Sinema Dergisi

Şahsiyetli Adamın Hikayesi

SENEM ERDİNE - MÜJDE IŞIL

"YERALTI", Zeki Demirkubuz’un insan doğasının yüzleşmekte zorlandığımız karanlık yönlerine cesaret ve içtenlikle bakmak üzere kurduğu sinemasının zirve noktalarından biri. Bu ay İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde gösterildikten hemen sonra gösterime girecek film, yönetmenin çelişkilerle dolu insan doğasına ilişkin düşüncelerini en açık, en sade ama aynı zamanda en etkili ve derinlikli biçimde aktarabildiği filmi belki.

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanının serbest bir uyarlaması “Yeraltı”. Klasik anlamda bir uyarlamaya daha yakın olduğunu söyleyebileceğimiz önceki filmi “Kıskanmak”tan farklı olarak, yönetmenin zihninde oluşan fikirlerle romanın örtüştüğü noktalardan hareketle geliştirdiği bir senaryodan çekilmiş. Kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir hesaplaşma halindeki başkarakteri Muharrem (Engin Günaydın), bir Dostoyevski karakteri olduğu kadar bir Zeki Demirkubuz karakteri aynı zamanda. Ona ne kadar acı verse de idealleriyle kendisine sunulan hayat arasındaki çatışmanın üzerine gitmekten vazgeçmeyen bu adam tam da bu nedenle yönetmenin gözünde bütün zaaflarına rağmen “şahsiyetli insan”ı temsil ediyor. Film üzerine yaptığımız söyleşide Muharrem’in hikayesini açıklamaya dönük girişimlerimize pek yüz vermeyen yönetmen, tıpkı filmde onun yapmaya çalıştığı gibi Muharrem’i açıklamaya değil anlamaya çalışmamızı öneriyor. Fazla uzatmadan sözü ona bırakalım.

Yeni filminizin gösterime girmek üzere olduğu şu günlerde, zaman zaman soğuduğunuz ve uzaklaşmayı düşündüğünüz sinemayla ilişkiniz ne durumda?
Bir heyecan duyuyorsun, o heyecan seni o filmi yapmaya yöneltiyor, emek veriyorsun, filmi yapıyorsun ve sonra uzun süren bir yabancılaşma başlıyor. Özellikle son filmlerimde böyle. Film bittikten sonraki teknik meselelerle ilgili süreç, olasılıkları düşünme, hesaplar falan büyük bir yabancılaşma getiriyor. Eskiden daha aceleciydim, her şey daha basit ve netti. Şimdi teknik olanaklar arttıkça bu yabancılaşma süresi uzamaya başladı. Ama her şey bittikten sonra, 2-3 sene önce bu filmi çekmeye karar vermene neden olan duyguya geri dönmeye başlıyorsun. Benim sinemadaki sürecin en sevdiğim noktalarından biri budur. O aradaki her şey, o yabancılaştıran unsurlar unutuluyor. Filmin duygusuna geri dönüyorsun. Şimdi o noktadayım ve buradan baktığımda “Yeraltı”nın benim en iyi filmim olduğu duygusuna kapılıyorum. Zamanın bende bıraktıklarını en iyi yansıtabildiğim, bir mesele hakkında en çok derinleşebildiğim ve anlatılması zor bir şeyi sadeleşerek anlatabildiğim filmim diye düşünüyorum. Zamanın ve olgunlaşmanın insanı götüreceği yer kesinlikle sadeliktir; tabii dertlerin başkalaşmamışsa.

