Zeki Demirkubuz İle 1990’larda Türk Sineması Üzerine Yapılan Söyleşi

BÜLENT VARDAR: Sayın Zeki Demirkubuz, öncelikle hoşgeldiniz. Sizinle bugün ağırlıkla 90’lar sonrası sinemamıza ve sizin bu sinema içinde kendinizi ifade edeceğiniz çerçevede görüşlerinize yer vermeye gayret edeceğiz. Bu söyleşi için geldiğiniz için öncelikle teşekkür ediyorum. İsterseniz şöyle bir yerden başlayalım. Biraz 90’ların hafif öncesine kayarak sizce Türk sinemasında 1980’lerden itibaren anlatım açısından bir yenilik, zenginlik söz konusu mudur?

ZEKİ DEMİRKUBUZ: Şimdi sinemayı ulusal almak, ulusal bir mesele olarak ele almak, hele böyle aldıktan sonra da kendi içersinde klasifikasyonlar yapmak bana yakın gelen bir şey değil. Ama şöyle söyleyebilirim, sinemanın anlatım olanakları, yani bu 90 öncesi olabilir, 90 sonrası olabilir, bana göre genel bir değişikliğe uğramadı. Ama bunu bireysel bazda değişikliğe uğratan sinemacıların olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bence özellikle 90 öncesi, 60’ların, 70’lerin sinemasını da yaşım itibariyle çok izleyemediğim için, bir çok insanda böyle olduğu için bu konularda 90’lı yılların daha yakın zaman olduğunu düşünerek öncesine göre anlatım açısından, başka açılardan, başka kriterler açısından farklılık olduğunu söylemek birincisi iyi bir araştırma gerektiriyor bence. Mesela bunu şunun için söylüyorum. Hiç bir filmini izlemek mümkün olmadı ama mesela Alp Zeki Heper’in duyduğum kadarıyla ve bazı yazılarını okuduğum kadarıyla ve tahmin ettiğim kadarıyla anlatım açısından 1960’larda çektiği filmleri, bugünün, yani 90 sonrası -bizim kuşak dahil-filmlerine göre çok daha farklı. Bunu iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış anlamda söylemiyorum. Çünkü bilmiyorum ama farklı olabildiğini hissedebiliyorum ya da yine Metin Erksan’ın bazı filmlerinin bu açılardan da çok farklı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bundan çok emin değilim. Ama 90 sonrası, mesela Nuri Bilge Ceylan’ın özelinde söyleyebileceğim bir şey var, dediğiniz kritere göre. Kendi kişiliğini getirmesi açısından bir farklılık olduğu ortada. Ama bu 90 sonrası Türk sinemasına ne kadar mal edilebilir ya da bu kişisel olarak ele alınması gereken bir mesele mi? Ben burada kişisel olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Ama sorunuz eğer genel olarak ise bence televizyondaki filmler dahil, anlatım olanaklarını kullanmak, bir farklılık açısından pek bir farklılık olduğunu düşünmüyorum.

Evet. Aslında bu soruyu belki şöyle açabiliriz. Şimdi sizin aslında yönetmenliğe başlamadan önce klasik Yeşilçam sistemi diye bilinen ya da Yeşilçam’ın belki de son dönemleri denilebilecek bir süreç içersinde, önemli yönetmenlere asistanlık yapmanız söz konusu. Onun için bu dönemin dışında biri değilsiniz. Yani bir çeşit, yanlış olur mu bilmiyorum ama, usta-çırak ilişkisinden geliyorsunuz. Yeşilçam sineması için mesela 77’de bitti diyorlar, Türkiye’deki halkla iç içe geçmiş, sıcak ilişki şeklindeki Yeşilçam sineması. O günün koşullarında gerek siz, gerek Nuri Bilge Ceylan film yapabilme açısından bugünkü rahatlığı ya da rahat ifade şeklini bulabilir miydiniz? Ya da bulunamıyorduysa bugünkü fark ne? Belki böyle bakabilir miyiz olayı açma açısından?

Z.D.: Valla ben burada tekrar onu söyleyeyim. Genel olarak hiç birşeyin değiştiğine inanmıyorum. Yeşilçam sineması açısından konuşursak, 70’lerde bitti ya da 80’lerde bitti denilen Yeşilçam sinemasının da bittiğine çok inanmıyorum. Bugün öyle olsa önüme gelen filmlerde ben bunu görürdüm. Hatta, genel olarak Yeşilçam sinemasının daha güçlü ve daha kişilikli bir sinema olduğunu da düşünüyorum. Bugün önümüze gelen ticari örneklere bakalım; ya da sanatsal olduğunu ifade eden filmler açısından bile bunu söyleyebilirim. Yani bu benim zorlandığım bir konu. Çünkü Yeşilçam sineması bugün genel olarak unutulmuş bir sinema. Biz 90’ların sonrasındaki sinemayı yaşıyoruz. Böyle örneklerle bu konuda ne açıklayabiliriz, emin değilim. Mesela ben bugünkü sinemanın hem ahlaki açıdan, hem estetik, hem de anlatım açısından, Lütfü Akad sinemasından -bunlar hep genel olarak koyduğum ölçüler- Lütfü Akad sinemasından daha gelişkin olduğunu düşünmüyorum.

B.V.: Ya da Metin Erksan’ dan, demin de örnek vermiştiniz.

Z.D.: Ya da Metin Erksan’dan, evet. Ya da Yılmaz Güney’den. Ya da pek çok şu anda aklıma gelmeyen, pek çok film ki bir yönetmenin tek bir filmi ya da bir kaç filmi, o yönetmenin diğer çektiği filmlerden farklı olarak şaşırtmıştır yani. Dolayısıyla böyle bir şey koyabilmemiz benim için yeterli değil. 90’ların sinemasına baktığımızda bu açıdan da işte demin söylediğim gibi bir kişiliği, işte kendi dilini, kendi arayışını, kendi farklılığını, bunu beğenip beğenmeme açısından da söylemiyorum, farklılığını bir yönetmen olarak koyabilen dediğim gibi Nuri Bilge Ceylan’ı söyleyebilirim.

B.V.: Kendinizi anlatma açısından sormuyorum ama siz de aslında Türkiye’de bağımsız sinemanın çıkışına bence bir yapı taşı teşkil ediyorsunuz…

Z.D.: Şimdi ben bu konuda çok net bir şey söyleyemem. Bunu daha sonra da konuşuruz ama gördüğüm şeyler. Ama buna rağmen başka yönetmenlerin tek tek filmlerinin farklı olduğunu, bir arayışın, deminki söylediğim kriterlere göre bir anlatım olanaklarını zorlaması, hikayelerinde inandırıcılık sorunu taşımaya çalışması anlamında bir fark var elbette. Ama bunlar genellikle tek tek filmler düzeyinde kaldı. Bir bütün olarak da baktığım zaman mesela yönetmenlerin çoğunun, 90 sonrası yönetmenlerden bahsediyorum, bir arayış içinde olduklarını düşünüyorum. Çünkü, iki film ya da üç film ya da dört film çekmiş olduklarını genellikle görüyoruz. Bu filmlerin arasında Nuri Bilge Ceylan’ın ki gibi bir tutarlık yok. Yani aynı beyinden, aynı kameradan çıktığı konusunda çok sağlam ipuçları yok. Daha çok bir arayış görebiliyorum. Dolayısıyla, bu konularda nasıl böyle bir karşılaştırmayı ne kadar net yapabilirim, ben emin değilim. Bunlar sadece benim gözlemlerim.

