Söyleşi

Bu söyleşiyi gerçekleştirmek için Zeki Demirkubuz'la sözleştiğimizde, yer olarak Demirkubuz'un Bekleme Odası'nın da asıl mekânı olan Cihangir'deki evini seçmek, hem heyecan verici hem de huzursuz ediciydi. Zeki Bey'in röportaj yapmaktan çok da hoşlanmadığını bildiğim için, filmdeki kayıtsızlık atmosferinin mekân üzerinden söyleşinin havasına da yansıyabileceğinden çekiniyordum. Eve girip filmde Serdar Orçin'in oturduğu koltuğa yerleştiğimde daha da gerildim; ama televizyonun sesini kısıp -tabii ki kapatmadan- sohbete başladığımızda üzerimdeki bu gerginlik yavaş yavaş ortadan kalktı...

Öncelikle sormam gereken soru şu herhalde: Bu film ne ölçüde otobiyografik? Sizinle, filmdeki Ahmet karakteri arasında nasıl benzerlikler var?

Filmin otobiyografik yanı hiç yok. Bekleme Odası en gerçekçi, daha doğrusu gerçeklik duygusuna en yakın filmim oldu; böyle sinemasal klişelerin olmadığı, gerçeklik duygusunun öne çıktığı bir film olunca 'acaba otobiyografik mi?' sorusu akla takılabilir, ama öyle bir şey yok.

Bahsettiğiniz gerçeklik duygusunu aşan paralellikler var sanki. Daha önce sizin filmlerinizde rol almış oyuncular, genelde yaptıkları söyleşilerde birlikte çalışılması zor bir yönetmen olduğunuzu söylüyorlar, filmdeki Ahmet de böyle bir yönetmen gibi. Bunun ötesinde filmin sizin yaşadığınız mekânlarda geçmesi, bizzat kamera önünde bulunmanız gibi etmenleri bir araya getiren bir izleyici basit bir mantıkla filmin otobiyografik olduğunu söyleyemez mi?

Öyle düşünülmesi normal olabilir; ama ben bu niyetle yapmadım filmi. Bekleme Odası bana bir meseleyi sunma olanağı veriyordu, o da kısaca şu: Beklerken, buna zamanın geçmesini, ölümü ya da pek çok şeyi beklerken diyebiliriz; kadınlar dışında yaşamla ilgili bütün angajmanlarını halletmiş birinin hayatla oyalanmasını anlatır film. Beklediği spesifik hiçbir şey yok, çok abartırsak ölümü beklediğini söyleyebiliriz belki. Zaten senaryoda öyle bir 'ölüm kuşkusu' da vardı. Baş karakterin kanser olma ihtimali yüzünden ölümle hesaplaşma gibi bir hali de vardı. O sahneleri çektim; ama filmi bitirdikten sonra bunun insanları dramatik olarak etkileyeceğini, filmin meselesini arka plana atacağını ve nedensizliklere neden bulma olanağı vereceğini düşünerek tamamen çıkardım o bölümleri. Filme böyle bir nedensizlik hali koymak daha doğru geldi bana. Bir anlamda da Yazgı'da ele aldığım meseleyi sürdürmek istedim. Zaten Ahmet, kültürel ve benzeri farkları dışında, yaşam karşısında 'nedensizliği' ön plana alan tutumuyla Yazgı'daki Musa karakterine benziyor. Bundan sonraki bir-iki projemde, bu mesele çevresinde dolanmaya devam edeceğim gibi gözüküyor. İzleyenler yine de otobiyografik olarak algılayacaksa algılasınlar. Yönetmen olduysanız, birçok angajmanı kabul edersiniz zaten. Hakkınızda söz söylenebilecek bir iş yapıyorsunuz. Eskiden "gerçek bu değil, şu..." diye bir açıklama çabam vardı; ama bunun umutsuz bir çaba olduğunu gördüğüm için iyice geri adım attım. Birine bir şey anlatmak, onu ikna etmek mümkün değil; bir insan neye inanmak isterse ona inanır; siz olsa olsa kandırabilirsiniz onu. Söyledikleriniz bir şekilde işine geliyordur ve o şekilde anlamak istiyordur. Sizin o noktada kalkıp, "gerçek bu, doğru olan bu" diye diretmeniz hiçbir şey ifade etmez. Hiçbir yargıyı, hiçbir düşünceyi çaba göstererek değiştirmek mümkün değil.