Filmin seyirciyle buluşması aşamasında nasıl hissediyorsunuz?
Gösterime çıkana kadar heyecan değil sıkıntı oluyor bende. Sinemanın giderek masumiyetini kaybedip ideolojik bir mesele haline geldiğini fark ettiğimden beri bu durum bana sıkıntı veriyor. “Masumiyet”i çektikten sonra, “İtiraf” ve “Yazgı” bitene kadarki o 4-5 senelik süreçte insanların sinemayla ilişkisindeki masumiyetin günümüzde nasıl aşağılık bir ideolojiye, beğendim-beğenmedim ukalalığına dönüştüğünü gözlemledim. “Bekleme Odası”nda bu iyice netleşti. “Kader” ve “Kıskanmak”ta çok açıktı. Arada bir sinemadan uzaklaşma, sinemayı bırakma eğilimi göstermemin nedeni de bu. Bütün bunlardan uzaklaşıp, kendime, yalnızlığıma dönüp, geceleri senaryo çalışırken yarattığım heyecanlarla temizleniyorum. Tekrar yeni bir film çekme gücünü buluyorum. Filmi çekiyorum. Sonra aynı duygu tekrar ortaya çıkıyor. Bu şimdilik böyle devam ediyor. Bakalım ne zamana kadar.

Siz de zaman zaman kendi yeraltınıza çekiliyorsunuz yani.
Ben kendi hayatım için öyle anlamlı cümleler kullanmayı sevmiyorum. Bu işler bittiği zaman, benim rahat ettiğim tek alan, yönetmen kimliğinden, sinemacılıktan uzaktaki gecelerim ve o basit hayatım. Zaten ‘cinema-man’ olma zaafı göstersem hiçbir şeyim kalmaz.

Marx, “Maddi koşullar insanın düşüncesini belirler” der. Tam anlamıyla o dünyanın içine girip orada kalsanız değişeceğinizi bildiğiniz için kendinizi böyle mi koruyorsunuz?
Ben pek Marx gibi düşünmüyorum aslında. Mecburiyetlerimiz nedeniyle öyle bir hayatı yaşamak zorunda da kalabiliriz. Bir kişilik göstermezsen, ilkelerin ve kendine ait bir ahlakın olmazsa elbette insan yaşadığına benzer ama bunu bir mutlak olarak düşünürsek haksızlık ederiz.  Düşüncelerinin tam tersi koşullar içinde yaşamak zorunda kalan insanların verdikleri mücadeleye, yaşadıkları yalnızlığa, ilkeleri uğruna kendilerini yok etmelerine neden olan mücadelelerine saygısızlık olur. Burada mühim olan şey, benim ne yaşadım değil, bunu nasıl bir ahlakla yaşadığım, itiraz ve isyan duyguma ne kadar sadık olabildiğimdir. İşte böyle bunları düşünüyorum, yaşıyorum, kırılıyorum, bunlarla yüzleşiyorum, kavga ediyorum, sonra bunun filmini nasıl yaparım diye düşünüyorum ve “Yeraltı” çıkıyor.

Röportajlarda samimiyetle ortaya koyduğunuz kişiliğiniz filmlerinizin ayrılmaz bir parçası bize göre, dolayısıyla filmleriniz de kişiliğinizin bir uzantısı adeta. Bu filminizin başkarakteri Muharrem’de de sizi görmek mümkün. Ne dersiniz?
Benim ne kadar göründüğüm tartışılır. Nietzsche’nin “Hesap bir an önce ve bu dünyada görülmeli” lafı beni üç gün uyutmamıştı ilk okuduğumda. Bu, benim kişiliğimle, ruhumla, hayat algılarımla birleşince ve anakronik süreç başlayınca Muharrem’i yazmaya başladım. Aklımda “Yeraltı”nı yapma fikri yıllardır vardı ama “Bekleme Odası”nın ikincisini yapmak için yola çıktım ilk olarak. “Bekleme Odası”ndaki adamın 5 sene sonrasını anlatacaktım. Asistanıyla evlenmiş, çocuğu olmuş; bir anlamda Nurhayat, Yazgı ve benim hikayemiz. Yönetmen adamın yaşlandığı, sertliğinin yumuşadığı, daha komik halini çekmek için yola çıktım. Üçümüz oynayacaktık. “Bekleme Odası” ahlaki olarak en beğendiğim filmim olduğu için bu projenin heyecanını yaşamaya başladım. Duygular, yüzler, içine düşülen durumlar ve hayat hakkında daha varoluşçu bir film yapmak istiyordum. Sonra Yeraltından Notlar’ı okuma ihtiyacı duydum. Camus’leri yeniden okudum. Sonra bir anda benim de anlayamadığım şekilde bu fikir çıktı ortaya. Böyle bir meseleyi kendi üzerimden anlattığım zaman daha öznel bir durum ortaya çıkacaktı; ben fazla önplana çıkacaktım. O öznellik duygusu beni hep düşündürüyordu. “Bekleme Odası”nda da öyle olmuştu. O yüzden emin olamadım. Sonuçta Yeraltından Notlar bana daha iyi bir şey anlatma fırsatı verdi. Çünkü Yeraltından Notlar’ın insanlığın sözlüğü olduğunu düşünüyorum. “Mesele aynı mesele; kendini buradan sına” dedim. “Bekleme Odası 2”den kalan fikirle Muharrem ilk aşamada yönetmendi. Sonunda Ankara’da ortalama bir memur haline geldi.

