naltrexon halveringstid

naltrexon fass erstatningfor.website naltrexon tablet
Radikal Hayat / 13/04/2012

Zeki Demirkubuz'un Dostoyevski'nin 'Yeraltından Not-lar'ından yaptığı serbest uyarlama 'Yeraltı', insanlığın hal ve gidişatına günümüzden bakarken felsefi yanını usta işi görsellikle birleştiren son derece başarılı bir film olmuş

Yeraltı 
Yönetmen, senaryo: Zeki Demirkubuz 
Oyuncular: Engin Günaydın, Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer, Nihal Yalçın, Serkan Keskin, Feridun Koç 
Yapım: Türkiye, 
2012/ 107 dk.
 


Orhan Veli, ‘Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti’ şiirinde ‘Böyle bir havada istifa ettim evkaftaki memuriyetimden’ der. ‘Yeraltı’nın kahramanı Muharrem için de memurluk çekilecek dert değildir ama o kapıyı vurup çıkma noktasında, havalar nasıl olursa olsun Orhan Veli kadar cesur değildir. Lakin onun da cesareti bir başkadır. Kötülüğünü, içindeki tüm nefretini, kibrini, çevresine olan inançsızlığını, zavalılığını, yalnızlığını, çaresizliğini, her bir eksiğini gediğini sürekli dışa vurur. Bazen içsesler eşliğinde, bazen iğneleyici laf sokmalar şeklinde, bazen de kırıp dökerek… 
Evet, ne mutlu ki Zeki Demirkubuz yuvaya dönüyor. Kabul, ‘Kıskanmak’ da kâğıt üzerinde onun dünyasına ait malzemeler barındırıyordu ama nedense ortaya çıkan filmde bir problem vardı. Kim bilir, bunun gerçek nedeni, Radikal’de yayımlanan eleştirmen görüşlerinde Murat Özer’in de altını çizdiği gibi Demirkubuz’a ‘serbest uyarlama’nın daha bir yakıştığıdır. Malum, daha önceki ‘uygulamalar’, yani Camus’nün ‘Yabancı’sı ve Dostoyevski’nin romanlarındaki genel haletiruhiye Demirkubuz sinemasında ‘Serbest radikaller’ biçiminde dola- 
şıma girdiğinde, genellikle sonuç ‘Gü- 
zel, mükemmele yakın ya da 
mükemmel’ oluyordu. Dosto- 
yevski’nin 19. yüzyıldan bü- 
tün insanlığın hal ve gidişa- 
tına dair bakışının ya da Ca- 
mus’nün 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı yılgınlıkla yoğrulan ‘Varoluşçu’ refleksinin izlerini ‘Modern zamanlar’da kovalarken bütün bunları sinemasal ifadelerle yeniden üretmek, Demirkubuz’a daha bir ‘oturuyor’ sanki. 
Bu noktada meseleyi genel çizgilerden ‘Yeraltı’ özeline taşımanın tam zamanı. Lakin önce kısa bir özet diyelim: Muharrem, Ankara’da yaşayan orta yaşlı bir memurdur. Geçmişte kalem de oynatmış ama daha sonra yazmaktan vazgeçmiştir. Hayattan memnun değildir, hatta birçok şeyden nefret eder. Memnun olabilmesi için kişiliğinden vazgeçmesi, başkalarının istediği kalıba girmesi gerektiğinin elbette farkındadır ama böyle davranmayı gururuna yediremez. Yeşilçam filmlerinden ‘Fakir ama gururlu genç’, 
onun hikâyesinde ‘Kötülüğünü gizlemeyen, içi nefret dolu, giderek bu halinden zevk alan ve böyle olmanın gururunu yaşayan adam’a dönüşmüştür. Hayatına, işyerindekiler pek değemez. Geçmişte her yerde sevmediğini ilan ettiği ve “Beş para etmez hırsız” dediği Cevat ise ünlü bir yazar olma yolunda ilerlemektedir. Tek yâreni ise evine temizliğe gelen ama asıl derdi alt kattaki yatalak komşusu olan gündelikçi Türkan’dır. Tüm bu sıkışmışlıklar içinde Muharrem, fünyesi çekilmiş bir el bombasıdır ve patlamasına az kalmıştır… 
‘Ahir zaman insanı’ 
Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ını sinemaya uyarlamak Demirkubuz’un kafasında çok eskiden beri vardı. ‘Kısmet bugünlereymiş’ dedikten sonra, ortaya çıkan yapıtın hem yö-netmenin kendisini hem de Dostoyevski’yi utandırmayan bir çalışma olduğunu ilk elde söyleyelim. Yine Radikal’deki eleştirmen izlenimlerinde Tunca Arslan, “Bugüne kadar gördüğüm Dostoyevski uyarlamaları içinde üst sıralarda yer alır” şeklinde görüş belirtmişti, ben doğrusu böylesi bir fikir beyan edecek kadar Dostoyevski uyarlaması izlemedim ama Tunca’ya şöyle katılıyorum; “Bu gayet iyi bir uyarlama, kendi başına bile gücünü yeterince hissettiriyor.” Bu arada Demirkubuz’un Camus’nün ‘Yabancı’sından yaptığı uyarlama olan ‘Yazgı’nın, Visconti’nin ‘Yabancı’ adlı 1967 tarihli uyarlamasından kat kat iyi olduğunu söyleyebilirim. 
‘Yeraltı’, modern ya da post-modern, ne derseniz deyin ‘ahir zaman insanı’nın biraz doğasından, biraz da çevresel koşullardan kaynaklanan ikiyüzlülüğünü, hiçbir özel ve de sözel entelektüel oyunlara girişmeden, saf ve basit haliyle aktarıyor. Film, kendi kurduğu psikolojik dünyada önce Mu- 
harrem’i, sonra da seyircisini boğmayı başarıyor. Bu arada ‘Yeraltı’, Demirkubuz sinemasına atılan genel bakışlar açısından kadrajların da mükemmele yakın ifade edildiği, görsel açıdan yönetmeninin kendisini aştığı bir çalışma olmuş. Evet, ‘Kıskanmak’ta da mesela ben maden sahnelerini çok beğenmiş ve ‘Germinal’ tadı bulmuştum. Lakin bu kez filmin görüntüleriyle ruhu olağanüstü bir birlikteliğe ulaşmışlar.
 