Filmde hakim olan his 'nedensizlik' de olsa, Serap'la olan ilk ilişkisinde bize Ahmet'in değişmiş olduğuna dair bir izlenim geçiyor. Sevgilisinin ona tavrında, bizim film başladığında görmediğimiz, ilişkilerini etkileyen, önemli bir şey olduğuna dair bir his oluşuyor.

O konuda haklısın. Filmin başındaki kanser olayını kaldırınca, kadında 'sen çok değiştin' hissi kaldı ki bu bir hata aslında. Ahmet'in değiştiğine dair bir ilk izlenim kalıyor, ama bu çok da öne çıkan bir şey değil. Böyle matematik süreçler, sebep-sonuç ilişkileri, benim için çok da önemli değil. İnsan benim için akıldışı yanları daha belirleyici olan bir varlık; dolayısıyla insan ilişkileri de daha çok sezilebilecek, sezgiyle anlaşılabilecek şeyler. Şuna benzer bu: Bir insanı yatakta, kendi kendineyken düşünelim, bir de bu insanı toplum içerisine çıkarıp ağzına mikrofon dayadığımızı düşünelim. Bu iki hali arasında müthiş bir fark olacaktır, insanın iki uç yanıdır bu. Ben işte o yatakta, hiçbir şeye angaje olmadan, hiçbir şeyin varlığını hissetmeden, en basit, en çıplak, belki de en çirkin haliyle ilgileniyorum insanın.

Filmin otobiyografik olmadığını söylüyorsunuz; ama en azından, izleyenlerin bu yönde bir okuma yapması için bir oyun alanı yaratmıyor musunuz?

Hayır, bunların hepsi o anda, kendiliğinden gelişiyor. Hiç birini planlamıyorum ya da böyle bir oyun alanı olduğunu her şey bittikten sonra fark ediyorum. Zaten benim biçimsel ya da özel olarak bir bilgim ya da prensiplerim yok sinemada, sadece hayatla ilgili bazı meselelerim ve kendimi bağlayan ahlâki prensiplerim var. Bunlar, öz olarak, 'basit olmak' gibi, başka bir alanda çalışan herhangi bir insanın da sahip olabileceği prensipler. Sorun şurada aslında: Sinemadan beklentilerin bu kadar basit oluşunu seyirci olsun, eleştirmen olsun kimse kabul etmek istemiyor. Böyle olunca da, filminizdeki en küçük şeye bile anlam yükleniyor. Benim için birçok şey nedensizdir, senaryo yazmak analitik ya da matematik bir süreç değil ki. Zaten sanat ifade edilmesi güç bir maneviyatın sonucudur ve son derece irrasyonel bir eylemdir. Anlamlandırmaya kalkarsanız tabii ki anlamlandırırsınız ve çok değerli hatta görkemli sonuçlara ulaşabilirsiniz, ama bunların doğru olduğunu kanıtlayamazsınız.

Peki bu anlamlandırma uğraşı anlamlı geliyor mu size? Birilerinin kalkıp filmlerinizde açık bırakılan kapılara anlam yüklemesi ya da benim Bekleme Odası'ndaki otobiyografik yanları çekip çıkarmaya çalışmam?

Anlamlı gelmiyor, ama anlayabiliyorum. Bir filmi yapanla izleyen arasındaki ilişki çok değişik şekillerde oluşabiliyor ve bunların hepsini anlayabiliyorum. Bunların hiçbirine karşı çıkmıyorum, çıkamam da.... Birisi kalkıp bu filmin otobiyografik olduğunu düşünüyorsa, düşünebilir tabii ki; ama bana bunu sorarsa, öyle olmadığını söyleme hakkım var.

Bir de, genele baktığımızda, bizim izleme kültürümüzde, sizin filmlerinizde izleyiciyi içine sokmaya çalıştığınız mesafeyle bir tanışıklık yok. Filmde gördüğümüz şeyleri, pek çok zaman eleştirmenler bile yapıyor bunu, gerçekmiş gibi, gerçeğe referansla okuma eğilimi var. Antrakt Dergisi'nin son sayısında çıkan bir yazıda mesela "'Suç ve Ceza'yı çekmeye çalışan bir yönetmen, nasıl böylesine hayattan kopuk olabilir?" deniyordu ki, orada da gerçek hayattan alınıp idealize edilmiş bir yönetmen tipiyle, filmdeki Ahmet karakteri arasında yapılan bir karşılaştırma söz konusuydu.