Yeraltından Notlar, Dostoyevski’nin 19. yüzyıl Rus aydını eleştirisidir. Bu yanıyla ne kadar örtüşüyor sizin yaptığınız filmle?
Roman bu dürtüyle yazılmıştır ve Çernişevski’ye cevaptır. Dostoyevski yaşadığı zamanın çok tutkulu, dominant ve ukala adamlarından birisiydi. Bir eser gündelik öfkelerle de ortaya çıkabilir ama Yeraltından Notlar’ı ‘19. yüzyıl aydın eleştirisi’ gibi bir içeriğe sıkıştırırsak 150 yıl sonra ben bir Türk olarak ne buluyorum bunda o zaman? Avrupalısı, Amerikalısı, Afrikalısı ne buluyor? Bu romandan bu kadar derin şekilde etkilenip insanlık hakkında bir şey öğrenmemizin sebebi 19. yüzyıl aydın eleştirisi mi?

Peki kahramanın sınıfsal konumunun ve toplumsal ilişkiler içindeki durumunun hiçbir önemi yok mu sizin için? 
Çevremizin ve çevremizdeki koşulların elbette bizi etkileyen, yönlendiren bir rolü var ama ben bunun sınırlarının ve öneminin doğru saptanması gerektiğini düşünüyorum. Karakter dediğimiz bir doğası vardır insanın. Karakterin diğer şeylere feda edilmesini, hiçe sayılmasını doğru bulmuyorum. O zaman hiçbir şeyin önemi, değeri kalmaz; bütün mesele ekmek ve sınıf meselesi haline gelir. O zaman da insanın varlığının tanımı konusunda hiçbir şey söyleyemeyiz; söylemeye de gerek kalmaz zaten... Çehov, Sait Faik ve Yılmaz Güney bence hayat hakkında en fazla şey söyleyebilmiş insanlardandır ve bir bakış açıları vardır; insanı, insanlığın öyküsünün bir parçası olarak ele alırlar. Bu bir yoldur evet, ama bunu inkar etmeden, peşinde olduğum başka bir şey var benim: İnsanlık öyküsünü yazanın da insan doğası olduğu fikri. İnsanlık öyküsünü kişilerin yazdığına inanıyorum. Bir sonraki aşamada o insanlık öyküsü, kişileri yazmaya başlayabilir. Dolayısıyla yazarken karakterin peşinden gidiyorum. Muharrem öyle bir kişilik olmasaydı, filmde yaşananların hiçbiri olmazdı. O yemek öyle geçmezdi, kapıcıyla ilişkisi öyle gelişmezdi. Muharrem öyle biri olduğu için o öykü öyle yazıldı.  

