TARAF

“BEN HEM MUHARREMİM HEM DE CEVAT!”

Beyza Karayel Yeşilbaş - 22 Nisan 2012

Bu yıl İstanbul Film Festivali’nden 5 dalda ödülle dönen Yeraltı filminin yönetmeni Zeki Demirkubuz, çok tartışılan ve filmde birbirleriyle kıyasıya hesaplaşan iki karakterini aslında tamamen kendinden yola çıkarak oluşturmuş.

“İnsan doğasının karanlık yönü”ne bakmayı seven usta yönetmen Zeki Demirkubuz;  yalnız, uyumsuz, kibirli, acı çeken bazen bundan zevk alan, marazi yönleri bol Muharrem karakteri ile karşımıza çıktı. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” eserinin serbest  uyarlaması olan Yer altı, bu yılki İstanbul Film Festivali’nden beş dalda ödülle döndü.  Film, izleyici ile buluştuktan sonra biz de yönetmen Demirkubuz ile buluşup hem filmi hem filmin gerçek hayattaki ve  izleyicinin zihnindeki tezahürlerini konuştuk.

Muharrem karakteri  tüm söyleşilerinizde didik didik ediliyor.  Onu bu kadar irdelenmeye muhtaç kılan nedir?
Yıllardır ben duygusu ve ego gerçeğinin üzerinde durmaya çalışıyorum. Kendimi bir uzman yerine koyup genel olarak karşılaştığımız aydınlar, düşünürler, mürekkep yalamışlar gibi tüm hakikate ermişcesine hayata ayar vermeye çalışan biri de olamayacağıma göre, önümde bir seçenek kalıyor;  kendimi laboratuar haline getirmek… İnsan kendine dair bir şeyler söyleyebilmeli, anlayabilmeli ki buradan yola çıkarak aynı doğaya ya da benzer koşullara sahip başkaları hakkında da daha vicdanlı ve daha doğru şeyler söyleyebilsin. Bu nedenle de bu kadar irdelenmeye değer bu karakterler.

Yani Muharremi biraz da kendinizden yola çıkarak oluşturdunuz…
Birazcık değil, bütünüyle… Laboratuar demek bir yanılgıya götürmesin bizi. İnsan doğasının hep aynı olduğunu düşünen biriyim. Öz olarak elbette herkes aynıdır. 

Ama Cevat değilsiniz…
Aynı zamanda Cevatım da. İnsanlar öz olarak aynıdır. Kendisine bağışlanan aklı, iradeyi
kullanmasıyla farklılaşmaya başlar. İçimizde duran iyi, kötü, doğru, arzu değer, aşağılık yanların muhakemesini yapıp, neyi öne çıkartmak istedikleriyle insanlar farklılaşır. 
Muharrem’i  Muharrem yapan her şey benim içimde var.

İnsanı anlama çabasını da değerli buluyorsunuz. Ancak her fırsatta insanın akılla anlaşılamayacağını akıl-dışı bir varlık olduğunu söylüyorsunuz. İnsanı akılla değilse neyle anlamalı? 
İnsanın akıldışı bir varlık olması aklı kullanmayacağı ya da başka bir melekeye ihtiyaç duyduğu anlamına gelmiyor. Akıl-dışılık da akılla anlaşılacak bir şeydir. İnsanın akıl-dışı yanlarının olması onun akılsız olduğu anlamına gelmiyor. Aylarca bir cinayeti planlayan, şuuruyla bütün soğukkanlılığıyla kararlarını verip onu yapan biri için de bir akla gerek vardır.

