BirGün

Harman Oldum Yalnızlıktan

Rasih Yılmaz - 28 Nisan 2012

Zeki Demirkubuz, benim için salona girdiğimde (hem ruhumda hem zihnimde) her zaman maça 1-0 başlayan bir yönetmendir. Kim bilir belki de anlattığı hikayeleri kendime yakın bulmam veya bağımsızlığını özgürlüğüne evriltmeyi becerebilmiş olması sempatimi artıran sebepler.

Demirkubuz'u bence farklı kılan bir diğer sebep de yalnızlık, acı ve aşkın çırılçıplak halleriyle yüzleşmekten korkmayıp perdede insana ait tüm yalanların aynalarını kırmaktan hoşlanması. Ayrıca sahici olmaya kattığı samimiyet onun sinema hamurunu kekremsi bir lezzete büründürüyor. Eminim hâlâ birilerimiz bir köşede Masumiyet ve Kader'in Bekir'i olarak oturuyor ve başımızı önümüze eğip yürüyoruz farkında olmadan yavaş yavaş... Demirkubuz sinemasının; kapı aralıkları, dumanlı zihinleri, vazgeçemediği televizyon zırıltıları ama en önemlisi senaryosunun güçlü diyalogları gerçekliğin bir matkap hassasiyetiyle ruhunuza işlemesine sebep oluyor. Aynen son filmi Yeraltı'nda olduğu gibi...

Demirkubuz'un Dostoyevski'nin 'Yeraltından Notlar' kitabından beyazperdeye aktardığı Yeraltı, yalnız bir memur Muharrem ve çevresinde gelişiyor. Muharrem hastalıklı bir ruh mahkumu aslında. Ve zincirlerinin anahtarı elinde. Acıdan zevk alan ve acının üstüne giden Muharrem, acıya sevgisini gösterirken kirli bir silahı; yani iğrenç insani hallerini tercih ediyor hep. Ses ve çığlıklar her yeri parçalıyor ve yıkıyor. Bu gürültüyü yalnızca Muharrem duyuyor. Çünkü arkadaşı yazar Cevdet gibiler yalancı dünyanın oynaklığında tüm perdeleri çekmiş ve karanlıklarına inanmış gözüküyorlar. Ama sonra yalana isyan eden insan Demirkubuz'un vizöründe bir süre sonra kendine de isyan edebiliyor.

Muharrem insani kirlilik ve iğrençliklerine fiziksel olarak sıkı sıkıya sarılırken elinden ayırmadığı patates ise insanoğlunun yamru yumru hale dönüştürdüğü dünyaya rağmen toprağın kadim dostu olarak varlığını hissettiriyor seyirciye. Ama ne gariptir ki o dünyada kendisini anlayan tek insan olan bir hayat kadınını da bağırarak parasını verip gönderiyor Muharrem. Tek derdi ise yalnızlığını yüceltip bireyselliğine sarılma isteği.

Birçok kişi Shakespeare uyarlaması yapabilir beyazperdeye; ancak Dostoyevski, sinemaya uyarlanması en zor metinlerin yazarıdır. Demirkubuz bunu layıkıyla yapmış. Hele otel odasındaki gölge sahnesi derinliği, ses ve ışık dansının mükemmelliğiyle sinema tarihine geçecek kadar güzel. Yeraltı, dünya sinemasının en iyi uyarlamalarından biri. Çünkü, "Dostoyevski'nin karakterleri değil o karakterlerin iç sesleri konuşurken, cümleler betime değil, ruh çözümlemesine yönelik olarak karşınıza çıkıyor."

Demirkubuz'un gizli saralarını ve sayıklamalarını seviyorum... Adını ister sanat koyun ister başka bir şey.  Kare kare acılarına dokunmamıza izin veriyor ve dokununca o acıların kendinize ait olduğunu anlıyorsunuz. Yeraltı belki de Demirkubuz'un en iyi filmi. Yüzleşmek kendinizle ne kadar zor olabilir? Ne kadar görmezden gelirseniz gelin kendi yeraltınız içinizde bir yerler de değil mi zaten?