Muharrem size göre neden hikayesi anlatılmaya değer biri?
Muharrem yarı sezgileri yarı bilinciyle şunu fark etmiş biri: Doğasından gelen arzuları, hayalleri, idealleri yani bir bütün olarak kişiliği kendisi için oluşturulmuş olan hayatla çatışma halinde. Bundan çok mutsuz olmasına rağmen bu çatışmadan kaçmıyor. Benzer bir çatışmayla dönem dönem her insan karşı karşıya gelebilir. Burada geri çekilenler, uyum sağlamaya çalışanlar da vardır, Muharrem gibi bir üst bilinçle çatışmanın köküne kadar gidenler de. Benim şahsiyetli olmaktan anladığım da budur.  Bir insan dünyanın en iyi ve en erdemli insanı olabilir, doğruların temsilcisi olabilir ama şahsiyetsiz olur. Bir insan dünyanın en alçak, en ahlaksız insanı olabilir ama şahsiyeti olabilir. Muharrem bu bakımdan şahsiyetli ve şahsiyeti konusunda direten, bu çatışmada bedel ödemeye razı bir adam; zaman zaman güçsüz hissetse de... Başka bir adam olamayacağını fark edip dürüstçe bununla yüzleşmiş birisi. Muharrem’in bir film kahramanı olarak anlatılmaya değer yanı bu.

Her ne kadar zaafları olan, öfkeli, intikamcı, kıskanç ve hatta bir adamı öldürmeyi planlayabilen biri olsa da hayatındaki çatışmadan kaçmayan, konforu reddetmek pahasına bu çatışmayla yüzleşmeyi göze alan bir adam olarak Muharrem “ahlaklı insan”ı temsil ediyor sizin için, öyle mi?
Evet, “Bekleme Odası”ndaki Ahmet de, “Yazgı”daki Musa da öyle; bana ahlak diye sunulan ve uyum göstermem istenen şeyin ahlak olmadığı, ahlak denen şeyin başka bir şey olabileceği yönündeki sorgulamaların sonucunda yazdığım karakterler. Benim kriterlerime göre Muharrem’i ahlaklı bir şahsiyet olarak düşündüm ve bunu anlattım. Ahlaklı bir şahsiyet olması zaafları olmadığı anlamına gelmiyor ama gerçekle başedemese bile gücü oranında uğraş veriyor. Ahlak konusunda kişinin gerçek karşısındaki konumlanışı önemli benim için. Muharrem böyle biri olmasaydı, yalnız olmayı göze alamayıp o arkadaşlarıyla daha rahat yaşama hayaline ilgi duyar, buna biat ederdi.

Aslında Muharrem insanlar tarafından kabul görmeyi, çevresiyle bağ kurabilmeyi çok önemsiyor. Çevresiyle ve kendisiyle yaşadığı çatışmayı onun için bu kadar acı verici, bu kadar trajik kılan da bu herhalde.
Tabii, arzular düşüncemizle, ahlakımızla, şahsiyetimizle çatıştığı anda ya arzularımıza yöneliriz ya da arzuları reddederiz. Bu çok temel bir çelişki ve benim hayatımda en çok yaşadığım şey. Filmle aramdaki en güçlü bağ da burada. Bu konuda çok itirafkâr olmaya çalışan biriyim. Benim içimde her türlü aşağılık yan ve pislik ile her türlü erdemli yan ve iyilik var. Bu ikisi sürekli birbiriyle çelişir. İnsan, değerleri ve arzuları arasında bölünmüş bir varlıktır. Güçlü bir arzuyu hissedip yaşamak isterken bunu durdurup daha zor ama değerli bir şeyi öne çıkarabilen insan ahlaklı insandır. Aslında bütün mesele, filmin sloganı haline de gelen şu cümle: Akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olmaz. Eğer bir arzu, gururumuzla çatışmıyorsa o zaman yaşanabilirliği artar ama gururumuzla çatıştığı an, birinden birini tercih etmeye zorlanırız. Bütün bunlar insan doğasının gerçekleri ve benim sinema yapmamın en heyecan verici nedeni.

Arzularından vazgeçip gururlu ve ahlaklı olmayı tercih ettiği oranda mı değerli buluyorsunuz insanı?
Evet, insanın son bakıştaki tanımının bu olduğunu düşünüyorum. Che Guevara’ya, İsa’ya ve böyle birçok insana karşı sorumluluk duymamızın nedeni de budur. 70-80 yaşında, artık dünyayla ilgisi azalmış bir insan düşünelim. Bu adam torunlarına ya da onu dinleyen insanlara kendini anlatırken gurur duyduğu şeylerden bahseder. En sonunda insan bir değere hizmet etmek isteyen bir varlıktır. Bu nedenle zamanında onu delirten, hatta kötülükler yaptıran olayları bile anlatırken bir anlam arayışıyla anlatır bunu. Bu, insanın en büyük reflekslerinden biridir. Ahlaklı ve değerli bulmadığımız arzu, bizi çelişkilere düşürüp zorlar. Geri dönüp baktığımız zaman, yaşarken onsuz yapamayacağımız gibi hissettiğimiz o duygudan vazgeçebilmiş olmak bir gurur vesilesi olur; diğer durumda ise utanç.     