Sinemanızda siyasal temalar olmasa da bu filmde Türkiye soluna dair ufak çapta bir eleştiri var mı?
Bu,  Türkiyedeki sola bir eleştiri değil. Öncelikle ben ideoloji ve inançtan uzağım. Bu benim trajedim ve yalnızlığım. Marksist olamayacak kadar Marksizm’den uzak biri olmama rağmen ahlak açısından baktığım zaman bugün bir vatandaş olarak, insanlık değerleri ve bunların içinde kendimi yakın hissedeceğim bir yer varsa bu, Türkiye soludur. Ben “ahlaki bir sosyalistim”. Solun kendi içinde bunun işkencesini çeken, idamını yaşayan, yalnızlığını yaşayan, bedelini ödeyen bir sol vardır. Bir de özellikle 1980 sonrası oluşan, akşama kadar düzenin gerektirdiği her türlü şeyi yapıp akşam biraz insanlığı, biraz vicdanı depreştiğinde, biraz kişiliğini ifade etmesi gerektiğinde, iki duble içip sol türkülerle kendini kimlik meselesi olarak solda görenler vardır. Filmde kullandığım “yarım solcular” başka kimlikten de olabilirlerdi, ülkücü mesela…

Belki filmdeki  bir diğer eleştirel öge, Türk aydını ile ilgili. İlk akla gelen Orhan Veli, Orhan Kemal, Sabahattin Ali hatta Aziz Nesin’e kadar bir memur ya da orta altı yaşam koşullarına sahip aydın profili vardı Türkiye’de, memur Muharrem’in yaşam koşullarına yakın. Bugün orta halli aydın yeraltında mı?
Muharrem’i tabi bu aydınların yanına koymak biraz abartı olabilir. Aziz Nesin, Sabaattin Ali, Necip Fazıl, Cemil Meriç, İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Orhan Kemal, Sait Faik…Bu adamların yetenekleri, siyasi görüşleri  farklı olabilir, ama bu isimleri bu ülkede itiraz edebilmenin  inatçı olabilmenin ve şahsiyetli olmanın karşılıkları olarak değerlendiriyorum. Son 10 yılda büyük bir aydın patlaması oldu. Bugün güç ve iktidar açısından kendilerine yakın olduğundan, tıpkı Cumhuriyetin temel devlet ideolojisine sırtını dayamış aydınlar gibi, şimdi sırtını bugünkü hükümete dayayarak var olan büyük bir kitle oluştu. Aydınlar sahip oldukları bilginin, ağızlarından çıkan sözün ahlakını da taşıyabilen insanlardır. Cemil Meriçler, Sait Faikler, Aziz Nesinler  yine biraz Muharrem’e benzer  bir konumda yer altında yaşıyorlar. Ben filmde başarı ideolojisiyle, aydın olma düşüncesi arasındaki farkı ve olması gereken uyumsuzluğu duyumsatmaya çalıştım. 

Günümüzde yaşayan uyumsuz, yalnız, marazi kişilik  Muharrem bu yalnızlığını aşmak için onca şey yapmasına rağmen neden internet ya da cep telefonu kullanmıyor? 
Kendim için de söyleyebilirim aynı şeyi. Ben de mesela cep telefonu kullanmaya başlayalı 3-4 yıl oldu. Muharrem’in yalnız olmaktan şikayeti yok. Gururlu, kibirli, nefsi uyanmış, kendisiyle gerektiğinden fazla ilgili adamların yalnızlığı yaşama şeklinden şikayetçi olduklarını düşünmüyorum. Bunun belki bir anlamı da olmayabilir. Belki kibirinden, belki kendini herkesten ayırmak için. 

Siz çoğu kez izleyicinin derin anlamlar yüklemek istedikleri şeyler için “hiçbir anlamı yok” diyorsunuz.  Filmleriniz çoklu okumalara açık olsun diye mi böyle söylüyorsunuz yoksa  gerçekten bazı şeyler tesadüfi ve nedensizce mi gelişiyor?
“Bunun anlamı yok” derken doğruyu söylüyorum. Ama şimdi hepsini “bu doğaçlama, bu bilerek” diye ayırmam zor. Kendimle  baş başa kaldığımda şunu söylüyorum ve önemsiyorum:  sezgilerimi kaybetmemek. Kötü filmler bile yapmama neden olacak olsa da sezgilerimi ve arkasındaki yaşam duygusunu kaybetmemeye, bir anlamda çocuk gibi kalmaya çalışıyorum. Amatör biri gibi... Film aynı zamanda kamusaldır, ortaya çıkıp iş bitince yeniden üretilmeye başlar. İnsanlar kendi okumalarını yaparlar. Hem bu bağı diri tutmak için hem sinemanın aşağılık bir şekilde üretim-tüketim ilişkisi, bir müşteri-imalatçı ilişkisi içerisinde olmasını eleştiren biri olarak böyle düşünmek zorundayım zaten.

