Yeraltı: Ben, hiçbir şeyim!

Felsefe ve teoloji kötülüğü ikiye ayırır, birini ‘fıtrî-doğal’ olarak bir kenara bırakır, diğerini ‘ahlakî-insanî’ olarak öte yana. Bediüzzaman, Mektubat’ta kötülüğün bizatihi kötü olmadığını, onu işlemenin kötülük olduğunu anlatır. Yani insanın kötülüğü içinde barındırması son derece doğaldır, mesele onu dışa vurmak, eyleme geçirmektedir. Bir başka yorum ise kötülüğü, ‘iyilik eksikliği’ olarak niteler.

Yönetmen Zeki Demirkubuz, bir sinemacı olmasından çok daha fazla bu kavramlara kafa patlatan düşünürdür. Belki de bütün filmlerinde bu ve benzer kavramların peşine düşüp kendisinin de tam emin olamadığı birtakım şeyleri arar durur. Bir önceki filmi Kıskanmak’ta –nasıl olduysa- cesareti bulup başka sulara açılmıştı yönetmen. Kıskançlık üzerinden kötülüğü, bir uyarlama ile izlettirmişti bizlere.

Şurası bir gerçek, Demirkubuz sineması gittikçe lineerleşiyor, yani daha sadeleşiyor ve aşağı, biz sıradan fânilerin daha kolay anlayabileceği bir yerlere geliyor. Bunu küçümsemek adına söylemiyorum, hatta tam aksine belki de bu çok daha değerli kılıyor filmlerini. Basitlikten bahsetmiyorum. Ve elbette bunun en önemli kaynağı/sebebi gerçekliğe olabildiğince yakın durabilme çabası. Gerçi yönetmen ‘gerçek’ diyor ama ben bu kelimeyi her seferinde ‘hakikat’e tebdil ederek atıyorum zihin havuzuma.

Daha önce de bir kez yazmıştım; hakikat sinemasında kamera âdeta gölge gibi olmalı, alabildiğince yakın ama gerçeğe dokunmayan, onu etkilemeyen, deforme etmeyen.

Filmin öyküsüne bir göz atalım: Muharrem Ankara’da yaşayan bekâr bir memurdur. Ne iş yerinde ne de evinde mutlu bir adamdır. İş çıkışı kendisini attığı Ankara sokaklarında amaçsızca dolaşır. Evine çocuğuyla beraber temizliğe gelen kadınla sohbet eder, belgesel izler. Kendisiyle ilgili sorunları vardır, sık sık kendini koklar, bu aşağılanmış yalnızlığın onu kokuttuğunu düşünmektedir. Bir de arkadaşları vardır. Arasının pek hoş olmadığı arkadaşları. Üstelik biri yazar olmaya prestijli bir noktadan başlamış, ilk kitabıyla ödül almıştır. Kutlama yemeğine kendini zorla davet ettirince aralarındaki nefret ve karşılıklı aşağılama salvoları gün yüzüne çıkar. Yine dışlanır ve aşağılanır. Kendince bunun intikamını almak, bu utançtan kurtulmak ister ama sonuç daha çok aşağılanmaktır. Başlarda, ‘çamura batmanın bile bir anlamı olmalı’ diye düşünür lakin nihayetinde; kendini olduğu gibi kabul eder, zevk almaktadır bu durumdan ve değişmeyecektir!

Yeraltı, Demirkubuz’un –şüphesiz kaynaklık eden eserden dolayı- en fazla diyaloğa dayanan filmi oldu sanırım. Hatta yönetmen, normal diyaloglara ilave olarak, filmin etkisini artırmak için bir de kahramanın ‘iç ses’ini kullanıyor. Filmin Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanının bir serbest uyarlaması olduğunu belirtelim. Belki de bu sebeple çekim mekânı olarak Ankara’yı tercih etmiş yönetmen. Petersburg’a benzeyen kasvetli yapısı dolayısıyla…

Zeki Demirkubuz sineması bir ‘karakter’ sinemasıdır. Hatta bir adım daha ileri gidip –ve hatta haddimi aşarak- onun sinemasında görüntünün çok fazla önemi yok gibi geliyor bana. Karakterlere olan ürkütücü yakınlığı ve bunu izleyiciye geçirmesi onu farklı kılan ilk unsur. Ve elbette diyaloglar. Belki hiçbir replik öyle kocaman tirada dönüşmüyor ama hayatın tam ortasından çekilip alınmış gibi, kökünden çekilen bir ağacın damarlarında hâlâ asılı durup dökülen toprak parçaları gibi cümleler. Gerçeklik dökülüyor her damarından.

Karakterler, her filminde olduğu gibi marazi tiplerdir. Filmin kahramanı Muharrem’i tanımak için Dostoyevski’ye kulak vermek lazım, o tanımlıyor zira: ‘‘Ben kötü biri değilim. Ne aksi bir adamım ne de uysal biriyim. Ne alçağın biriyim ne de namuslu, ne onurlu biriyim ne de kahramanım. Ne de bir korkak. Ben hiçbir şey olamadım. Şimdi köşeme çekilmişim.’’

Dostoyevski mezkûr kitabında ‘‘Acı çeken kimse inlemekten zevk duyar, çünkü zevk almasa inlemesini durdurabilir.’’ der. Muharrem’in görmediğimiz yatalak komşusunda ‘uluma’ şeklinde tebarüz eder bu ve miras olarak kalır kahramanımıza. Otel odası sahnesinde ise epikleştirir bunu yönetmen, mum ışığında gölgelerle yapılan bir av-avcı oyunuyla izleriz ulumayı. Ve elbette aşağılanmayla biter.

Filmin en önemli sahnesi şüphesiz arkadaşlarıyla yediği ve âdeta bir sinir harbinin yaşandığı, benliklerin ortalık yere boca edilip zihin kılıçlarının çekildiği yemek sahnesi. Bu sahnedeki Muharrem, başlarda gördüğümüz, atari oynayan adama ‘vur, vur’ diyen aylak Muharrem değildir. Muntazam mantık kullanır ve hiç de yabana atılmayacak kelimeler seçer. Üstelik dilini bir yılan gibi de kullanabilmektedir. Bilir ki “Biraz mürekkep yalamış adamların arasındaki husumet kan davasından daha beterdir.”

Yeraltı, en iyi Demirkubuz filmi olmaya aday. Fakat hakikat ile gerçek arasındaki makas bu kadar keskin ve karanlık mıdır, emin değilim.

 

YERALTI

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Sarp Apak, Engin Günaydın, Serhat Tutumluer, Nihal Yalçın, Serkan Keskin, Feridun Koç, Murat Cemcir, Gabriel Gotting

Tür: Dram

Süre: 107 dakika

2011, Türkiye