Muharrem’in fahişeye davranışını nasıl tanımlayabiliriz? 
Gücü ona yetiyor. Kapıcı kadın dahil diğerleri nasıl Muharrem’i eziyorsa, sırası geldiği zaman o da benzer şeyi yapıyor. 

Muharrem’in arkadaşlarına yaklaşımınızın Türkiye’deki sol hareket hakkındaki görüşünüzü yansıttığını söyleyebilir miyiz? 
Onların hepsi kendilerini Muharrem’den daha ahlaklı görüyor. Baktığında hepsi solcu. Che Guevara resimleri var duvarda. Çav Bella şarkısı söylüyorlar. Kendilerini ifade etmeleri için mikrofon tut; dünyanın en değerli şeylerini anlatırlar. 80 sonrası solculuğun Türkiye’de yaşanma şeklini böyle ironik bir bakışla koydum filme. 80 sonrası sosyalizm Türkiye’de, akşama kadar her türlü numarayı yapıp gece iki kadeh şarap içtikten sonra Çav Bella söylemek düzeyine geldi maalesef. Bu benim gözlemimdi. Onlar arasında bir tercih yapmam gerekirse, benim arkadaşım Muharrem ama eminim zor bir arkadaş olurdu.

Bireyin düşüncelerini ve davranışlarını maddi koşullar ya da çevresel etkenlerle açıklayan toplumsal çözümlere yüz vermiyorsunuz ama Muharrem’in böyle bir adam olmasında, bağ kurmakta bu kadar zorlandığı çevresindeki dünyayla ilgili hayalkırıklıklarının hiç mi payı yok?
Var tabii... Bu tartışılmaz bir şey bence ama bunu kanıtlayamayız. İki kardeş düşünün. Aynı ana-babadan, aynı ekmeği yemişler; biri utanç verici işler yapıyor, diğeri ise iyi biri. Kötü olanın kötülük nedenini açıklamaya kalkarken ideolojik bir yaklaşım sergilersen eğer, bir Marksist gibi, bir dindar gibi topluma suç bulursun. Bunlar bir yanıyla doğru ama bunun mutlak bir doğru olabilmesi için aynı koşullarda büyüyen diğer kardeşin niye kötü olmadığını birisi açıklasın o zaman? Marksizm’i anlarım... Bunlar başka bir şeyi öne çıkarıp acıyı gidermek için oluşan reflekslerdir ama 5000 yıllık dinler de bunu yapıyor ki fıtrattan bahsetmelerine rağmen. Bir fıtrat var, bir doğa var. İnsan akli bir varlık, neden diye sorabilir, sormalı da zaten ama insan akli olduğu kadar akıl dışı bir varlık aynı zamanda. Çünkü cevabını alabileceğimiz sorular kadar cevabını alamayacağımız bir sürü soru da var. Ben bunlardan bahsetmeye çalışıyorum. Muharrem şu cümleyi kurabiliyor: Değerli olanın farkına vardıkça bataklığıma daha çok gömülüyorum. Bu zekaya, bu ahlaki değere sahip ama o bataklığa gömülmeye devam ediyor. Bana kimse bunu açıklayamaz. Sırası gelince kendimi Marksist gibi hissediyorum; sırası gelince dindar. Bunların insanın iyilik arayışının refleksleri olduğuna inanıyorum ama acziyeti bu kadar yüceltmenin, her şeyin çözümüymüş gibi sunmanın ne akılcı ne de insani olduğunu düşünüyorum.