Benim filmlerimde öykü seçiminden kamera kullanımına dek izleyiciyi itmeye çalışan bir tavır olduğu açık. Ama özdeşleşme geleneğiyle konuşan, anlaşan, izleyen bir kesimde bu tavrın karşılık bulmayacağı da açık. Karşı tarafla özdeşleşmek, özellikle Türk insanında çok olan bir şey. Ama ben öyle biri değilim, meselelere öyle bakmak ve anlamaktan yana değilim. Bana göre özdeşleşmek dünyanın en kötü alışkanlıklarından biri; hele Türkiye gibi, duygu düzeyi çok yüksek, hassas bir toplumda daha da tehlikeli. Özellikle gündelik hayattaki ve siyasetteki karşılıklarını düşündüğümüz zaman, ortadaki pek çok kötülüğün özdeşleşme durumundan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Eleştirmenler bile özdeşleşmeden yapamıyor bir filmi izlerken. Bunu anlıyorum, ama ben de bir filmi çekerken, özdeşleşmemek gerektiğini düşünüyorum; çünkü özdeşleşmenin algıları tıkadığına ve anlama gücünü yok ettiğine inanıyorum. Zaten pek çok kişinin filmlerimi beğenmemesinin nedeni de bu. Hatta bu durumu sınadım ben. Masumiyet'ten sonra oluşan beğeniden kuşku duydum, daha sonra çektiğim dört filmde bu beğeniyi sınadım ve haklı çıktım.

Beğenilmemek daha mı sağlıklı sizin için?

Sağlıklı ya da sağlıksız olması açısından değil, gerçek bu olduğu için söylüyorum. Çünkü bir filmle izleyici arasındaki ilişki genelde karşılıklı beklentilere dayanır. Alışveriş gibi bir şey yani. Bu da son derece normaldir, çünkü herkes kendini zeki, duygulu, değerli ve akıllı hissetmek ister. Ama ben öyle düşünmüyorum.Mesafe, kuşku, sorgulama, anlama gücü gibi önemsediğim başka kriterlerim var. Böyle olması da filmlerimin beğenilmesini istemediğim gibi tuhaf çıkarımlara yol açabiliyor.

Sizin mesafeye verdiğiniz önem, izleyiciyle olan bu ilişkiyi de aşıyor sanki, filmleri çekmeye karar vermenizde de senaryoyla aranıza böyle bir mesafeyi koyabilmeye çok önem veriyorsunuz. Mesela Bekleme Odası'nı çekmeyi Üçüncü Sayfa'dan sonra düşünmeye başladığınızı, ama belirli bir süre bekledikten sonra kesin çekme kararı verdiğinizi biliyoruz. Bu tür bir mesafe koymanın önemi ne sizin için?

Ben dahi değilim, aklıma gelen her fikrin, yazdığım her hikâyenin kuşku duymaksızın bir film yapmaya değer olduğunu düşünecek kadar budala da değilim. Kuşkularımı en azından belirli ölçülerde gidermeden değil senaryo, tek bir sahne yazmak bile çok zor. Dolayısıyla, böyle bir bekleme süresi mutlaka gerekiyor; benim en büyük ölçütlerimden biri bu.

Senaryo sürecini çok önemseyip, çekimlerde mümkün olduğu kadar senaryoyu değiştirmemeye çalışıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla. Bu, mesafeyi korumaya verdiğiniz önemin bir sonucu mu?

Evet, genel olarak öyle diyebiliriz. Uzun süre emek vererek yazdığım senaryo ya da sahneleri, bir anın büyüsüne kapılarak değiştirmek, o senaryoyu yazarkenki kişiliği inkâr etmek anlamına da geliyor. Başka etkenler de var: Bir senaryoyu bitirip insanlarla filmi çekmek için bir araya geldiğinizde, doğal olarak karşınızda 'ben' duygusuna sahip, zeki, duyguları olan, tecrübesi olan insanlar oluyor ve herkes fikrini söylemek istiyor...

Nadir Öperli - Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2004 sayısından alınmıştır.