Zeki Demirkubuz’la hayata, aydına, 12 Eylül cuntasına ve sinemaya dair

Yeni Türk Sinemasının ilk filmlerini yapanlardan ve belirli bir saygınlığın yanı sıra kendi özgün kimliğini kazanmasında kendine göre harcı olan bir yönetmen Zeki Demirkubuz. 1970’li yıllarda onlu yaşlarında militan olan, hapislerdeki dönemi yaşayan, hapisten çıktıktan sonra mahalle arkadaşlarının selam vermekten çekindiği, Türkiye’nin bütün sosyal dokusunun değişmesiyle şaşkına dönen bir insan. Ardından el arabasıyla Ege’de seyyar satıcılık yaparak insan ve hayat üzerine düşünen, bir yenilgi sonrası kendini inşa eden aydın adayıyla karşılaşıyoruz. Bir zamanların her şeyini feda etmeye hazır, kendi gelecek ideali için yaşadığı anı tümden geçici olarak kabul eden, davası için gemilerini yakmış bir kuşağın yerini iştahla teni keşfetmiş, her an bir çıkar için en yakınını satmaya hazır, Tam Bağımsızlık yerine her türlü işbirliğini yaparak kendini kurtarmayı milat edinmiş “yuppie”lerin dönemi geliyor. Özal elinde scrics kalemle televizyonlarda “bolluk nasihatleri” çekerken, Demirkubuz yoksullar için ucuz kalemler satıyordu. Kaybedilmiş idealler on yıl sonra Demirkubuz’un sinemasında yenik insanların hayatlarını anlatan bir figüre dönüştü. Bu insanların küçük dünyalarını keşfetmeye çalışan, onların yaşamlarını ve değerlerini anlatan, hayata bir sıfır yenik başlamış insanların kendi küçük dünyalarında yaşadıkları büyük depremlerin izinde gezinen bir sinema. Aynı zamanda Kenan Paşayı da ve onun yardakçılarıyla kolluk güçlerini sinirli olarak hatırlayan insanların bir sineması. Geçmişin zorunlu bir yazgıymış gibi görünen sosyalizmi bu kez ahlaki bir içerikle donatılmış olarak, insanın seçimi ve bir ütopyaya dönüşmüş halde karşımıza çıkıyordu.

Yeni Türk sinemasının tarihine baktığımızda, 1994 sonrasında sizin C Blok ile Ustaoğlu’nun İz’i ve bir yıl sonra bunlara eklenen Koza’yı miladın başlangıcı olarak görmekteyiz. Aynı şekilde bu yeni sinema 50 yıllık Yeşilçam geleneğini alt-üst etti, başlangıçta kendisine şüpheyle bakılmasına rağmen. Bu süreci nasıl tanımlarsınız?

Böyle bir tarihi harita çıkarmak istersek söylenebilir elbette, ama bu neyi açıklar? Çünkü ben iradi bir süreçle değil de kendiliğinden C Blok’u çektim, tesadüfîydi, hiçbir hazırlığım yoktu. Hatta buna üç yıl sonra çektiğim Masumiyet’i de katabiliriz. O ara başka arkadaşların çektikleri filmler de var. Aslında kronolojik bir harita çıkarmak istersek dediğin anlamlı olabilir ama şöyle de anlamlandırabiliriz bunu; 80li yıllar, bütün o dağılma sürecinde, on beş yıllık bir tükeniş sürecini ifade ediyor. Ama aynı zamanda bir okuma dönemidir bu yıllar. 1980 sonrası dönemde, eğer tersten incelersek insanların ilk defa gerçek anlamda önyargısız biçimde okumaya başladığını görürüz. O okuma döneminin sonuçları 90’larda ve giderek 2000’lerde ortaya çıkmaya başladı diye düşünebiliriz. Ancak eldeki somut verilere, filmlere bakacak olursak söylediğin şeye katılıyorum.

1980 darbesi geliyor, Türk sinemasının şekli değişiyor, arabeskler öne çıkmaya başlıyor. Orta kuşak diyebileceğimiz dönemin yönetmenleri gitgide azalan bir seyirci ve film niteliğiyle devam ediyorlar. 1990’a geldiğimiz zaman tükeniş filmleri ileri çıkamıyor, çıksa da ilgi görmüyor. Türk sinemasına dair gayet küçümseyici ve pejoratif bir söylem var. “Krizden nasıl çıkarız, Hollywood’dan nasıl korunuruz, Avrupa sinemasını da göstermek lazım” gibi üç dört yıl süren bir tartışma yaşanıyor. Sonra Hollywood’un majörleri iyice yerleşiyor, sektör yeniden yapılanıyor ve hakikaten deyim yerindeyse kelle koltukta film yapan insanların filmleri ortaya çıkıyor. Bunlar da giderek daha fazla tutunuyorlar. İlginç bir diğer nokta, sürecin bütününü görmeye çalışan bir literatür ilk önce batıda oluşuyor, ondan sonra Türkiye’de oluşuyor. Yeni Türk Sineması Türkiye’de saygınlık kazanmadan önce Batılı dünyada saygınlık kazanıyor. Ömer Kavur’un şöyle bir tezi vardı: “Türkiye’de eleştiri kurumu sinema sanatının gerisinde kalmıştır.” Kavur’un bu tezine katılır mısın?