B.V.: Söyledikleriniz aslında benim açımdan çok önemli. Çünkü kuramcılar olarak çalışırken, yani doğal, olarak eldeki verilerden yola çıkarak dönemsel bir takım saptamalar yapmaya çalışıyorsunuz. Ama esas işi üreten kişilerin bakış açısından bu saptamaların doğruluğunu sınamak daha önem taşıyor. Bunun için ben söylediklerinizi çok önemsiyorum. Bir de bu soruları biraz da bunun için, sizden yan impulslar, sinyaller alayım diye soruyorum. Aslında Türk sinemasında bana göre bir kırılma noktası gibi görünüyor ama bilmiyorum siz bu konuda ne diyorsunuz. Ayrıca bunu biraz da soruyu sorduktan sonra, bir kısmını eklemek istiyorum. Şimdi 80’lere ilişkin bir iki şey konuştuk ama 80’lerin en temel unsurlarından biri, tabi ben demin söylediğiniz şeye çok katılarak da doğru buluyorum… Yani illa ulusalcı bir bakış açısı ile sinemaya yaklaşıp hep Türk sineması diye açmak gerekmez olayları ama bu ülkede yaşadığımız için ve sonuçta yaptığımız film Türk filmi olarak kabul edildiği için ve aslında Türk sinemasının da bu ülkede bir endüstri olarak sağlam bir zemin kurabilmesinin önemli olduğuna inandığımız için bunu zaman zaman öne çıkarmaya çalışıyorum. Şimdi 80’lerde çok ilginç bir şey var. Türk sinemasının üretimini de ciddi şekilde sıkıntıya sokan Amerikan majörleri denilen dağıtımcı firmaları, Amerika’nın temel firmalarının dağıtım ağlarıyla Türk sinema ortamına girmeleri. Bu 80’lerin sonuna doğru gelişen bir şeydi ve bu firmalar Türkiye’ye girmezden önce yılda yaklaşık 125 civarında Türk filmi vizyona girerken, bunlar Özen Film ile dağıtım ağını kontrol etmeye başladıktan sonra, bu film sayısı yaklaşık 5’e düşüyor. Bu majörlerin girişi hakkında bir düşünceniz var mı? Mesela, Türkiye’deki sinema yapma koşullarını etkilemesi açısından. Ayrıca Türk sinemasında, gerek seyirci kaybı açısından, gerekse de salonlarda kullanılmaya başlayan yeni teknoloji açısından sinemamızın kazançları olabilir mi? Majörlerle birlikte bir de öyle bir durum çıktı ortaya, öyle bir gelişme yaşandı.

Z.D.: Ha, şöyle söyleyeyim size. Ben sinemanın rasyonel yanını bilmiyorum. Yani endüstriyel yanının bir ulusal ekonomiye etkisi, bir ulusal kültür içersinde ki anlamı konusunda bir şey bilmiyorum. Bu tip şeyler söyleyebilmem için bunları bilmem gerekiyor. Benim için sinema dinsel bir olay. Yani esasında insanın dinsel diye duyduğu ilgideki arayışın bir ifadesi olarak o maneviyatla ilgili kısmı… Şimdi sinemayı böyle gören biri, ulusal sinema, Amerikan sinemasının Türk sinemasındaki etkileri hakkında şunu bunu söyleyemez. Çünkü birde şu var, yani tamam dediğiniz bir açıdan doğru ama bir şeyi açıklayamayan bir doğru. Yani benim Türk olmam ve Türkiye’de film çekmem, dolayısıyla filmlerimin Türk filmi olarak anılması doğru yani, yurt dışına gittiğim zaman da Türk filmi diye yazıyorlar. Ama şunu samimiyetle söyleyeyim ki, bunun benim film yapma nedenlerimle ilgisi yok ya da Türk filmi olarak anılmasının hiç bir önemi yok. Şunun için yok. Şimdi bakıyorum ben 6 tane film yaptım ve neden böyle filmler yaptım. Yani beni film yapmaya iten içsel sebepleri bir kenara bırakıyorum. Nereden çıktı? Az önceki söylediğim, manevi kriterlerime bakıyorum. Bunun başında edebiyat vardır ve en başında da Rus edebiyatı vardır. İşte, Dostoyevski’den başlayan, öbür tarafta Albert Camus’ye kadar giden, yani Türk edebiyatının etkisi bile bunun içinde çok az. Yani bu snobluksa, snobluk için söylemiyorum. Öyle algılanırsa da algılansın, bu beni çok ilgilendiren bir şey değil. Ama olan biten bu. Yani gerçek buysa, benim bu konuda yapabileceğim fazla bir şey yok ve ben hiçbir yönetmenden sinemacı olarak etkilendiğimi, bugüne kadar düşünmüyorum. Bunlara yabancı yönetmenler de dahil. Dediğim gibi benim sinema yapmamın nedeni, kendi kişisel arayışımın bir sonucudur. Bulup buraya geldim ve benim bu noktaya gelişimde de işte, demin dediğim gibi edebiyatın, özellikle de yabancı edebiyatın çok büyük bir katkısı oldu. Öbür taraftan bende film yapma arzusu uyandıran, bir yönetmen olarak etkilenmedim ama, ahlaki olarak etkilendiğim insanlar var. Yani bende film yapma arzusu uyandıran, sinemanın olanaklarını keşfetmek, deminki söylediğim kriterlere göre keşfetmemi sağlayan, bu duyguyu bende uyandıran, bir anlam yaratma çabalarıma yardım eden kişiler, Robert Bresson’ dur, Bergman’dır, Tarkovski’ dir, Kieslowski’dir, Ozu’dur. Bunlara baktığınız zaman kimi Japon’dur, şudur budur. Böyle olunca da bu, demin sizin koyduğunuz ortamla ilişkilerin içinde şimdi ben burada bu konulara cevap verdiğim zaman şöyle olur, yani Türkiye’de ki sinema endüstrisiyle, parayla işle, şunla bunla ilgili kriterlerdir, onlarla ilgili fikirlerimi söylemiş olurum. Bu konuda da kesinlikle yetkin biri değilim. Kaldı ki mesela, bu demin saydığım referanslar içinde, Amerikan filmlerinin bile bende etkisi çok büyüktür. Demin söylediğim şeylere göre. Şimdi, tamam, bir sorun dediğiniz gibi tartışılabilir, ama burada istatistikler gerekir. Ama benim filmlerime yansıması konusunda ise, şimdi ben eski dönemi bilmiyorum; o 125 filmin çekildiği dönemi. Ben o zaman film çekseydim, bugün Türk filmi olarak algılanıp vizyona girip giremeyeceğinden de çok emin değilim, yani o filmlerin arasında eminim ki, benim filmlerim vizyona girmezdi. Çünkü benim filmlerimde, genel olarak baktığım zaman bugünkü, bugüne kadar ki tecrübelerim, içinde büyüdüğüm dünyaya ait hikayeler, bu toplumun özelliklerini yansıtan şeyler bulunmasına rağmen, halkım tarafından, içinde bulunduğum toplum tarafından, çok ilgi duyulan, beğenilen filmler değil. Hatta çoğu zaman sıkılınan, nefret edilen filmler. Şimdi bundan öncesinde de, ben bir filmi çekerken bunun vizyon durumunu filan çok düşünen biri değilim. Yani çekiyorum, vizyon bulabilirse bulabilir. Yani, bulamazsa da bulmuyor . Ya da kısıtlı buluyor. Bu konularda pek artık bir şikayeti, baştan beri bir şikayeti de olan biri de değilim. Bu yüzden o konular, yani Türk sinemasının endüstriyel, ya da işte o dediğiniz gibi üretimle ilgili sorunları konusunda, bu tip bölük pörçük şeyler dışında, fazla bir yorumum yok.

B.V.: Aslında sinemanın bir sanat olarak ifade şekli olduğunu düşündüğümüzde, yani söylediğiniz çerçeveden yola çıkılırsa, tabii ki hedef kitle direkt seyircinin beğenisine göre seçilmez. Ama seyircinin beğenisini etkileyen belki belli koşullar da vardır. Yani sizin filmlerinizin çok rağbet görmemesini neye bağlıyorsunuz? Bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz ?

Z.D.: Valla bu konuda da pek bir fikrim yok ama gördüğüm şu; genel bir şey söyleyebilirim. Bu sadece sinema ile ilgili değil, bu siyasette de böyledir, gündelik hayatta da böyledir, her şeyde böyledir. Spesifik olan insanla genel toplum arasında her zaman bir mesafe oluşur. Sanırım benim ki bu. Yani benim hayat hakkında olsun, sinema hakkında olsun spesifikleşmem, daha genel ve birbirine bağlı olarak yaşayan bir toplumda mesafenin açılmasına sebep oldu. Burada ya benim o düzeye inmem gerekiyor, yani toplum benim sorunlarımı içeren bir düzeyi kendine sorun etmeyeceğine göre, bunun her açıdan mümkün olmadığına göre benim o düzeye inmem gerekiyor. Ama bunu da ben ahlaki olarak kabul etmem. Çünkü onca arayışımın, onca çabamın, onca gecelerin sonunda ulaştığım bilgiyi, geldiğim noktayı; bu doğru-yanlış, önemli-önemsiz, değerli-değersiz bunun hiç önemi yok; -ama benim için önemli şeyler bunlar- bir kenara bırakıp da, bunu bir arz-talep sorunu haline getirip, o düzeye inmem ben.