Doyumsuz bir ‘Kurtlar sofrası’ 
‘Masumiyet’, o ünlü tirat sahnesiyle sinemamızın tarihindeki müstesna yerini çoktan aldı bile. Benzer bir dokunuşa ‘Yazgı’da da rastlamıştık ama ‘Masumiyet’, ilk olmanın özelliğiyle zihinlerimizdeki sıralamada, ‘bir numara’daki yerini kaptırmadı, kaptırmayacak da. ‘Yeraltı’ da benzer şekilde ‘benzersiz’ bir masa, ‘yemek sahnesi’ armağan ediyor sinemamıza. Muharrem, başdüşmanı Cevdet’in İstanbul’a uğurlanma vesilesiyle verilen yemekte, eski solcu arkadaşlarıyla bir araya geliyor. Bu buluşma, o güne kadar halı altına sürülen birtakım meselelerin açığa çıkması anlamına da geliyor. Diyaloglar, mizansen, göndermeler, oyuncu performansları vs. ile birlikte bu sekans, hem filme damgasını vuruyor hem de ‘Yeraltı’nı sinemamızın yeryüzündeki önemli hamlelerinden biri haline getiriyor. 
Bu sahne vesilesiyle film ‘kişiselleşen hesaplara’ da uzanıyor. Evet, ön gösterim sonrası çokça dillendirilen Zeki Demirkubuz-Nuri Bilge çekişmesinin öyküye sızmış halinden bahsediyorum. Siz öykünüzü yerleştirdiğiniz Cevat adlı yazarın ödül aldığı kitabın ismini, ‘Ankara Sıkıntısı’ olarak telaffuz eder ve “Nobel’di, Oscar’dı” diye cümleler kurdurursanız, izleyenler de meseleyi böyle okumak zorunda kalır. Hoş, filmde zaten okların direkt yönlendiği yer, Cevat’tan çok çevresindeki ‘yancılar’ ama mesele, ister istemez böyle de yorumlanıyor. 