Filmlerinizi açıklamaya ya da çözümlemeye yönelik çabalardan pek hoşlanmadığınızı biliyoruz. Neden?
Ben filmlerimde mutlak doğruyu anlatmıyorum; insanlara akıl vermiyorum. Ben anlamaya çalışıyorum. Anlamak, bir insanın en büyük ahlaki yükümlülüğüdür. Açıklama ancak anlamanın arkasından gelebilecek bir şey. Benim de açıklamalarım var ama film denen şeyin doğası ve ahlakı bu açıklamaları kabul etmediği için ben kendi egomu bir kenara bırakarak, birey olma yetimden feragat ederek açıklamaları filme sokmuyorum. Ben bunu kendi gündelik hayatıma ve vatandaşlık haklarıma saklıyorum. Çünkü bir filmde bunu yapmak, dünyanın en tehlikeli işi. Yoksa benim de var bir sürü açıklamam ama siz benim hiçbir filmimde bir açıklama yaptığımı gördünüz mü? Onu dindarlar yapsın, Marksistler yapsın, toplumu biçimlendirme iddiasındaki insanlar yapsın. Ben bunun ahlakına inanmıyorum, çünkü insanlık olarak öncelikli meselemiz anlamaktır. Sanat dışında bunun hiçbir yerde olanaklı olmadığını, sanatın bile giderek elimizden alındığını düşünüyorum. “Yeraltı” filmi de Muharrem de bütün bunların bir sonucu işte. Yoksa ben bilmiyor muyum, çok görkemli ve büyük hikayeler anlatmayı? Hepsinden daha iyi yaparım. Çünkü kötülüğe bu kadar yaklaşabilen, onu bu kadar anlamaya çalışan biri olarak iyiliği hepsinden daha iyi biliyorum ama mesele iyilik değil, mesele kötülük... Mesele akıl değil, akıldışılık... Ve bu da benim ahlakım işte. Muharrem üzerinden anlatmaya çalıştığım ahlak bu. Benim için ahlak özgürlüklerim ya da haklarım değil sorumluluklarım ve bu sorumlulukların ağırlığını taşıyabilme gücüdür.

Seyircinin filmlerinizle nasıl bir ilişki kurmasını tercih edersiniz?
Ben bir filmi izlerken kendi deneyimlerimden ve empati gücümden yararlanırım. Sadece kendi hayat bilgimizden yola çıkarak bence bir filmi en basit ve en samimi biçimde anlayabiliriz. Bu ülkedeki film algısına dair en büyük şikayetim de burada. İdeolojik ya da dindar olmanın getirdiği başkalaşmış düşüncelerle yani bir üst düşünceyle, yaşamla ilgili gerçek şeyler bulmamız zordur ve bu giderek zorlaşıyor. Özellikle bir sanat yapıtıyla kurduğumuz ilişkide bu giderek daha zor bir hale gelmeye başlıyor.

Engin Günaydın, Muharrem rolünde çok doğal ve inandırıcı bir oyunculuk sergiliyor. Muharrem karakterine onun neler kattığını düşünüyorsunuz?
Filme baktıkça şöyle hissediyorum: Seyirci olsaydım, orada Engin’den başka bir yüz olsaydı, bir şeyin eksikliğini hissederdim. Engin bir yanıyla çok zor bir oyuncu ki bu benim en sevdiğim yanı; atipik yanını kasdediyorum. Konservatuar eğitimi almış olmasına rağmen asla teknik bir oyuncu değil. Bugüne kadar tanıdığım oyuncularla kurduğum ilişkinin çok dışında, başka türlü bir ilişki kurmak zorunda kaldık filmde. Bu beni ilk zamanlarda zorladı ama sonra bir anda film için inanılmaz iyi bir şeye dönüştü. Bu filmi çekecek her yönetmenin hemen düşünebileceği biri Engin, yüzüyle, ifadesiyle, nedensiz tedirginliğiyle... Filmde Engin’den çok şey var.