B.V.: Evet

Z.D.: O düzeye inmediğim için de son derece anlaşılır, normal ve benim de şikayet etmeme sebebim olan, bu mesafe ortaya çıkıyor. İnsanların tabi ki anladıklarını, kendileri için yapılmış, onları eğlendirebilen, onlarla da dirlik kurabilen filmleri izlemesi en doğal hakları. Ama benim için sinema böyle bir şey değil. Eğer biri sinemayı dinsel bir sorun olarak aldıysa, demek ki onun ekonomik yanıyla, endüstriyel yanıyla sadece teknik bir ilişki kurmuş demektir. Tamam, ben de parayla filmimi çekiyorum, benim çektiğim filmlerin de bir süre sonra, en azından koyulan parayı geri getirmesi gerekir ki, bir sonraki filmi çekebileyim. Ama bu konuda bildiğimde hiçbir şey yok. Bu şekilde bu güne kadar oluyor. Yani bunun nasıl olduğu konusunu söyleyebilirim. Küçük şeyler, vizyondan belki küçük ve tesadüfi, küçük başarılar, bazı ödüller, ama özellikle de yurt dışı. Bu bir şekilde oluyor. Ama…

B.V.: Televizyonlardan da talep geliyor mu?

Z.D.: Hayır. Haklı olarak bir talep gelmiyor, çünkü televizyonların varlık nedeni bellidir. Bu kitleler için yapılır ve genel bir olgudur medya ve televizyon. Şimdi, benim filmlerim de bunun dışında olduğuna göre, dolayısıyla böyle bir talep gelmemesi de anlaşılabilir bir şey. Yani orada kendi başına işleyen, kendi mantığı içinde tutarlı bir düzen var. Benim şeyim ayrı. Yani aslında demin söylediğiniz şey en doğrusu. Yapılacak şey belli. Eğer onu yaparsanız, o uzlaşma, o arz-talebin gerektirdiği uzlaşma gereklidir. Ama ben bunu yapmıyorum. Çünkü ben sinemanın başka bir şey olduğunu düşünüyorum. Şimdi böyle düşünen ve meseleye böyle bakan birinin de, herhalde bir filmi çekme nedenleri, demin ki sizin söylediğiniz şeylerden farklılaşmış demektir.

B.V.: Evet.

Z.D.: Şimdi benim bu konuda da bir şey söylemem gerçekten çok saçma olur. Bunu istatistiklerle koymak lazım. Amerikan majörlerinin Türkiye’ye girmesinin yararının, faydasının, hesaplarının yapılması lazım. Ondan sonra çıkacak. Ben bunu bilmiyorum. Ama benim açımdan şu anda hiçbir sorun yok. Yani kim olduğunu, kaç para ettiğini iyi bilen biri olarak benim için hiçbir sorun yok. Sinema konusunda çok ısrarcı da değilim. Yani yapabildiğim kadar yaparım. Koşullar el verdiği sürece. Uygun koşullar yoksa da, kalkıp da bir sinemacı kimliğiyle işte, şey yapmam. Çünkü bu başka bir açıdan gelir. Bu ülkede her gün binlerce sektör çöküyor, hayatın değişimi yüzünden, koşulların değişmesi yüzünden. Binlerce şey. Ben de onlardan biri olurum en fazla. Ama bundan önce sinema konusunda, sizin şu iki soruda genel olarak sorduğunuz ve saydığınız anlamda benim hiçbir sorunum yok.

B.V.: Evet. Buna bağlı olarak aslında yani sizin tarz olarak da çok hoşlanmadığınızı biliyorum ama, merak ettiğim için soruyorum. Yani benim de filmleriniz hakkında yazılan yazılar ve kendinizi ifade etme şeklinizden aklımda kaldığı kadarıyla, filmlerinizi tamamen kendi bulduğunuz olanaklarla yapıyorsunuz. Bu olanakların içine başka kişilerden veya sponsorluk yapacak kişilerden destek bulmak söz konusu olabiliyor mu yoksa tamamen filmlerinizi kazancınızla...

Z.D.:Genel olarak olmuyor. Ama sponsorluksa, ki sponsorluk değil o, aldığım ödüllerin karşılığı olarak mesela; iki filmde Efes Pilsen’in sınırlı bir katkısı vardı.

B.V.: İsimlerini de verebilir miyiz bu filmlerin?

Z.D.: ‘Yazgı’ filmine ve ‘Bekleme Odası’na var. Ama o sponsorluk değil de İstanbul Festivali’nde aldığım, ‘Fipresci Ödülleri’ nin karşılığı olarak. Bu olabilir, olmayabilir. Yani demin söylediğim gibi, filmlerimin hangi konsepte denk düştüğünü bilen biriyim ve bu konuda da gerçekçi biriyim. Bu koşullar değişebilir. Olabilir, olmayabilir ama şu ana kadar, benim de tam bir mantığa oturtamadığım, bir formüle oturtamadığım bir şekilde, bu filmleri çekme fırsatı buldum. Bu ne kadar devam eder, nerede biter ya da nerede çoğalır, o konuda hiçbir bilgim yok. Ben sadece filmlerimi çekmekle mükellef olarak addediyorum kendimi. Bu kadar bir şey.

B.V.: Aslında burada şöyle önemli bir yan var. Mesela; Türk sinemasının tabi ki demin konuşmanızın başında söylediğiniz gibi, ‘tutarlı ve kendine özgü daha iyi yanları da var’ dediğiniz Yeşilçam sinemasında, aslında sinemacılığı bir meslek olarak algılama meselesi de vardır. O meslek olarak algılama meselesi çoğu zaman yapılacak işlerden taviz vermek, yapımcı arayışı peşine düşerek yapımcının dayatmalarına da bir şekilde boyun eğme gibi tavizleri de gündeme getiriyor.

Z.D.: Şimdi pardon, sözünüzü kesiyorum ama…

B.V.: Estağfurullah.

Z.D.: Ben bunun bir sorun olduğunu düşünmüyorum yalnız, sizin söylediğinizin. Yani bu genel olarak da duyduğum bir şey. Yani şimdi kendiniz söylediniz. Bu filmler ne amaçla yapılıyor? Amacı belli. Konuları da son derece tutarlı. Bu filmlerin yapımcılarının ne düşündüğü belli. Bu insanlar kendilerini saklamış insanlar da değil. Ben şöyle bir fotoğraf hatırlıyorum 70’lerden. Bir filme başlanacak. Masanın üzerine paralar konulmuş deste deste, yani şimdi bu adam kendini saklamıyor ki. Bu adam ticari bir faaliyet yaptığını söylüyor. Ama, işte sinemanın ve sinemayı anlamlandırmaya çalışan insanların, eleştirmenlerden akademisyenlere kadar, bu konuda gerçekçi olunmamasından kaynaklanan bir sorun ortaya çıkıyor. Şimdi siz bu adama sinemanın sanat olduğu kriterinden bahsedip de, bu adam taviz vermiş derseniz… Ya bu adam için taviz ne demek ki? Yani böyle bir şey olamaz ki.

B.V.: Zaten net yani. Bu da gayet net olduğuna göre…

Z.D.: Adam nereden para bulacaksa, yani en fazla seyirciye ulaşıp en fazla parayı kazanmak için, yaptığı ve yapmayı gönüllü olarak istediği şeylere biz kenardan ‘taviz’ diyoruz. Şimdi sinemaya başka bir anlam yüklemek... Böyle bir şey yok. İşte burada sorun insanların gerçekçi olmaması. Yani bu insanları söylemiyorum ben, o Yeşilçam filmlerini çekenleri değil.

B.V.: Onları değerlendirenlerin…

Z.D.: Onları değerlendirenlerin gerçekçi olmaması. Taviz veriliyormuş. Bu kendi başına işleyen başka bir şey.

B.V.: Zaman zaman farklı arayışı olan yönetmenlerden de duyduğum şeyler vardı da onun için bunu özellikle gündeme getirdim. Yoksa ben akademisyen olarak bir saptama derdiyle de söylemek istemedim aslında.

Z.D.: Anladım ama, o insanlarda da sorun var. Bence eleştirmenleri yanıltan da o yönetmenler daha çok. Çünkü meselenin iki yanı var. Daha açık ve basit konuşalım. Hem yâri hem seri bir arada istemişler bazı insanlar. Şimdi hem yâr hem ser bir arada olabilir belki ama şansınız rast giderse olabilir. Ama bunu bir irade olarak, hele başkalarından, başkalarının belirleyici olduğu bir alanda böyle bir iradeyi talep etmek bence çok gerçekçi değil. Yani bu şuna benziyor. Kendime yöneltmeyi severim şeyleri. Diyelim ki işte son filmim, ‘Bekleme Odası’ gibi bir film çekmişim, yani filmim ortada. ‘Yazgı’ gibi bir film çekmişim, bu beş bin, on bin seyirci alınca çıkmışım, şikayet ediyorum. Bu filmin bu kadar seyirci alacağı belli. Hatta ben bu kadar almasına da şaşıyorum. Yani bana göre daha düşük olmalı. Eğer öbürünü yaparsam, gerçekçi olmayıp da sanki kendimi ulviyetin temsilcisi olarak niteleyip de bir adalet arayışına, bir hak arayışına girersem, bu dünyanın en ikiyüzlüce şeylerinden bir tanesi olur. Yani o zaman ben, formül açık işte; bu ülkede bazı insanlar başarılarıyla 2 milyon seyirciye ulaşıyor. Üstelik bunların çoğuna bakın. Mesela son dönem. Kim bunlar? Yılmaz Erdoğan, Gani Müjde, Mustafa Altıoklar ya da ilk filmlerini çekmiş bir çok insan akla geliyorlar.