Söylediklerin doğru olabilir, ancak ben bunlarla çok ilgilenmiyorum. İlk söylediklerin daha çok ilgimi çekti, 80’li yıllarda sinemanın bitişi ve 90’larda dirilişi üzerine söylediklerin. Türkiye’deki düşünme geleneğiyle ilgili bir sorun var, bu gelenek iktidardan, toplumsal etkilerden bağımsız değil. Türkiye’de düşünen insan, ister aydın olsun ister köy öğretmeni olsun, sırtını bir yere yaslayarak düşünmek ister. Bu değişebilir, bir dönem iktidar olabilir, cumhuriyet olabilir, bir dönem sol yükseliş olabilir, 2000’lerde örneğin bu İslami bir yere dayanıyor. Yani Türk düşünme ve aydın geleneğinde, benim savunduğum anlamda, batılı anlamda, yalnızlık pahasına, gerçek bir özgürlük düşüncesiyle ve muhakeme süreciyle düşünme yok. Bu yüzden 80’lerde sol o hale düşünce; ki bunu daha küçük anlamda sağ için de söyleyebiliriz, bu bir anda çöktü. O bakımdan, 80’lerin o kadar kısır geçmesi, gerek edebiyatta gerek sinemada o yıllarda çıkan ufak tefek yapıtların çok çocuksu olması buna dayanıyor. Örneğin o 12 Eylül cuntasının yaşattığı işkence ve zulümlerle ilgili yarı romantik, hiçbir gerçeklik duygusu olmayan eserlerin ötesinde ortaya ciddi bir şey çıkmamıştı. Bu durumu eleştirmenlere de uyarlayabiliriz. Sanatı ve eleştirmeni ayırmaktan ziyade, bütününde baktığımız zaman arkasını dayayacak bir yer bulamadığı zaman, Türkiye’deki insanlar ister sinemacı, ister edebiyatçı ister eleştirmen olsun boşlukta kalırlar hep. Yani bu anlamda da batıya özgü bir “yalnızlığa rağmen özgürlük” duygusuyla var edemez kendisini. Mesela Marx’ta da vardır bu, elbette önünde bir gelenek var, Hegel vb. var ama başlangıcını, kişisel sürecini düşündüğümüzde bunu görüyoruz. Keza Dostoyevski’de, varoluşçularda vb. Ancak Türkiye’de aydınlar, düşünen insanlar güvensiz adamlardır. Yani öyle ya da böyle sırtını bir şeye yaslamaları gerekir. Bu her şey olabilir. Bu yüzden zaman içerisinde çok çabuk kişilik değiştirirler. Yani bir bakarsınız, 80’lerde olmayan adamlar 90’larda bir konjonktür geldiğinde bir araya toplanırlar. 2000’lerde İslamcılar çıkar, iktidar etkisi yaratırlar, o adamları bu çevrede görürsünüz. Günümüzde bu bana daha net gözüküyor, zamanında sosyalizm ya da başka düşünceler adına önemli olan insanlar bugün AKP iktidarının açtığı “İslami” kanalı çok sevdiler. Ben inanıyorum ki 2010’da ulusalcılık yükselse o çevrede toplanırlar. Bu yüzden ben bunlara karşı hep bir mesafede durdum. Özel hayatta, ahlaki bir sosyalizme bütün hayatım boyunca inandım. Mesela ben, zamanında aklım ermeden evvel epeyce çile çekmiş, aklım erdikten sonra da bu konulara daha fazla kafa patlatmış ve kendine göre konumlanmış, bir ahlakı ayakta tutmaya çalışan biriyim. Ancak demin söylediğim sebeplerden sırtımı hiçbir zaman, örneğin bir etnik harekete, sosyalist ya da İslami bir harekete yaslamadan durmanın bir değeri olduğunu düşünüyorum. İnsanın ahlak duygusundan gelen bu tip şeylerin yaşanma biçimi olması gerekir. “Felsefeci ,soğuk ve yüksek bir dağda gönüllü olarak yalnız yaşayan insandır”. Böyle olmalı ki bir inandırıcılığı olsun. Öbür türlü, eğer ben yanılıyorsam, birilerinin bana şunu açıklaması gerekir: 60’lı ve 70’li yıllarda yapılan devrimci sinema, devrimci edebiyat, 80’lerde neredeydi? Neden tuz buz oldu? Ya da 80’lerde ve 90’larda, kendinden menkul bir entellektüellik uğruna yapılan, yani bir tür bencillikle yapılan ve o zamanlar çok değerliymiş gibi bize sunulan yapıtlar bugün nerede? Bugünlerde de genel olarak tamamen ticari bir yere dayanmaya başladı insanlar. Bu yüzden bunlar benim çok da tartışmaya değer gördüğüm şeyler olmadı hiçbir zaman; bu yüzden sinemacılarla eleştirmenlerin önde ya da geride durması çok ilgimi çekmiyor. Ama Yeni Türk Sineması kendini yenilerken, düşünsel hayatımız ve bu arada eleştiri kendini köklü olarak yenileyemedi ne yazık ki. Ben özü olan, bizi canımızı acıtmaktan tut da bir ahlaka kadar uzanan bir alanda yapılan bir eleştiri, orada var olabilen bir sinema ve edebiyat; kişilikli, yalnızlık duygusuna sahip, zamansal ve konjonktürel olmayan bir varoluştan yanayım. Bu düşünceler bir zamanlar belirli reflekslerle de olabilirdi ama yaklaşık yirmi yıl oldu ve zaman zaman kuşku da duysam giderek olgunlaştığını görüyorum. Geriye dönersek, 90larda biz bu filmleri yapmaya başladığımızda dediğin türde şeyler oldu. Çok yakından hatırlıyorum, benim en çok kabul edilen filmim Masumiyet’tir, onun hakkında bile bir yok sayma oldu. Ancak bunlar normal şeyler. Bu ülkedeki demin bahsettiğimiz geleneği düşünürsek bunlarda anlaşılmayacak bir şey yok. Bu tarihsel bir olgudur. Ama bu bir inanç ve ahlak meselesidir.