O zaman bir kadın izleyici olarak farklı bir okumayla sorabiliriz:  Muharrem bir kadın karakter olabilir miydi, nasıl olurdu?
Muharrem’in ya da Musa’nın kadın karakter şeklinde ortaya çıkması fikri benim çok hoşuma gider. Ben yaklaşık iki aydır  twitter kullanıyorum. Bazı hesapları okuyorum, tweetlerini... Azımsanmayacak ölçüde öyle kadınlar var ki en az Muharrem kadar o cinsellik, o dejenere olma arzusu, arzularını arsız, sınırsız biçimde yaşama, erkeklerde bile görmediğin bir cinsel gerçeklik var. Günün birinde böyle bir film çekerek bir kompleks  halde süren bu feminist çabalara büyük bir katkıda bulunacağıma inanıyorum.

Muharrem’in Kızıl Elma reklam şirketinin ofisinde oturduğu koltuğun hemen yanında Filmor’un bir afişi vardı. Kadın örgütlerine bir gönderme miydi bu?
Hayır, hiçbir anlamı yok. O mekanı Uçan Süpürge –kendilerine teşekkür ederim- bize verdi, birçok mekan baktık, ben o mekanı beğendim. Bazen mekanları dekore ediyorum ama bazı mekanlarda o sahicilik duygusu örtüşüyorsa hiç dokunmuyorum. O mekanda neredeyse hiçbir şeye dokunmadım. 

Bir film seyircisiyle buluşunca gerçek anlamını buluyor. Yeraltı izleyici ile buluştu.  Siz de seyirci filmi yeniden üretir dediniz. Film şimdi nasıl bir anlama büründü sizce?
Kendi gerçeği ile ilgili sorusu, derdi olan adam benim filmlerimle daha çok bağ kurabilir. Böyle bir derdi olmayan sinemayı eğlence olarak gören bir adamın zaten benim filmime gelmesine gerek yok. Sıkılır gider, nitekim de öyle oluyor. Tablo da öyle. Çok beğenen, çok etkilenen de var filmden çok nefret eden de. Ben bunların hepsini bir ciddiyet barındırması halinde kabul ediyorum.

Yönetmen-izleyici ilişkisi imalatçı-müşteri değildir dediniz. Ama sinemanın da ekonomi-politik bir yapısı hatta içinde bir ödül ekonomisi var. Siz her ikisine de mesafeli duruyorsunuz ve filminiz de 25 kopyayla vizyona giriyor. Bu çelişki nasıl aşılır?
Ben bunları çözemem. 18 senedir elimle tutabildiğim en büyük gerçek şu ki; benim irademin geçtiği şeyler var, irademi aşan şeyler var. İrademin geçtiği yere kadar sahip olduğum bütün gücü ve iradeyi  göstermek benim ahlakımın bir parçası. İrademin geçmediği alanlarda itirazlarımı söyleyip eleştirilerimi yapıp, bunun sonuçlarına da katlanmayı bilmek gerek. Tüm bu gerçeği, bahsettiğiniz şeyleri başa çıkılamaz ya da değiştirilemez bir gerçek olarak görseydim,  dokuz tane filmi bırak, fotoğraf çekemezdim. En güvendiğim yer de şu;  bu filmleri yapmak benim mesuliyetim değil.  Öbür türlü bu bir mahkumiyete dönüşür ki o zaman zayıf, bağımlı bir insan olursun. O zaman böyle filmleri yapman da mümkün olmaz. Tüm bu çabaya rağmen olmadığı yerde sinemayı bırakabilirim de.  Mesela bu bana inanılmaz bir güç veriyor. Ayrıca bize öğretildiği kadar şartların kötü olduğunu düşünmüyorum. Sokaktan gelmiş, işportacılıktan gelen, muhasebecilikle ya da sokak kavgacılığıyla gelip böyle bir ülkede dokuz film çekebildim. Ben bunu önemsiyorum.