B.V.: Yavuz Turgul eskilerden mesela, Eşkiya’yla.

Z.D.: Yavuz Turgul yine ayrı. Onun bir deneyimi var. Yani yeni gelmiş bir insan bile ilk filminde 2-3 milyon seyirci bulabiliyor. Demek ki bu yapılabilir bir şey. Ama bunu yapmak için bunu istemek…

B.V.: Niyet meselesi.

Z.D.: İstemek gerekiyor her şeyden önce. Bunu sorun etmek gerekiyor. Yani ve bence gayet de iyi yapıyorlar. Eğer kriter buysa işte. Yılmaz Erdoğan geldi, çok başka bir dünyadan geldi. Bütün klişelerin, bütün şikayetlerin hepsini yıktı attı. Yani çünkü kriteri o. Kriteri oysa bu yapılabilir. Ama her şeyi bağdaştırma. Tamam. Gücünüz varsa, zekanız varsa belki bağdaştırabilirsiniz de, bilmiyorum onu. Yani hem ticari yapım, hem sanatsal. Ben emin değilim ama bu da yapılabilir belki, o zaman denenmesi lazım.

B.V.: Bunu geçmişte Yılmaz Güney yaptı mı acaba? Sanki bana biraz yaptı gibi geliyor. Yani hem geniş kitlelerin ilgisini çekerken, hem de dar bir seyirci kitlesi onu benimseyen…

Z.D.: Yo benim için öyle değil. Bence onun ‘Umut’ filmini ya da ‘Yol ’filmini kriter olarak almak lazım. Benim ölçülerim bu iki filmdir özellikle. Ben genel olarak Yılmaz Güney’in en kötü filmlerini bile beğenen biriyim.

B.V.: Evet.

Z.D.: Ama ideal düşüncelerim açısından bu iki film özellikle benim için örnektir. Bunlara bakmak lazım yani, onların da sonuçlarının böyle olduğunu pek sanmıyorum.

B.V.:Anladım. Şimdi biraz başka bir yere geçelim isterseniz. Burada aslında sizin, çok koşullarını takip etmediğim şeyler dediğiniz, bazı nitelemeler de aslında bu sorun içindeki bazı saptamaları gündeme getirdi ama, yani siz lütfen ekleyerek de gidebilirsiniz. 1990’lardan sonra, gene bizim sinemamız demek durumunda kalmaktan ben de rahatsızlık duyuyorum ama…

Z.D.: Öyle düşünüyorsanız olmayın.

B.V.: Bana göre bazı radikal değişimler yaşandı gibi geliyor. Sizce de öyle mi diyeceğim. Bunları da şuna bağlayarak soracağım; Türkiye’de aslında dünyada sesli film çekilmeye başlandıktan kısa bir süre sonra, dünyada 1927’de biliyorsunuz, 1931’de bize girmiş, bu neredeyse Tiyatrocular dönemi boyunca devam ediyor, sonradan da terk ediliyor. 1990’larda bir sesli film çekme alışkanlığı oluşmaya başladı. Sonra ben sinemanın görüntü alanıyla akademik olarak da ilgilendiğim ve bu ara bir akademik çalışma üzerinde de uğraştığım için, Türk Sineması ile ilgili ders de verdiğim için, sinemamızın değişik dönemlerinin örneklerini izleme şansım oluyor. Açıkçası 90’lar sonrası Türk sinemasında görüntü kalitesinde ciddi, radikal denebilecek bir farklılık olduğunu hissediyorum. Yani görüntü yönetmeninin payının çok daha öne çıktığı ve filmlerde ‘görüntü yönetmeni’ dediğimiz kişinin tırnak içinde katkısının arttığını hissediyorum. Ayrıca bir de bu dönemde, şüphesiz sizin kendi bakışınız ve o bir çeşit uhrevi bağlantıdaki anlayışınızın içine girmiyor ama, sinema-PR ilişkilerinin bu dönemin sinemasında gündeme fazlaca gelmeye başladığını hissediyorum ve bu dönemde en çok öne çıkan olgu ise ‘Bağımsız Sinema’ diye tanımladığımız anlayışın yükselişi. Önceki sorulara söyleyeceğiniz açıklamalardan sonra, özellikle Bağımsız Sinema ne demek? Bağımsız Sinemayı nasıl tanımlayabiliriz? Bu konuda da görüşlerinizi belirtirseniz memnun olurum. Bir de buna bağlı olarak, yapımcılık konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Günümüzde yapımcılık kurumu yok oldu. Yönetmenler, yapımcılığı ikame eder duruma da düştüler. Acaba yapımcılık bu şekilde devam etse, film yapma açısından daha mı sağlıklı yoksa yapımcılık kurumunun Türkiye’de geliştirilmesi iyi mi olur?

Z.D.: Şimdi ilkinden başlayalım isterseniz.

B.V.: Lütfen.

Z.D.: O daha genel bir şey. Doğru. Dediğiniz gibi 90’lardan sonra teknolojik bir gelişme oldu. Ses açısından, görüntü, laboratuarlar, işte dünyada çıkan yeniliklerin hemen Türkiye’ye gelmesi gibi. Ben bunun genel sebebinin reklamcı yönetmenlerden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü 80’lerden sonra Türkiye’deki değişen siyasi hayatla, yani Özal dönemiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Özal dönemiyle birlikte reklam sektörü, yani ülkenin ekonomik anlayışındaki bazı değişiklikler, serbest rekabetçilik gibi bazı yeni şeyler ideolojik olarak da epey bir değiştirdi. İşte özel televizyonun, medyanın gelişmesiyle birlikte, burada daha önce bildiğim kadarıyla bir parçasına da tanık olmuştum, daha ilkel durumda olan reklam sektörü bayağı bir sektör haline geldi. Böyle bir sektörleşme olunca tabi ekipmanlara, teknolojik aletlere de bu yansıdı. Şimdi kamera sinemanın bence en temel sorunlarındandır. İşte Antonioni’nin filmleri de kamerayla çekiliyor, Hollywood filmleri de kamera ile çekiliyor, reklam filmleri de kamera ile çekiliyor. Bence hiçbir ilgisi olmamasına rağmen böyle bir teknik bağlantı yüzünden, bu iki sektör arasında hep bir ilişki oldu. Yani en başından beri bu böyle. Türkiye’de de mesela epey bir yönetmen hem reklam sektöründe çalışıyor, hem de film çekiyorlar. Daha çok bu yönetmenlerin vasıtasıyla böyle bir sinema-reklam ilişkisi oldu. Yani oradaki reklam sektörünün talepleriyle ortaya çıkan olanaklar, teknik olanaklar, yavaş yavaş sinemaya da geçti ve tabii sonra bir standart yaratılmasına da sebep oldu. İşte sinemanın arkasından ses konusunda Dolby Digital’e geçildi. Sinema repertuarları bazı yenilikler yapmak zorunda kaldı. Bence onun sebebi bu oldu. Bu olumlu-olumsuz bir şey mi? Tabii ki olumlu bir şey bu. Olumlu bir şey ama yine de ben şu koşulla söyleyeyim, sinemayı sinema yapan hiç bir zaman ne kameradır, ne teknolojidir, ne bir şeydir. O zaman bu konuda en yetkin insanların en iyi filmleri çekeceğini kabul etmek zorundayız ki, o zaman bu bir ters mantık olarak karşımıza gelir. Tamam böyle bir şey var. Ama bu sebep değil. Çünkü diğer taraftan da benim en sevdiğim filmler, zamanının 2C kamerası ile çekilmiş, zamanının olanakları ile çekilmiş filmler hala. İşte Antonioni’nin ‘Çığlık’ filmi, Ozu’ nun ‘Tokyo Story ’ filmi, ya da Bergman’ın filmleri ya da Bresson’un filmleri, çoğu siyah beyaz filmler. Ama öbür dediğim anlamda elbette daha temiz işler yapılma, ses konusunda, görüntü konusunda daha temiz işler yapılma konusunda bir faydası oldu. Ben de bundan yararlanan insanlardan biriyim. O konudaki düşüncelerim budur.