Nuri Bilge’yle hesaplaşmak 
Tabii bu okuma, meseleyi “Zeki, Nuri Bilge’ye geçirmek için film çekmiş” türünden tehlikeli bir mevziye taşıyabilir ki bu durumda hem ‘Yeraltı’nın kendine ait erdemlerine hem de Demirkubuz’un bu film üzerindeki emeklerine yazık olur. Galiba en iyisi bu konudaki yargıyı seyirciye bırakmak. Bense bu türden ‘ödeşmeler’in sanat üzerinden yapılmasını, yaratıcının doğasında olanı ürüne yansıtmak olarak görüyor ve Demirkubuz’un da ‘Zeki’ce davrandığını düşünüyorum. Resim, edebiyat ya da sinema, geçmişte bu türden ‘atışmalar’ı çok gördü, bu da meseleye yeni bir katkı olarak addedilebilir. Öte yandan madem Nuri Bilge’den laf açıldı, film boyunca Muharrem’im ‘Benim sadık yârim’ türünden elinden düşürmediği ‘patates’i nasıl yorumlayacağız? Bu da acaba ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’nın elmasına bir cevap mı?.. Bir de Muharrem’in fahişeyle gölgeler üzerinde yakınlaşması, bana David Fincher imzalı ‘Alien 3’te yaratıkla ‘Teğmen Ripley’in yan yana gelmesi sahnesini çağrıştırdı. 

Muharrem iyi, çevresi kötü 
Ya oyunculuklar? Engin Günaydın enfes oynamış. Nefreti, şiddeti, ikiyüzlülüğü, kendince dürüstlüğü, sıkıntıyı, ‘Bulantı’yı (Sartre’ı da analım), ‘Gregor Samsa’lığı (Kafka unutulur mu?), ‘Zerdüşt’lüğü (Nietzsche de unutulmaz), yani her bir şeyi mükemmel bir şekilde yansıtmış. ‘Vavien’ sanki bu rol için bir hazırlıkmış da taşralı Celal, şehirdeki ‘kayıp’ kardeşi Muharrem’i bulmuş gibi… Cevat ve arkadaş çevresi de enfes oynuyorlar; Serhat Tutumluer, Serkan Keskin, Murat Cemşir, Feridun Koç beşlisi, ‘Yemek sahnesi’ni muhteşem kılan isimler olarak tarihe geçmeye adaylar. Nergis Öztürk de ‘az ama öz’ varlığıyla ekibe dahil oluyor. Gündelikçi Türkan’da Nihal Yalçın ise, ‘Yalan Dünya’da sık sık sorduğu “Zeki Demirkubuz buraya uğradı mı?” sorusunun karşılığını çoktan almış gibi. Meğerse ‘Açılay’ın bir bildiği varmış. 
Sonuç? Öncelikle ‘Yeraltı’ bende geçen yıl izlediğimiz ‘Bir Ayrılık’ benzeri bir ruh durumu yarattı. Şimdi çok çok demode bir ifadeye başvuracağım: Filmin ‘ana fikri’ galiba Muharrem’in “İyi olmak istiyorum ama bırakmıyorlar” cümlesinde gizli. Demirkubuz, basit okumaları sever, buradan yola çıkarak diyorum ki; ‘Muharrem iyi de çevresi kötü…’