Yeraltı: Her yer karanlık!

F. Dostoyevski, “Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.” diyor. Zeki Demirkubuz’un son filmi Yeraltı, adeta bu tespitin haklılığını ispatlamak için aylak bir adamın kasvetli bir şehirde gezintisiyle açılıyor. Sokakları arşınlıyor, alakasız mekanlara can sıkıntısıyla dalıyor, evinde yalnızlığını hissediyor, hayvan belgesellerini interaktif olarak izliyor vs.

Felsefe ve teoloji kötülüğü ikiye ayırır, birini ‘fıtrî-doğal’ olarak bir kenara bırakır, diğerini ‘ahlakî-insanî’ olarak öte yana. Bediüzzaman Mektubat’ta kötülüğün bizatihi kötü olmadığını, onu işlemenin kötülük olduğunu anlatır. Yani insanın kötülüğü içinde barındırması son derece doğaldır, mesele onu dışa vurmak, eyleme geçirmektedir. Bir başka yorum ise, kötülüğü, ‘iyilik eksikliği’ olarak niteler.

Yönetmen Zeki Demirkubuz, bir sinemacı olmasından çok daha fazla bu kavramlara kafa patlatan düşünürdür. Belki de bütün filmlerinde bu ve benzer kavramların peşine düşüp, kendisinin de tam emin olamadığı bir takım şeyleri arar durur. Bir önceki filmi Kıskanmak’ta –nasıl olduysa- cesareti bulup başka sulara açılmıştı yönetmen. Kıskançlık üzerinden kötülüğü, bir uyarlama ile izlettirmişti bizlere. 

(Zeki ile konuşurken, Muharrem tiplemesi ile Bekir (Masumiyet) tiplemesi arasındaki benzerliğe dikkat çekmek istedim, şaşırdı ve hak verdi, sanırım sezgisel bir çekim var iki karakter arasında. Ve elbette bu karakterlerin patlama noktaları ile Dostoyevski'nin Sara hastalığını tanımlarken kullandığı 'cennet gibi bir şey' arasında... )
Mevlana’nın meşhur pergel metaforu gibi, Zeki Demirkubuz’un bir ayağı hep Dostoyevski’nin üzerindedir. Ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın pergelin uçları bir şekilde yine birleşmesi gibi, tekrar asliyetine döner. Yeraltı yönetmenin yine kendi bildik tepesine döndüğü filmi oldu. Yönetmen’in Kıskanmak ile kafa yorduğu alandan –göreceli- uzaklaşmasından sonra tekrar içli-dışlı olduğu kavramlara geri dönüşü. Pergelin uçları yine bir arada anlayacağınız. Yalnız, Yeraltı yönetmenin önceki filmlerinin tekrarı değil elbette, değişen epey şey var sinemasında.

Şurası bir gerçek, Demirkubuz sineması gittikçe lineerleşiyor, yani daha sadeleşiyor ve aşağı, biz sıradan fanilerin daha kolay anlayabileceği bir yerlere geliyor. Bunu küçümsemek adına söylemiyorum şüphesiz, hatta tam aksine belki de bu çok daha değerli kılıyor filmlerini. Basitlikten bahsetmiyorum. Ve elbette bunun en önemli kaynağı/sebebi gerçekliğe olabildiğince yakın durabilme çabası. Gerçi yönetmen ‘gerçek’ diyor ama ben bu kelimeyi her seferinde ‘hakikat’a tebdil ederek atıyorum zihin havuzuma. 

(Yeraltı'nın bir diğer özelliği ise Zeki Demirkubuz filmografisindeki en ironik  filmi olması.  Dahası, Sırrı Süreyya'lı sahnelerin  tamamı filmden bu kaygıyla çıkarılmış. Belki DVD edisyonunda eklenir ve izleme şansımız olur. )

Daha önce de bir kez yazmıştım; hakikat sinemasında kamera adeta gölge gibi olmalı, alabildiğince yakın ama gerçeğe dokunmayan, onu etkilemeyen, deforme etmeyen.