B.V.: Pardon buraya ufak bir parantez açarak birşey sorabilir miyim? Amerikan sinemasının örneklerinin, Amerikan dağıtım tekelleri ya da onların temsilcileriyle Türkiye’de ağırlık kazanması bu filmlerin eş zamanlı ve daha ucuz koşullarda Türkiye’ye getirilmesini sağladı. Bu durum seyircide daha iyiye dönük bir beklenti de yaratmış olabilir mi acaba?

Z.D.: Yani dediğimiz kriterler açısından elbette yaratıldı. Bu şuna benziyor. Diğer konularda, diğer sektörlerin ürünleri konusunda, insanların moda diye bir duygusu var. Elbette sinemada da bunun bir karşılığı olacak tabii ki. Yani birinci elden bir şey. Şimdi bakın neredeyse Hollywood sinemasının kamera arkasını, yapım aşamalarını, ilişkilerini bugün Türk sinemasından daha iyi bilebilir hale geldik. Ben bugüne kadar Türk sinemasının bir popüler filminin bile kamera arkasının, örneğin; ‘Yüzük Kardeşliği’ filmleri kadar iyi bilindiğini ya da yayınlandığını bilmiyorum. Böyle bir şey elbette geldi. Bu da bir tereddüt yarattı elbette. Yani bu açıdan doğru. Ama bunlar dediğim gibi, her hangi bir vatandaş olarak gördüğüm gerçekler. Bu iyi mi, kötü bir şey mi, bu konuda da açıkcası hiçbir fikrim yok. Bunların yorumları konusunda bir fikrim yok. Arkasından o şeyi sormuştunuz değil mi? Bağımsız…

B.V.: Görüntü kalitesi ve sinema-PR ilişkisi vardı. Aslında bu söylediklerinizle bağlantılı gelişen şeyler.

Z.D.: Hepsi gelişti. Çünkü bunları bir de tartışamazsınız.Yani Batıda buluş olarak çıkabilir bu şeyler. Ama sonradan bunun bir olgu haline gelmesi, bunun kabulüyle mümkündür. Batıda ya da Amerika’da kabul edilmişse, Türkiye’nin bu konuyu tartışmaya bile hakkı yok. Yani Türkiye de o yasaları uygulayacak. Bugün o yüzden bu teknolojik gelişmeler konusunda ya da PR kuralları konusunda olup bitenler çok anlaşılabilir bir şey. Yani bu konuda benim için bir sorun da yok. Yani ben kapitalizme bile böyle yaklaşıyorum. Burada dediğim gibi, yorumum yok. Ama bir olgu olarak, gerçekçilik olarak bakarsak, bununla birlikte yaşamaktan başka bir şansımız yok. Bunları yorumsuz bir biçimde kabul etmekten başka da bir şansımız yok. O yüzden bunlar son derece de anlaşılır şeyler. Hatta bence bunların incelenmesine bile çok gerek yok. Bir de bunların değerlendirmeye tabi tutulmasına gerek yok. Bugün bilgisayarı ne kadar değerlendirirseniz değerlendirin, bu değerlendirmeleri yazarken, buna karşı bile olsanız, bunu kullanacaksınız artık başka bir çaresi yok.

B.V.: Doğru.

Z.D.: O yüzden yani, bunlar benim çok sorun ettiğim meseleler değil.

B.V.: Biraz eşyanın tabiatı gereği gelişen koşullar.

Z.D.: Tabii tabii. Yani şimdi bu arada Bağımsız Sinema konusunda, bunu Türkiye’de filminin jeneriğine yazmış, ya da kendini bu şekilde ifade etmiş bir insan olarak şunu söyleyebilirim; bu benim geri aldığım bir fikir. O zaman niye yaptınız diyebilirsiniz, düşünebilirsiniz. Sebebi son derece basit benim için. Ben farklı, farklı derken hani olumlu-olumsuz bir manada söylemiyorum, kendime ait bir arayışım olduğu açık. Yani kendime ait bir şeyin peşine düştüğüm bir durumu bu şekilde açıklamaya kalktım. Yani kendime yüklediğim, ne derler, ‘o değeri’ bağımsız filmler yapıyorum diye açıklamaya kalktım. Ama zaman içerisinde bunun doğru bir açıklama olmadığını fark ettim. Sebebi de şu: Birincisi bir filmin benim kriterlerime göre iyi olup olmamasında, o filmin hangi parayla, hangi bütçeyle, hangi olanaklarla çekilmiş olmasının hiçbir önemi yok. Yani hatta bu konularda son derece ahlaki bir yere düşen ‘bağımsız’ bir filmin çok kötü, hatta aşağılık bir film olabileceğini, diğer taraftan Hollywood’da çekilmiş bir filmin, buna karşılık benim ideal kriterlerim açısından çok iyi olabileceğini gördüğüm zaman, ben bunun bir yanlış olduğunu anladım. Çünkü bugüne kadar, yani özellikle yönetmenliğe başladıktan sonra, çok ucuza büyük zahmetlerle, büyük özverilerle çekilmiş beş para etmez filmler de gördüm. Ama Hollywood parasıyla çekilmiş, mesela ‘The Hours’ (Saatler) gibi beni bir sinemacı olarak çok derinden, manevi anlamda etkileyen filmler de gördüm. O zaman şöyle düşündüm; bir filmin ölçüsü, bu dediğim şeyler açısından ölçüsü öyle harcanan parayla, çekilen stüdyoyla, kimin çektiğiyle filan değil; filmin ortaya koyabildiği mesele ile anlaşılır bir şey. Bu benim sıkıldığım, hatta bir parça da utandığım bir konudur bu bağımsız sinema konusu. Ama ben bunu şu niyetle yaptım açıkçası; sonradan algılandığı biçimini düşünmememe rağmen ve bilerek yapmamama rağmen ben şu açıdan yaptım, şunu belirtmek istedim; daha çok kendi parasıyla, kendi özel olanaklarıyla film çekebilen bir kahraman sıfatını istemiş olduğum için değil, sadece bu filmlerin düşüncesinin oluşmasından ortaya çıkmasına kadar, hiçbir müdahalenin olmadığını ifade etmek açısından. Yani ben bu filmi, filmleri dışarıya dönük sebeplerle değil, içe dönük sebeplerle yaptığımı ifade ettim. Ama her şeyin bu kadar politize olduğu bir dünyada, siyaset ve ekonominin dışında entelektüel dünyanın bile artık kriteri kalmamış bir dünyada, bu böyle anlaşıldı. Ben utanç duyduğum bir kahramanlaştırma gördüm ve bu noktada bundan vazgeçtim. Şimdiki düşüncem, bunların hiçbir önemi yok. Yani bağımsız filmi, son derece meseleyi iyi niyetle ya da kötü niyetle göz ardı etmemize, bir filmi anlamamıza, bize engelleyici bir tanım olarak görüyorum. Belki bu bir klasifikasyon sorunu olan bir değerlendirmeci için, hani belli şeyleri ayırt etme açısından, bir kriter olarak kullanılabilir. Ama benim açımdan hiçbir önemi yok. Çünkü gerçekten söylüyorum bunu, bütün samimiyetimle söylüyorum, John Ford sineması, Hollywood sinemasının en önemli sinemasıdır. Şimdi John Ford filmleri eğer Hollywood sineması ise, Hollywood sineması benim beğendiğim bir sinemadır. Hangi parayla, hangi ahlaksızlık kriterlerine göre, hangi stüdyo, hangi star koşullarına göre çekildiyse çekilsin. Bunlar benim hiç umurumda değil. Öbür taraftan dediğim gibi amatörlüğün de hiçbir önemi yok. Oradaki inatçılığın da benim için çok önemi yok. Ama ben bu konuda, hala çoğu zaman takıntı olarak kabul ettiğim, prensipleri olan da biriyim. Bu konulara çok kuşku duyarak da yaklaşan biriyim. Bugün bana biri gelse, işte şu kadar para koyacağız dese, buna korkak yaklaşan da biri olmama rağmen bunları söylüyorum, hala o kendi küçük dünyamda gitmek isteyecek kadar bu konuda çelişkili biri olmama rağmen bunları söylüyorum. İşte genel olarak bağımsız sinemayla ilgili ya da benim bağımsız sinemacılığımla ilgili bugün düşündüğüm şeyler bunlar.

B.V.: Evet. Aslında…

Z.D.: Bu bir üst değer, bir üst kimlik kesinlikle değil ve bu da eleştirilerimden bir tanesi. Bugünkü dünyada bunun bir üst değer, bir üst kimlik olarak ortaya konulmasını anlayabiliyorum, ama bunu hiç doğru bulmuyorum.