Kutu Kutu

12 Eylül ve 80’li yıllar üzerine...

1980 sonrasında da narsistik ve konformist bir durum görülüyor.

Aynen öyle. 80 darbesi bir “özgürlüğe” sebep oldu. İnsanlar toplumsal sorumluluk duygusundan biraz kurtuldu. Tabi bu tüm Türkiye’de olmadı, sanat çevrelerinde, İstanbul’da bazı semtlerde, entellektüel çevrelerde oldu; bu “özgürleşme” çok sınırlı bir çevrede oldu, ama hayatımız hakkında yalnızca onlar konuştuğu için ülkenin gündemine girdiler.Örneğin Güngören’de, Bağcılar’da yaşanmadı bunlar, Beyoğlu’nda filan oldu. Doğal bir süreçle değil, baskı ile ve kendi iradesi dışında bunu keşfetmek, dediğim gibi tezahür etti ve böyle eksikli bir “komünallikten” narsisizme, hedonizme ve konformizme yönelme oldu. Hatta toplumsal olmanın, kolektif olmanın ondan önceki bütün doğru yanları bile inkâr edilmeye, aşağılanmaya başlandı. Biraz da solun insanların üzerinde bıraktığı vicdani baskıyı ve sorumluluğu da buna eklersek bu iyice abartıldı.

Tenin keşfi ve iştahla teni yaşama...

Ben hatırlıyorum, 1980’li yıllarda bizim üniversite çevresinde, 60’larda Amerika’da yaşanmış bitmiş hippi oluşumları, vb. görüldü. Müzik konusunda da, mesela tüketimde bu yaşandı. Hiç duymadığımız grupları keşfettik vb. Böyle olmasını ben biraz masum karşılıyorum, çünkü iplerinden boşalmak biraz böyle bir şeydir. Ayrıca da doğası itibariyle, benim için insanın şöyle bir tanımı da var: “Bütün gerçek egodan gelir.” Eğer bu böyleyse, davranışlarımızın, düşüncelerimizin, varlığımızın ben dışında bir ölçüsü nasıl olabilir? Onu inkâr edemeyiz. Bu bastırılmışlık bir anda böyle açıldı ve başka bir mecraya girmeye başladı. Böyle şeyler hep hüzünlüdür, teorik olarak yazılır çizilir ama yaşanması çok acıdır, ihanetleri filan içerir. Ben bunları hiç telaffuz etmedim ama kişisel olarak bunları yaşamış insanlardan biriyim. 12 Eylül sonrası, içerden çıktığımda içine düştüğüm hayat çok şaşırtmıştı beni, hiçbir şey üzmemişti beni, onca şey üzmemişti ama mahalleye gittiğimde arkadaşlarımın selam vermemeleri üzmüştü mesela. Hapishane sonrası o insanlar çok trajik şeyler filan yaşadı. Ama insanın heyecan verici bir yanı da bu belki, insan doğasını düşününce, ihanet de “heyecan vericidir” bazen. Bunun böyle olması bir anlamda da kaçınılmazdı. Bahsettiğin sinemada da bunun karşılığı elbette olacaktı. Romanda ve şiirde başlamıştı örneğin bu. İnsanlar o dönemde romanda olsun, şiirde olsun, sinemada olsun karakteri pek bilmiyorlardı. Bunu, 80’li yıllardaki okumalar sayesinde kazandık belki de. Daha farklı bir örnek vereyim, bireyden, onun iç dünyasından, acılarından, açmazlarından, doğasından hatta kötülüğünden hep bahseden bir eğilim ortaya çıkmadan önce, biz 80’lı yılların insanları ihanetleri, değersizliği, her şeyin metaya dönüştürülebileceğini gördük. İhaneti anlatmadan önce insanın biraz da ihanete uğramanın acısını çekmesi gerekir.

Zahit Atam. Birgün. 15 Ağustos 2009.