Her şey zıddıyla kaim, dolayısıyla karanlığa dair bir derdiniz varsa, klasik yöntem pek işe yaramıyor, zifiri karanlıkta bir şeyi göstermenin zorluğu gibi… Ancak tersi yöntem hayli kolay ve sade. Demirkubuz da bunu keşfediyor sanırım. ‘Keşfediyor’ derken bizim çoktan beri bildiğimiz bir hakikat olarak söylemiyorum bunu elbette. Her anlamda –sinemada- girdiği kasvetli alanın bir öncülü o, hepimizden önce yapıyor keşiflerini.

Filmin öyküsüne bir göz atalım: Muharrem Ankara’da yaşayan bekar bir memurdur. Ne iş yerinde, ne de evinde mutlu bir adamdır. İş çıkışı kendisini attığı Ankara sokaklarında amaçsızca dolaşır. Evine, çocuğuyla beraber temizliğe gelen kadınla sohbet eder, belgesel izler. Kendisiyle ilgili sorunları vardır, sık sık kendini koklar, bu aşağılanmış yalnızlığın onu kokuttuğunu düşünmektedir. Bir de arkadaşları vardır Muharrem’in. Arasının pek hoş olmadığı arkadaşları. Üstelik biri yazar olmaya prestijli bir noktadan başlamış, ilk kitabıyla ödül almıştır. Kutlama yemeğine kendini zorla davet ettirince aralarındaki nefret ve karşılıklı aşağılama salvoları gün yüzüne çıkar. Yine dışlanır ve aşağılanır. Kendince bunun intikamını almak, bu utançtan kurtulmak ister ama sonuç, daha çok aşağılanmak, daha çok ezilmektir. Başlarda, ‘çamura batmanın bile bir anlamı olmalı’ diye düşünür lakin nihayetinde; kendini olduğu gibi kabul eder, zevk almaktadır bu durumdan ve değişmeyecektir!

(Yönetmen belki biraz abarttığımı düşündü ama bana göre filmin en etkileyici sahnelerinden biri: Otel Odası.  Muharrem'in ulumasının bir anlam kazanması ve ölüme dair yaptıkları yalın ama derinlikli tartışma. Ve muhteşem bir soru düğüm atıyor genizlere: Ya fark ediyorsa?)

Yeraltı, Zeki Demirkubuz’un –şüphesiz kaynaklık eden eserden dolayı- en fazla diyaloga dayanan filmi oldu sanırım. Hatta yönetmen, normal diyaloglara ilave olarak, filmin etkisini arttırmak için bir de kahramanın ‘iç ses’ini kullanıyor. Filmin ünlü Rus yazar Fyodor Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar isimli romanının bir serbest uyarlaması olduğunu belirtelim.

Belki de bu nedenle çekim mekanı olarak Ankara’yı tercih etmiş yönetmen. Petersburg’a benzeyen kasvetli yapısı dolayısıyla…

Sonra, sesler… ‘Hayatı böyle algılıyorsa çok fazla acı çekiyor olmalı’, diye düşünürüm her Zeki Demirkubuz filminden sonra. Yeraltı’nı izlerken duyduğum pek çok ses efektini, üretilme bir şey zannettim ve bunun bir ‘yenilik’ olduğu kanaatine vardım. Yönetmene bunu sorma şansını yakaladığımda aldığım cevap karşısında şaşırdım. Demirkubuz, bazen bir asansörün halatlarını, bazen bodrumdaki bir hidrofor sesini adeta bir ‘Gerilim Pad’i olarak kullanmayı başarmış. Onun öznel açısıyla, çevremizdeki tüm sesler rahatsız edici ve insanı ezen gürültüler sanki.

(Temizlikçi karakteri de çok başarılı. Basit bir aşağılama cümlesi ( O kıl herif) bir anda cinayet azmettiriciliğine bile götürüyor Muharrem'i. )

Zeki Demirkubuz sineması bir ‘karakter’ sinemasıdır. Hatta bir adım daha ileri gidip –ve hatta haddimi aşarak- onun sinemasında görüntünün çok fazla önemi yok gibi geliyor bana. Karakterlere olan ürkütücü yakınlığı ve bunu izleyiciye geçirmesi onu farklı kılan ilk unsur. Ve elbette diyaloglar. Belki hiçbir replik öyle kocaman tirada dönüşmüyor ama hayatın tam ortasından çekilip alınmış gibi, kökünden çekilen bir ağacın damarlarında hala asılı durup dökülen toprak parçaları gibi cümleler. Gerçeklik dökülüyor her damarından.