B.V.: Yani bir bakıma insanların tanımlandığı bu kisvenin öne çıkartılıp aslında kendini ifade etme meselesinin geride kaldığı bir duruma dönüşmesini getiriyor.

Z.D.: Evet, evet.

B.V.: Bağımsız sinema da sanki kendi içinde aslında popüler bir hareketmiş gibi lanse edilir duruma gelip belki popülistleştirilmeye başlıyor.

Z.D.: Yani en azından öbürüyle benzemeye başlıyor. Kısacası, son olarak söylediğim şey, sinemanın üstünde bu ve bunun gibi çok fazla yük var. Bütün bunlar, önümüze gelen bir filmi nasıl izleyeceğimiz, nasıl anlayacağımız, nasıl hissedeceğimiz konusunda zaman zaman haksız, zaman zaman lüzumsuz, zaman zaman hiç gerçekçi olmayan bir ortama sokuyor bizi. Ben önüme gelen filmi, o deminki ulvi kriterlerime göre izlemek istiyorum.

B.V.: Türkiye’de aslında insanları böyle hemen yüceltmeye yönelik bir tavır vardır. Siz de ondan rahatsız olduğunuzu söylediniz. Böyle bir şeyi aslında yaşadığınız zaman her halde rahatsız oldunuz ve o anlamda, mesela ben söylediğiniz fikirlerle çok kolaylıkla medyanın önüne çıkabilecek niteliklere sahip biri olduğunuzu düşünüyorum, ama bu anlamda çok sık da rastlamıyorum. Bu bilinçli bir tavır aynı zamanda değil mi? Buna karşı uzak durma, mesafeli olma meselesi var bir yandan da.

Z.D.: Evet. Çünkü ben vicdanı olan biriyim. Başkasından çok kendi kendimin sorgulamasını yapmaya çalışan biriyim. Şimdi ben o geceler boyu düşündüğüm meselemin önüne benim nasıl ve hangi koşullarda film çektiğim gibi bir durumu çıkartmam. Bu beni hak etmediğim bir imaja sürükler. Bu bende büyük bir rahatsızlık oluşturur. Bu rahatsızlığın oluşmasında ya da bu durumun oluşmasında kendi payımı da özelikle söyledim. Bu, hatalı bir şeydi. Ama hata yapmanın önemi, onu geri almakla da, ondan geri çekilmekle de ilgili bir şey. Ben bunu fark ettim ve geri çekildim.Ben çünkü, ne sahte övgü istiyorum ben bu filmlerimde, en başta mesela kendime haksızlık ettiğimi düşündüm. Çünkü bu filmlerimin meselesiyle ilgili son derece samimi, son derece sadakat dolu bir biçimde, aylarca, hattta yıllarca kafa patlatıyorum. Bir sahnesiyle ilgili, filmin temasıyla ilgili, şununla bununla. Bütün bunları arka plana atarak, hatta görünmez hale gelmesine yardım ettiğimi fark ettim ve en başta kendime haksızlık ettiğimi düşündüm. Çünkü filmimi izleyen birinin açısından neden bunlar öne geçsin ki? Benim bu filmleri hangi koşullarda yaptığım. İşte, ayrıca da bir şeyi daha samimiyetle söyleyeyim; bir çok övgüden de bu yüzden çok rahatsız oldum. Çünkü bir süre sonra baktım benim film yapma üslubumun bu kadar bilinmesi, onaylanması, sanki pek matahmış gibi alınmasının kötü şeylere de alet edildiğini gördüm. Mesela insanların beni Sinan Çetin’e küfür etmek için kullandıklarını fark ettim. Ya da ticari sinemayı açıklamaya çalışırken bunu, o meselenin spesifikliği içerisinde değil, beni buna alet ederek yapmaya çalıştıklarını fark ettim. Ben bunu değil, filmlerimle ilgili bir şeyler duymak istiyorum elbette. Ama duymak istediğim şey, o benim en yalnız anımda oluşmuş, o filme verdiğim manevi çabaların karşılığını duymak istiyorum. Ve bu çok haksız bir şey ayrıca da. Neden sırf bu yüzden ben Sinan Çetin’den daha iyi bir yönetmen olayım ki. Bu yüzden.

B.V.: Evet.

Z.D.: Yani, ayrıca da her şeyin kendine göre bir bedeli var. Ben Sinan Çetin’in nasıl bir bedel ödediğini bilmiyor muyum? Yani o bir film çekecek, ben bir film çekeceğim. Zeki daha az parayla, daha kötü koşullarda film çektiği için mazlum gibi görünecek. Sinan Çetin’e karşı bu çok büyük bir adaletsizlik. Ayrıca da bunların hiç birinin mazlumlukla, şununla bununla ilgisi yok. Bu benim bizzat tercihim.

B.V.: Yani filmin kendi niteliğinden ötürü subjektif değerlendirilme koşulları gündeme girmeye, bu da hedef saptırmaya başlıyor. Yani bağımsızlık olgusu bu aralar 90 sonrası Türk sinemasında çok konuşulur oldu. Ama söylediğiniz şeylere ben de katılıyorum. Yani o tanımın filmlerin önüne geçerek, sırf o bağlamda, insanların mazlum veya başka türlü değerlendirilmesi, haklı veya haksız prim alacak hale getirilmesini de örtmemesi gerekir.

Z.D.: Bence de.

B.V.: Buradan o zaman başka yere geçelim isterseniz. Bu aralar biliyorsunuz bizim sinemamızda 90’lardan sonra daha belirgin olarak ya da genel olarak sinemada, bizim sinemamızla bağlantısı Türk olmalarından kaynaklanan yönetmenlerin, yurt dışında doğmuş ve o ülkelerde doğmasalar bile, belli bir yaşta giderek vatandaşlık hakkı almış, yaşadıkları ülkelerin yüzdeyüz prodüksiyonu ile ya da kısmi anlamda belki Türk prodüksiyonu desteği alarak film yapan Türk film yönetmenleri var. Bunlar hakkında bir şey söylemek ister misiniz? Ve bir şey merak ediyorum bu konuda, aslında gerçi daha önceki sinemaya ilişkin açtığınız görüşler bağlamında, belki bunu cevaplamak da istemeyebilirsiniz ama cevaplarsanız düşüncenizi almak açısından soruyorum. Bir filmin Türk sineması ürünü olarak kabul edilebilmesi için hem yaratıcısının, hem de sermayesinin Türk olması mı gerekir ya da sanatçının sadece Türk olması yeterli bir ölçüt müdür?

Z.D.: Ben bu arkadaşları başarılı buluyorum. Zaten ortada. Benim bulup bulmamamın da çok önemi yok. Yönetmen becerilerinin özellikle belli bir seviyenin üstünde olduğunu da düşünüyorum. Ama bunun Türk olmalarıyla ya da işte diğer sorunuzla da birleştirirsek benim için hiçbir önemi yok. Şimdi aklıma gelmişken bu konuyu daha da netleştirmek açısından bir de şunu söyleyeyim. Yani söyledim daha önce ama, bu daha iyi ifade edecek herhalde. Benim için sinema sosyolojik, siyasi, politik, ekonomik, sınıfsal ya da toplumsal bir mesele değil. Benim için sinema bunları doğru olarak içine alan, zaten içine alan kişisel bir ifade şekli, kişisel bir varoluş şekli. O yüzden Türk’müş, Avrupa’ymış, en başında söylediğim gibi ben Rus edebiyatından etkilenmiş biriyim. Benim hayatı anlama çabamın başlangıcı da budur. 17 yaşında ‘Suç ve Ceza’ yı okuduğum zaman, hayat üzerine ilk sorularımı sormaya başladım. Daha doğrusu, daha önceki sorularımın peşine düştüm. Ya da ‘Stalker’ filmini izlediğim zaman film yapma arzusu bende uyandı. Ya da Ozu’nun filmini seyrettiğim zaman, sinemanın hayatın şiiri olabileceğini hissettim. Böyle düşünmüşken, üstelik ben kendi ülkesini sevmeyen, buna yabancılaşmış biri de değilim; aslında bu ülke dışında, bütün öfke duyduğum, nefret ettiğim her şeye rağmen, ben bu ülke dışında hiçbir yerde olamayacak biri olduğumu da biliyorum. Ama bu böyleyse de böyledir. Bu yüzden şimdi önüme gelen bir filmin şöyle oluşu, böyle oluşu, kim çekmiş, hangi ulustan, bunların benim için hiçbir önemi yok. Yani bu arkadaşların da bu açıdan hiçbir önemi yok benim için. Benim için önemli olan önüme koydukları film ve o filmlerle kuracağım bağ.

B.V.: Onlardan beğendiğiniz ya da örnek verebileceğiniz film var mı?

