Dostoyevski'nin insan ruhunun karanlığında sayıklamasına vesile olan 1864 tarihli metni 'Yeraltından Notlar', Zeki Demirkubuz'un elinde ufak eksiklerine rağmen 'doğru' bir uyarlamaya dönüşüyor

Dostoyevski hakkında size ahkâm kesecek değiliz; her edebiyat tutkununun, biraz daha ileri gidersek her insanın bilmek/tanımak zorunda olduğu bir üstat kendisi. Ona dair edilebilecek her giriş cümlesi, sakil ve anlamsız durabilir. İyisi mi, üstadın dünyasını pas geçip doğrudan ‘Yeraltından Notlar’a yöneltelim ilgimizi. 
1864 tarihli ‘Yeraltından Notlar’ için uzun hikâyeyle deneme arasında bir yere oturan bir metin diyebiliriz, tam olarak her iki disipline de girmiyor olduğundan. Ama şu bir gerçek ki, Dostoyevski’nin sayıklar gibi kaleme aldığı bu eser, bir akım olarak ortaya çıkmasına daha çok uzun yıllar olan ‘varoloşçuluk’u tarif eden bir edebiyat şaheseri. Albert Camus’nün ‘Yabancı’sına ilham kaynaklığı yaptığınaysa kuşkumuz yok. 
Dostoyevski, iki bölüm halinde önümüze getiriyor ‘Yeraltından Notlar’ını. ‘Yeraltı’ adlı ilk bölümde, isimsiz kahramanının içe kapanık dünyasının ona sunduklarını ‘genel’ bir bakış açısıyla yansıtıyor. ‘Kötülük’ün ‘iyilik’e evrilmesini sağlamak için harcanan çabaların beyhudeliğini, bu çabaların ahmaklığa varan bir ‘romantizm’ içerdiğini, giderek ‘ikiyüzlü’ bir yapıya büründüğünü söylüyor yazar. ‘Eziklik’le anlamlanan bir içe kapanma durumunun kıskacındaki başkarakterin, bu tip ‘iyilik’ hamlelerine olan öfkesini, dahası intikam alma isteğini belgeleyen bu ilk bölüm, bir hikâye anlatmaktan ziyade bir ‘tespit’ özelliği taşıyor. Ancak bunun da alabildiğine öznel, sadece isimsiz kahramanın bakışından beslendiğini de belirtmek gerek. Buradaki bakış açısının, sonraki bölümde okuyacağımız hikâyeye sağlam bir temel oluşturduğuysa tartışılmaz. 
‘Sulu Sepkene Dair’ adlı ikinci bölümse, karakterin ilk bölümdeki dağınık fikirlerininin ete kemiğe büründüğü, onun için olduğu kadar bizim için de anlamlandığı bir hikâyeyle vücut buluyor. Bu hikâye, kendi içinde üç hikâyecik barındırıyor: İlkinde, karakterin bir subayla yaşadığı problemi; ikincisinde, ‘eski’ arkadaşlarıyla takıştığı bir veda yemeğini; üçüncüsünde ise genç bir fahişeyle yaşadıklarını okuyoruz. Birbirine bir şekilde eklemlenen, ‘kötü ruh’ bağlamında özdeşlik kurulabilen bu üç hikâye, kendini mütemadiyen bir paradoksa hapseden karakteri deşifre eden özellikler taşıyor. Başta dile getirdiğimiz ‘sakıylama’ halini yoğun biçimde hissettiren bu hikâyeler, karakterin giderek dibe doğru yönelen ruh halini öne çıkarırken, onun kendini ‘aklama’ hamlelerini de sergiliyor. ‘Olma’ ve ‘olmama’ ikilemini derinden yaşayan adamımız, bu iki kavram arasında nerede duracağını tam olarak bilemediğinden, bir oraya bir buraya savruluyor. İlk iki hikâyedeki ezilmişliğini üçüncü hikâyede telafi etmeye çalışıyor, genç fahişe Liza’dan alıyor ‘intikam’ını. Liza’ya söylediği şu cümleyse (haykırış) işin tuzu biberi oluyor: “Bırakmıyorlar... İyi olmaya... Olamıyorum...” Kendi ‘ol(a)mayışını’ başkalarına yüklüyor, hiçbir zaman sahip olmadığı ‘iyilik’ motivasyonunu sahiplenmeye çalışıyor, kısacası kendini ‘mazlum’ ilan ediyor. 
‘Yeraltından Notlar’, örneğin Chuck Palahniuk’un ‘Dövüş Kulübü’nde ‘net’ biçimde ifade edilen iyi ile kötünün aynı bünyeye hapsolmasını ‘özgür irade’ formülüyle anlamlandıran bir metin. Bu iradenin nasıl ve ne zaman ortaya çıkması gerektiğini pek de öngöremeyen bir karakterin dünyasında gezdiriyor bizi. Özgür iradesini serbest bırakmakla zapturapt altına almak arasında bocalayan, bu paradoksun onda yarattığı ‘nefret’le özdeşleşen, ‘suç’u çevresine atıp onlardan intikam almak isteyen, yalnızlık ve yabancılaşmanın hasını yaşarken ‘mutluluk’u aşağılayan bu karakter, bir yandan ‘sıradan’ işaretler verirken, öte yandan da ‘insan üstü (dışı)’ özellikler sergiliyor. Kendi varoluşunu diğerlerinin ‘olmaması’ üzerinden okuyor, kişilere ve olaylara her daim tersten bir bakış atıyor. 
