradan, herkes kadar ezik (belki biraz daha fazla) bir büyük kentlinin trajikomik meydan okuyuşu: ‘Her şeyle aramda gizli bir kavga başlamıştı, ama bunu umursayacak ve geri adım atacak biri değildim.” Karakteri yönetmen kadar derinden kavrayan oyuncunun, gözlerini kısarak omzunun üzerinden geriye baktığı kareyi kaçırmayın. Bu Francis Baconvari (peki, Mehmet Güleryüz) çerçeve, filmi baştan aşağı kaplayan komik unsura ve/ayrıca resim lezzetine sadece bir örnek. (Son sahnelere doğru birkaç diğer çerçeveyi, duvardaki resimlerin ayrıntılarından yararlanışı unutmayalım.) Bir horozlanmanın başlattığı karanlık komedi ‘Yeraltı’; komedisi, karakterin mide bulandıracak kadar çok yumurta tüketmesi, duvardaki memeleri yumurta şeklindeki poster, kapıcının çocuklarının bir örnek turuncu montları gibi buluşlardan ileri geliyorsa karanlığı da eski Amerikan polisiyelerinden fırlama o havalı ‘üst ses’ten ileri geliyor: ‘… kendime bir fuhuş âlemi bile kurdum!’ “İyi halt ettin” diyesi geliyor insanın, çünkü Muharrem, umursamamayı kapıcı kadına bir ‘suç ve ceza’ alemi kuracak kadar ileri götürür: “… İtiver, ölsün!” 
Perde iki; aynı gözüpeklik onu eski bir yarayı kaşımaya götürecektir. Horlandığı ve gene horlanacağını bildiği halde zorla bazı ‘eski dostların’ sofrasına dahil olur. Gitmeyeceğini söylese de vaktinden önce gittiği, “Anlat bakalım Muharrem Efendi” denilerek aşağılandığı bu yemekteki insanlar neyseler odurlar. Faik Akkoyunlu Ödülü sahibi yazar ve şürekâsı bizi şaşırtmaz. Onlar öyle değişmez, durdukları yerden bize bakan birer tiptir. Bizi şaşırtan Muharrem’in cüreti, çektiği-çekmediği söylevlerde gizlenen, aşağılanmaktan duyduğu acıyla karışık zevkte ağır ağır indiği basamaklardır. Nitekim yemek gecesi kahramanımızın tekme tokat kovulduğu otelin güvenlik ekibine ettiği candan teşekkürlerle sona erer. 
Üçüncü perde: Muharrem’i bekleyen aşağılanmalar misliyle devam eder. Belki en ironik olanı onun için özene bezene kurduğu ‘suç ve ceza âlemi’nin bizzat kapıcı kadın tarafından alaşağı edilmesidir. Baştaki kavgacılıktan eser yoktur artık. Ara sıra olduğu gibi, evinin kapısında durup mucizevi bir ‘bir şeyler olacak’ hissine bile kapılmaz. Baştan beri ufak ufak denediği ulumaları, hırlamaları, köpeksi ısırmaları kendisinden de aşağıda gördüğü birinde, bir fahişede denemeye kalkarsa da ‘dişe dokunur’ bir sonuç alamaz. Tersine, film onu karşımızda ‘bir diş ağrısı gibi sevmeye başladığı aşağılanma hissiyle’ baş başa bırakarak biter. 
‘Yeraltı’, aşağılanmanın (ve ondan alınan sapkın zevkin), adeta ‘gurme’ bir sıçanlık duygusunun özenle günümüze yerleştirildiği bir film. (Kültürel-tarihi bağlamı anlamak için İletişim Yayınları baskısı ‘Yeraltından Notlar’ın başındaki mükemmel Orhan Pamuk önsözünü okumalısınız.) Başka bir film, kahramanını düştüğü çukurdan çıkarmak isteyebilirdi. Ama ‘Yeraltı’nda konu insaniyet değil, çukur. Türk sinemasında ‘çukur’u bu kadar dürüstlükle, şevk, istek, alay ve artistik zevkle toplumsal perspektife yayan başka film bilmiyorum. ‘Yeraltı’nın yanında birçok film sosyoloji tezi gibi kalacak mecburen. Çünkü burada aklın altındaki şey var; uluma ve hırıltı… Savulun Turgut Özben taklitleri, onların arabeske bakan alacaları, kaçılın kaybedenler kulüpçüleri, hatta sen bile Zebercet; Muharrem geliyor.