Z.D.: Hepsini beğeniyorum.

B.V.: Peki, onu geçelim isterseniz. Benim genelde oluşturduğum bu söyleşiler çerçevesinde sorduğum şöyle bir soru vardı ki, bu da sizin kendinizi ifade ediş şeklinizden başka bir anlayıştaki ya da sizin aslında hiç onaylamam diye bakmadığınız ve olumlu olarak da gördüğünüz yanlarını da ortaya koyduğunuz bir Yeşilçam sineması diye nitelelen bir sinema vardı. Zamanında bütün hayatımızı etkilemişti. O günün toplumsal yapısı çok farklıydı. Bugün her şey farklı. Aslında çok değişmediği görüşünüze ben de katılıyorum. Ama bana göre şöyle bir görüntü var, bilmiyorum size de öyle görünüyor mu. Yeşilçam anlayışı sinemada devam etmek yerine 90’lardan sonra televizyonda mı devam ediyor?

Z.D.: Aynen öyle. Hatta bu konuda, genel konularda fikir bildirme konusunda biraz titiz, biraz çekimser olduğum ortada ama bu konuda son derece net bir şey söyleyebilirim. Bugün Yeşilçam sinemasını mumla aratacak kadar yaşayacağız. Yani aynı anlayış, ancak bu kadar geriye ve sevimsizleşerek gidebilirdi. Bu konuda, Yeşilçam konusunda bir zamanlar bağımsız sinema gibi, gençlik heyecanının da payıyla birlikte biraz, bunu amaçlayarak yapmamıştım hiçbir zaman; ideal bir sinema uğruna onları söylemiştim. Ama şimdi o söylediklerimi bile geri aldırtacak kadar bir gelişme yaşanıyor. Ama buna sadece dizileri katmıyorum. Ticari film diye bugün sunulan filmleri de, filmlerin çok büyük bir bölümünü de buna katabilirim, ama diziler tabi bunu tam açıklıyor. Yani bunu kendi kriterlerime göre de konuşmuyorum. Kesinlikle bu konuda Yeşilçam’ın, Yeşilçam’la ilgili, bu koşullar altında, bu konu etrafında Yeşilçam’la ilgili söylediklerim her şey hakkında özür bile dileyebilecek durumdayım.

B.V.: Evet.

Z.D.: Çünkü mesela demin o konuyu ortaya koymuştuk. Yeşilçam’ın bu konuda nasıl tutarlı olduğunu söylemek, bunu onayladığım anlamına gelmez. Bir şeyin hakkını vermek onu onayladığım anlamına gelmez. O ayrı bir konu. Ama şunu söyleyeyim, bu insanlar paraları önlerine koyarak filmleri yaptılar, star sineması dediler. Starlar yarattılar. İşte Türkan Şoray’ından İzzet Günay’ına kadar, bilmem kimlere kadar starlarını yarattılar. Konuları ona göreydi ve bu konuda da son derece yeteneklilerdi bence. Sonra birçok başka sektör gibi benim bilmediğim, şu anda üstünde düşünmeyi gerek görmediğim sebepler yüzünden bitti. Ama o anlayış dediğiniz gibi, bugün bu mecrada gidiyor. Ama üstelik kimler tarafından gidiyor? Bir bakın. Genel olarak o insanlar kadar açık ve dürüst davrandıklarını da düşünmüyorum. O insanlar, mesela Ses Dergisi’nin yarışmalarından geliyorlardı. Kendilerini konuşamayan kişilerdi. Bu gün bakıyoruz birçok eğitimli insan tarafından yapılıyor bu. Buna rağmen, o insanların ne suçu vardı o zaman? Yıllarca başta kendime, biz bu sinemayı niye aşağıladık diye soruyorum. Samimiyet lafı bu konularda pek bir şey ifade etmeyen bir sözcük benim için. Yani samimiyet sözcüğünü buraya sokmaya gerek yok. Tutarlı kelimesi daha uygun olur. Çünkü neyi neden yaptıklarını biliyor, bunu bu şekilde ifade ediyorlardı. Parayı, demin konuştuğumuz gibi, çekmecelerde filan gizli yerlerde değil açıkça… Yani nedenleri ve sonuçları ortada olan. Şimdi bunun estetize edilmiş olmasının böyle yalan bir mahiyetin oluyormuş gibi gözükmesi.Yani bunlar beni demin dediğim şeyler açısından o dönem ki sinemaya göre suçlu hissettiriyor. Ama kendi kriterlerime göre yani hiç birinin bir farkı olduğunu düşünmüyorum.

B.V.: Yani dediklerinizden aslında o döneme ilişkin söylediklerim hakkında suçluluk duyuyorum yorumunu anlıyorum. Yani bu bir bakıma da kendi çapında küçük bir radikal değişim. Yani ilk çıkış noktanızdan bugünkü noktaya gelmek.

Z.D.: Hayır ama suçluluk duyuyorum dediğimin kriterini söyledim ama. Bu sonuçlara göre.

B.V.: Onu hala daha onaylamadan zaten söylediklerim hakkında...

Z.D.: Yoksa benim ideal düşüncelerim olarak benimle hiçbir ilgisi olmayan, yani o yıllar hakkında demin söylediklerim açıklıyor her şeyi. Beni sinema yapmaya getiren sebepler işte. Rus edebiyatından izlediğimi söyledim, o ayrı bir şey. Ama bu ülkede film çeken bir yönetmen olarak şu anda konuşuyoruz yani onu söyleyeyim.

B.V.: Tamam onu geçelim o zaman. Şöyle bir son sorum var. Aslında ben de bütün soruları hep Türk sineması boyutunda, Türk sinemasıyla ilişkili bir araştırma yaptığım için formüle etmişim. Türk sinemasının geleceğini nasıl görüyorsunuz diye bir genel soru sorup arkasından şöyle devamını getireyim. Özellikle 90’lardan sonra Yeni Türk Sineması diye bir tanımlama yapmak doğru olabilir mi? Son hükümet tarafından Türk sinemasıyla ilgili bir de yeni yapılan yasal düzenlemeler var biliyorsunuz. Bu düzenlemelerin Türkiye’de sinema sanatının gelişimine bir katkısı olabilir mi?

Z.D.: Sondan başlayalım bu sefer. O yasayı biraz biliyorum. Yani bir şekilde öğrendim içeriğini. Biraz izledim, dinledim, yasanın Türk sinemasından epeyce ileride olduğunu düşünüyorum. Birçok insanın şikayet ettiğini filan da duyuyorum ama bence yasa, yani devletin bunu çıkarmış olmasına rağmen, Türk sinemasının epey ilerisinde. Yani Türk sineması, şu andaki mevcut yapı, o yasayı hak etmek ve o yasayı içselleştirmek için biraz daha fazla çaba sarf etmek durumunda.Yasayla ilgili fikrim bu. Öncesi neydi.?

B.V.: Türk sinemasının geleceğine ilişkin isterseniz son değerlendirmeyi yapalım. 1990’lardan sonra yeni bir Türk sineması ya da ‘Yeni Türk Sineması’ diye bir tanımlama yapılabilir mi?

Z.D.: Yapılabilir. Yani yapılmasının da bir sakıncası yok. Ama bana sorarsanız…

B.V.: ‘Post-Yeşilçam Sineması’ diyor bazı sinema yazarları.

Z.D.: Yani yapılabilir. Yapan yapar. Ama ben öyle düşünmüyorum. Yani, hele burada bir Yeni Türk Sineması, bunu da çok iyi bilmiyorum. Pozitif anlam yükleyerek mi kullanılıyor?

B.V.: Sanki biraz öyle bir anlamı var.

Z.D.: Benim hissettiğim kadarıyla da öyle. Yani benim için böyle bir şey yok. Daha kötüdür de demiyorum ama onu en başta konuşmuştuk zaten. Ama ben sadece sinema değil, önümüze gelen bütün olgulara böyle yaklaşılmasını anlayabiliyorum. Ama ne ikna oluyorum bu konuda ne de özel bir fikrim var. Yani benim için önemli olan yine bu konuda da olduğu gibi, önüme gelen filmler.