Dostoyevski’nin edebiyat dünyasına ‘küçük ama iddialı’ bir anti-kahraman hediye ettiği ‘Yeraltından Notlar’, onun insanlığa (ve kendisine) bakışındaki sertlikle kimliklenen bir eser. Çağının ötesinde olduğu, ‘öncü’ bir temelin üstünde yapılandığıysa tartışılmaz. Sanatın her alanında sayısız ardılı izinden götürdüğünü söylemeye bile gerek yok... 

‘Serbest uyarlama’ yakışıyor 
Dostoyevski, Zeki Demirkubuz’un bir numaralı ‘kahraman’ı, bunu herkes biliyor artık. Yönetmen, her filminde yazarın dünyasından besleniyor, onun temel kavramlarıyla biçim veriyor anlatısına. Özellikle ‘suç ve ceza’ kavramları üzerine yükleniyor, tıpkı Dostoyevski’de olduğu gibi. Öte yandan, ‘varoluşçuluk’ da Demirkubuz’un sinemasına yön veren unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Camus’nün ‘Yabancı’sına kendince bir yorum getirdiği ‘Yazgı’yla bu bakışını sabitleyen sinemacı, gene bir ‘serbest uyarlama’ya soyunduğu ‘Yeraltı’yla çok daha net bir kıvama taşıyor yaklaşımını. 
Demirkubuz’un filmi, Dostoyevski’nin kitabının ikinci bölümüyle ilgileniyor daha ziyade. Evet, ilk bölümdeki tespitleri ana karakterin bakışına usul usul enjekte ediyor, ama asıl ilgilendiği kısım ‘Sulu Sepkene Dair’ oluyor. Buradaki hikâyeyi ana hatlarıyla takip ediyor, tabii kendince kimi müdahalelerde bulunmayı da ihmal etmeden. Örneğin ana karakterin evine gelen hizmetlinin hikâyesinde farklı bir yöne taşıyor filmi, suç ve cezaya dair saptamalarını burada dillendiriyor. Ve filmin başından sonuna kadar sürükleyerek bir tür ‘omurga’ kuruyor bu hikâyeyle. Bu omurgaya eklemlediği ikinci ve üçüncü hikâyeyse Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ından yansıyor bizlere. 
Dostoyevski’nin metnine en çok tutunan bölüm, eski arkadaşlarla yenilen veda yemeği bölümü. Bu bölümde, Dostoyevski’den alıntılanan repliklerin yanı sıra, Demirkubuz’un beyninden sızan cümleler duyuyoruz karakterlerden, ki sinemacının diyalog yazımında gösterdiği aşamayı da belgeliyor bu durum. Bir yandan başkarakterin diğerleri karşısındaki ezilmişliğini net olarak görürken, öte yandan da onlara karşı nefretini tespit ediyoruz bu sahnelerde. Onun ‘olamama’ haliyse en çok burada kendini gösteriyor, paradoksal ruh halinin yansımalarını mükemmelen veriyor Demirkubuz. 
Bu filmde tespit edebildiğimiz tek eksiklikse, karakterin fahişeyle bir arada olduğu ilk sahnede kendini gösteriyor. Dostoyevski’nin metninde, ikili arasındaki durum net biçimde ortaya konurken, Demirkubuz bunu bir miktar ‘eksik’ sunuyor bizlere. Çekilip de filme konmamış sahneler varmış gibi hissediyoruz buralarda. Böylesi bir eksiklikle finale geldiğimizde, başkarakterin kızdan ‘intikam’ alma motivasyonunun altının yeterince doldurulmamış olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Ama hikâyenin genel gidişatı içinde bir yere oturtabiliyoruz yine de bu durumu. Çünkü karakterin ‘ne’ olduğunu (ya da olmadığını) gayet iyi yansıtıyor Demirkubuz, oraya kadar sunduklarıyla. 
‘Yeraltı’ hakkında bir şeyler söylerken oyuncuları da unutmamak gerek tabii. Engin Günaydın, ‘her filme lâzım’ bir oyuncu olduğunu bir kez daha belgeliyor buradaki performansıyla. Aktör, bir Dostoyevski karakteri olabildiği gibi, bir Demirkubuz karakteri de olabiliyor, yönetmenin buluşturduğu iki kimliği kendi bünyesinde eritip mükemmel biçimde önümüze koyuyor. Nihal Yalçın ve Nergis Öztürk de iki farklı kadın temsiliyle oyunculuk kurumunu taçlandırıyorlar. Her iki aktrisin de doğru tercihler olduklarını, Zeki Demirkubuz’un dünyasına harfiyen uyduklarını söylemeye bile gerek yok belki de... 
Not: ‘Yeraltı’ gösterimde.