Karakterleri Demirkubuz’un her filminde olduğu gibi marazi tiplerdir. Filmin kahramanı Muharrem’i tanımak için kaynağımıza –Dostoyevski’ye kulak vermek lazım, o tanımlıyor zira: ‘’Ben kötü biri değilim. Ne aksi bir adamım, ne de uysal biriyim. Ne alçağın biriyim, ne de namuslu, ne onurlu biriyim, ne de kahramanım. Ne de bir korkak. Ben hiçbir şey olamadım. Şimdi köşeme çekilmişim.’’

Sıkışmış bir adamdır Muharrem. Eziktir, kısmî asosyaldir, ilişkilerinde sorunludur. Ve kendi içine açılan kocaman kapkaranlık bir kapısı vardır. Muharrem’in öyküsü Dostoyevski’nin kahramanının öyküsüdür. Değişmek, hesaplaşmak, yüzleşmek istedikçe geri teper ve gittikçe vazgeçer. Ve elbette fark ediş gelir, bu aşağılanmalar ve acı çekmeler zevk veriyordur ona, üstelik yeni bir durum değildir bu, bir fark ediştir. Son derece gururlu, sessiz sakin ve zeki bir kişidir. Tabi kendini böyle takdim etmesine bakmayın aslıda ciddi anlamda sorunları olan saplantılı, her daim kendisi içinde çekişmeleri olan bir ruh hali içersindedir. Yaşadığı hayat herkesinkinden farklı, dostlarıyla ilişkileri de aynı şekilde. Dedim ya, marazi bir tiptir Muharrem.

Dostoyevski mezkur kitabında ‘’Acı çeken kimse inlemekten zevk duyar, çünkü zevk almasa inlemesini durdurabilir.’’ Der. Muharrem’in görmediğimiz yatalak komşusunda ‘uluma’ şeklinde tebarüz eder bu ve miras olarak kalır kahramanımıza. Otel odası sahnesinde ise epikleştirir bunun yönetmen, mum ışığında gölgelerle yapılan bir av-avcı oyunuyla izleriz ulumayı. Ve elbette aşağılanmayla biter. 

(Yeraltı'nın nirengi sahnesi: Yemek Masası. Gerilimi, diyalogları ve ironisiyle hem kaynağa (Yeraltından Notlar)  en yakın duran, hem de seçilen açılar ile sinema tarihindeki yerini alıyor. )

Filmin en önemli sahnesi şüphesiz arkadaşlarıyla yediği ve adeta bir sinir harbinin yaşandığı, benliklerin ortalık yere boca edilip, zihin kılıçlarının çekildiği yemek sahnesi. Bu sahnedeki Muharrem, başlarda gördüğümüz, atari oynayan adama ‘vur, vur’ diyen aylak Muharrem değildir. Muntazam mantık kullanır ve hiç de yabana atılmayacak kelimeler seçer. Üstelik dilini bir yılan gibi de kullanabilmektedir. Bilir ki, “Biraz mürekkep yalamış adamların arasındaki husumet kan davasından daha beterdir.”

Zeki Demirkubuz bu sahnede –sanırım-bugüne kadar yapmadığı bir şeyi yapıyor, alternatif akışı düz olarak gösteriyor. Bunu yaparken ‘Flash Back’ ya da filmi geriye sarmak gibi yöntemler kullanmıyor. Kahramanın zihninden geçirdiği repliği izletiyor bize ve ‘diyebilirdim, demedim’e getiriyor. Hem kendi filmografisinde, hem de sinema tarihimizde müstesna yerine yolladığı bu sahne, belki de filmine kaynaklık eden Yeraltından Notlar’a en çok yaklaştığı nokta.

Yeraltı, her insanın içinde barındırdığı iyilikle kötülüğün kadim çatışmasını güncel tiplemeler ve olaylar ile alabildiğince sadeleştirerek anlatan –belki de- en iyi Zeki Demirkubuz filmi olmaya aday. Fakat hakikat ile gerçek arasındaki makas bu kadar keskin ve karanlık mıdır, emin değilim.