Ankara’yı mekan seçmenizin nedeni neydi?
Yeraltından Notlar kitabındaki Petersburg’un memurlar şehri duygusu vardı aklımda; kasvetli, karanlık bir kış amosferi... Bu da doğrudan Ankara’ya yönlendirdi beni. Ankara benim çok sevdiğim bir şehir nedense. Bir şeye bakarken illa bir güzellik olsun ya da mutlu olayım gibi kriterlerim yoktur. Bu benim en gelişmemiş yanım. Bir şey iğrenç bile olabilir ama kafamı karıştırması ve bir duygu yaratması daha önemlidir. Sevgimi de biraz bu belirler. İnsan ilişkilerinde de bu böyledir. Kötü bir şeyi de sevebiliyorum yani. Ankara’nın çok güzel caddeleri yok ama seviyorum işte. Biraz da o yüzden Ankara’yı seçtim.

Yeraltından Notlar’ın en akılda kalıcı bölümü olan subaydan intikam alma hikayesini neden kullanmadınız filmde?
Onu kullandım ve çektim de... Filmin çekimlerinin neredeyse yarısından daha fazlası onu çekmek için harcandı. Şimdi bu filmdeki hikaye olmayıp da sadece o intikam hikayesi olsaydı bence güzel de bir film olurdu, ancak bu öyküyle o öykünün dokularının tutmadığını hissettim. Birinden birini tercih etmek zorunda kaldım. O subayı kahveci yapmıştım ve onu Sırrı Süreyya Önder oynamıştı; çok da güzel oynamıştı. İsmetpaşa Mahallesi’nde bitirim, magandamsı bir kahveci... Hayatımda ilk defa bir oyuncunun doğaçlama yapmasına izin verdim çünkü Sırrı ile hayat duygularımız çok benzer. Sezgilerine çok güvendim ve şahane şeyler yaptı hakikaten. İleride o öyküyü tek başına çekebilirim. 

Sinema tarihinde beğendiğiniz bir Dostoyevski uyarlaması var mı?
Wajda’nın “Ecinniler”ini izlemiştim ama beğenmemiştim hiç. Çok didaktik ve çok ciddi bulmuştum. Yul Brynner ve Kim Novak’ın oynadığı “Karamazov Kardeşler” bence sinema tarihinin en büyük filmlerinden biridir. Amerikalılar bu konuda çok iyi bir iş yaptılar; bence Ruslar’dan ve Avrupalılar’dan daha iyi uyarladılar Karamazov Kardeşler’i. Avrupalılar Dostoyevski’ye gereksiz bir entellektüel anlam yükleyerek berbat ediyorlar. Öte taraftan Dostoyevski’nin karakter yaratmasıyla, katil kim mevzusuyla, kurgusuyla Amerikan sinemasını ve hatta dünya sinemasını en derinden etkileyen edebiyatçı olduğunu düşünüyorum. “Se7en/Yedi”deki cinayetler dahil bugüne kadarki tüm polisiye filmlerin kurgusunun Karamazov Kardeşler’deki baba cinayetinden alındığını düşünüyorum. Amerikan senaristleri Dostoyevski’yi kendi edebiyatçılarından daha derinlikli biliyorlar bence. Mesela “Con Air”in esin kaynağı, Dostoyevski’nin ‘bir ülkenin gelişmişlik seviyesi, mahkumlarının düzeyine bakarak da anlaşılabilir’ cümlesidir. Raskolnikov’un envai çeşit karaktere esin kaynağı olduğu bir gerçektir. İnsanlığın ideolojik algısı yüzünden kabul görmez diye 80’lere kadar kötü adamlar kuru ve tek boyutlu gösterildi. 80’lerden sonra daha derinlikli kötü adamlar yaratıldı ve onları Antonio Banderas’lara, Kevin Spacey’lere oynatmaya başladılar. Bunun esin kaynağı yine Dostoyevski. Son yıllarda en beğendiğim filmlerden biri olan Rumen filmi “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”deki kürtajcı Suç ve Ceza’daki Svidrigailov’un ruhuyla yazılmıştır. Bunun gibi yüzlerce örnek verebilirim.

Daha klasik ya da birebir Dostoyevski uyarlaması yapmayı düşünüyor musunuz?
Klasik şekilde yapamam çünkü sinema yapma nedenlerim ve girmek istediğim alanlar buna müsaade etmiyor. Meselesini, karakterlerin ve olayların ruhunu alıp günümüze uyarlama fikri bana daha heyecan verici geliyor.

Çok farklı bir sinema anlayışınız olmasına rağmen Amerikan sinemasını beğeniyorsunuz. 
Ben Amerikan filmlerinin en kötüsünü bile izlediğim zaman, başta oyuncular olmak üzere bana çok iyi geliyor. Hollywood’u, benimle bir alakası olmamasına rağmen seyirci olarak çok beğenirim. Şu mıymıntı Avrupa sinemasına göre Amerikan sinemasının çok daha derinlikli meseleler anlatabildiğini düşünüyorum. Mesela Matt Damon’ı izlediğim zaman, filmin tekniğini gördüğüm zaman, şu adamlarla ve şu olanaklarla Ecinniler’i, Karamazov Kardeşler’i, Budala’yı orada çekebilseydim, diyorum. Bütçeyi, teknik olanakları hiçbir zaman öne çıkaran biri değilim. Meselesi olan adam her koşulda film çeker ama örneğin Matt Damon’ın da bir filme kattığı bir şey var.

Son dönemde beğendiğiniz filmler neler? 
Asghar Farhadi’nin “About Elly” ve “Bir Ayrılık” filmleri. O yönetmen bence sinemaya son yıllarda gelen bir mucize. Macit Macidi ve Abbas Kiarostami dışında İran sinemasını seven biri değilim, hatta genel itibariyle kötü de buluyorum. Bergmanlar ve Antonioniler sonrası Avrupa sinemasının yapamadığını İran sineması bu üç yönetmenle yaptı. Andrei Zvyagintsev’in “Dönüş” filmini ve İspanyol filmi “Te doy mis ojos/Gözlerimi de Al”ı beğendim. Alexander Payne’i beğeniyorum. Lars von Trier’i “Dogville” dışında hiç sevmiyordum fakat “Melankolia”yı çok beğendim. Benim asla tarzım değil, benim olabileceğim son insan tipi ama bu kadar mıymıntı insanın çöreklendiği sinemada sevdiğim bir adam olma yolunda ilerliyor. Bergmanlar, Antonioniler ve Tarkovskiler’den sonra sinemanın içine düştüğü üstten bakışçı, elitist havaları çok utanç verici buluyorum. Estetiğin giderek bu kadar yüceltilmesi, sınıfsal çelişkilerin en aşağılık şekilde karşılık bulması ve bu ‘solcu’ gidişat, bence bu çok utanç verici. Solculuk her değerli şey gibi kişiliğinden ve ruhundan arındırılarak kapitalizmin bir parçası haline getirildi. Hayatta hiçbir şeyin acısını taşımayan, hiçbir sınıfsal konumlanışı olmayan bir sürü adam sanat sözkonusu olduğunda solcu politik eğilime giriyor. Benim Hollywood hakkında daha pozitif düşünmeme neden olan şeyler, Avrupa’nın üstten bakışçı, ikiyüzlü entellektüel tavırları...

Bir sonraki film için 3 yıl bekleyecek miyiz?
Bu benim tercihim değil aslında. Senaryosuyla, çekimiyle sinema, içtenlikle yaklaşıldığında böyle bir zamanı gerektiriyor. En mühim mesele bu. Şöyle kenara çekilip sinemaya baktığımda şu ülkede insanların film beklediği en son insanım ben. Ben meselelere bu ideolojinin dışındaki gerçeklikle bakmak isteyen insanlara film yapıyorum. Onlara film yapmanın da bir bedeli oluyor. Tek başına olmak, her şeyi istediğin gibi yapmak, en inandığın ve en ahlaklı şekilde olmasına dikkat etmek çok yorucu. Bunların hepsi birleştiğinde böyle bir sonuç çıkıyor. Yoksa inanılmaz malzemesi olan bir insanım. Milletin iki-üç senede düşünemeyeceğini iki gecede düşünüp, bunun enerjisini bulabilecek bir hayat duygum var.