B.V.: Burada bir şey kafama takılıyor da belki onu sormam daha mantıklı olabilir. Şimdi aslında Türk sineması olarak tanımladığımız şey Yeşilçam’la içiçe geçerek ortaya çıkmış bir yapı olduğu için, ya da Türk sinemasını gerçekte var eden sinemayı Yeşilçam sineması diye tanımladığımız için, bu sinemanın en temel özelliği de işte halk ile çok buluşmuş bir sinema olmasıydı. O günün koşullarında, halkın temel eğlence aracı olmasıydı ve ona ulaşan bir yapısı belirgin olarak öndeydi. Demin sizin katılmadığınız, hani 70’lerin sonuna doğru Türk sineması bitti diye bir şey söylemiştim ya ve bazı yönetmenler artık ‘Türk sineması değil Türkiye deki sinema’ diyorlar demiştim. Türkiye’de yapılan sinemaya, Türk sineması diye bir tanımlama bile getirmek istemiyorlar. Çünkü Yeşilçam sineması bağlamında yapılan sinemanın Türk sinemasını temsil ettiğini, sonrasında yapılan sinemanın ‘Türkiye’deki sinema’ diye bir tanımın içine girebileceğini söylüyorlar. Biraz böyle tuhaf kavramlar ortada dolaşmaya başladı; ‘Yeni Türk Sineması, Türkiye’deki Sinema’ filan gibi.

Z.D.: Valla bir olgu, bir gerçeklik konusunda fikir yürütmek başka bir şey. Ben onları çok bilmiyorum gerçekten. Yani söyledim de; fikir yürüttüğüm şeyler de değil. Yapmaya çalıştığım bir şey ve film yaparken bunların bana ne faydası oluyor ne de zararı oluyor. Yani benim için filmle ilgili senaryo ya da bir fikir, senaryoyu ikame edebilecek bir fikir, kamera gibi belli şeyler gerekli. Yani bu konuda daha gerçekçi düşünmeye, daha basit düşünmeye çalışan biriyim. Bunun fikri nasıl olur? Belki bu konuda, yani gerçekten bu konularda buna benzer bir iş yapmış olsaydım bu nedir, ‘Türkiye Sineması’ mıdır, ‘Türk Sineması’ mıdır, yani deminki şeyleri söyleyen birinin bu konuda bir fikri olması zaten çok mümkün değil. Hatta buna ‘Tanzanya Sineması’ bile denilebilir. Benim için bir sakıncası yok yani. Benim öyle angajmanlarım yok. Bir filmin anlamını ararken ulusal, etnik, sosyolojik ya da sınıfsal tanımlamalara en uzak duran insanlardan biriyim. Ama bunların da benim için hiçbir sakıncası yok. Yani kim ne derse desin.

B.V.: Peki. Aslında ben burada olmayan son bir soruyu üreterek sormak istiyorum. Bu aslında son yaptığınız filmi irdelemeye dayalı bir soru da değil. Öncelikle onu söylemiş olayım da. Ben sinema süreciniz içinde son yaptığınız filmde, biraz da bir yazma eyleminin yalınlığına doğru bir gidişin peşinde sanki olduğunuzu hissetmeye başladım.

Z.D.: Pardon. Yazma?

B.V.: Yazma, yani bir yazarın, bir yalınlık, sadelik içindeki durumu gibi, kağıdı ve kalemiyle masa başına oturup işini yapması gibi. Sinema teknik pek çok aletin ve kalabalık bir ekibin oluşturduğu bir süreçtir ya. Bundan mümkün olduğunca sıyrılarak, sınırlı oyunculukla, hatta kamerayı kendinizin kullandığı, koşulları tamamen kendinizin belirlediği bir yapılanmaya doğru gidiş… Bu bir anlamda aslında sinemanın üretim koşullarına karşı bir sorgulamayı mı içeriyor? Bu konuda sanki size özgü bir başka manifesto yaratmak gibi bir çaba da var mı?

Z.D.: Yok. Manifesto kesinlikle değil. Fikirlerimin ve düşüncelerimin ya da eylemlerimin bir ideoloji haline gelmesi ya da ona benzer bir şablon haline gelmesi beni utandıracak bir şeydir. Yani öyle bir duruma düşmeyi asla istemem. Çünkü bu benim gerçeğim, bu benim kişiliğimin ortaya çıkardığı şeyler. Bağımsız sinema ya da benim film yapma yöntemlerimin algılanması konusundaki şikayetlerimi de söyledim. Ben kişiliğe inanan biriyim. Dolayısıyla böyle bir şeyi istemem mümkün değil. Onun çeşitli sebepleri var. Bu bir tanesi, o projenin gerektirdiği şey oydu. Çünkü yaratıcıyı, yani kendimi, tam öznel olarak değil, filmleri çeken insana kalan duygular itibarı ile böyle bir film çekmeyi ikinci filmimden beri istiyordum zaten. Yani ‘Masumiyet’ten sonra bu iş beni ilgilendirmişti, bu film çekme eylemi beni ilgilendirmişti. Ama ele aldığım konu ve yola çıktığım kişilik, böyle bir kişilik olduğu için dediğiniz ölçülerde bir yalınlık ve sadelik ortaya çıktı. Mesela bu anlatacağım yönetmen, işte ben olmasaydım da benim o öznel kişiliğim değil de öbürü olmasaydı da, çok daha renkli birisi olsaydı öyle biri olurdu. Yani işin bir yanı bu. Tamamen projenin düşünülen karakterinden ve o karakterin kurulduğu öykünün gerektirdiği bir şey olarak ortaya çıktı. Yani her filmin, her projenin kendi özgünlüğü vardır. Bu onunla ilgili bir durum. Ben mesela çok daha renkli biri olsaydım, bu kadar kuru biri olmasaydım, daha renkli, prodüksiyon açısından da daha renkli bir şey çıkabilirdi ortaya. Bunun bir yanı bu. Ama şunu kabul edebilirim, bu sadece bir filmle ilgili değil. Bir hikayeyi bir arkadaşıma bile anlatırken, bir hikaye anlatma ahlakı diye bir sorunum var. Yani en basit, en renksiz, en yalın, soytarılaşmayan; yani kendini onaylatmak uğruna, kendini kabul ettirmek uğruna gerekli bir çok şey vardır işte inanmadığım süsler, parlaklıklar şunlar bunlar. Bunlara çok inanmadığım ve bu konuda da ahlaki bir sorunum olduğu da doğru. Dediklerinizin bir kısmının yanında bir de bu var.

B.V.: Pardon ben burada manifesto derken yani aynı zamanda, daha önce bağımsızlık ile ilgili söylediğiniz sözcüklerle bir çelişki yaratmasını düşünerek de sormadım. Öyle bir çelişkiye de düşmek istemem zaten…

Z.D.: Yok yok öyle hissetmiş olabilirsiniz.

B.V.: Yani kendinizi ifade ediş şeklinizi çok net olarak da konuşmamızda anladım zaten. Bu belki de böyle algılanabilir birileri tarafından. Çünkü ben, sizin yaptığınız sinemanın Türkiye’de bugün sinema okullarında okuyan pek çok öğrenciye de örnek bir model oluşturduğuna inanıyorum. Çünkü herkes bence geniş kitlelerin ilgisini çeken bir ticari film yapma peşinde değil. Yani kendini ifade etme yollarını farklı şekilde bulan yönetmenleri çok önemseyen kişiler de var. Sayıları çok fazla olmasa da sizin daha önce verdiğiniz örneklerde olduğu gibi sinemaya yaklaşımınızı sağlayan. Belki o anlamda bunlar tarihe not düşen şeyler. Bir şekilde bir yerde yayınlandığı zaman, onlara katkı sağlayabilecek. Bu bağlamda birilerinin de özellikle hemen bunu farklı bir yere yerleştirmesine engel olacak bir tanımda bu soruyu sordum.

Z.D.: Bu doğru. Bu zaten işin doğasında var.Yani işte ben de başta edebiyattan, bazı yönetmenlerden yola çıktım, tabii ki ben de gökten zembille inmedim. Bütün bunlarla bir takım yakınlıklar kurarak, görerek, anlayarak. Bu dediğiniz zaten doğal olarak olması gereken bir şey. Ama demin anlattıklarımdan da anlaşılabileceği gibi, böyle bir şey oluyor gerçekten. Hani benim birilerinin karşısına koyulabilmem ya da çektiğim filmin sadeliğinin ekstra bir anlamla ifade edilmesi konusunu, sadece onu engellemek için söyledim. Ve bunu başka söyleyen arkadaşlarım da oldu. Hani bu üslubu, film çekme olanaklarını bu kadar sadeleştirmek adına zorlamak acaba en azından manifesto olmasa bile, bilerek yapılan bir şey mi? Yani dediğim gibi o konuda özel bir çabam olmadığını belirtmek için yaptım.

B.V.: Ama ben sizin sinema tarzınızın böyle bir zorlamayı da gündeme getirebileceğini de düşünüyorum. Yani niye onun dışında insan kendini tutmasın? Yani sizin için sinema demin başta söylediğiniz gibi dinsel bir bakışla yaklaştığınız bir ilişki bu ve son filminizin kendisinin yarattığı bir yapılanma, üslup arayışı var. Ama sizin yaklaşımınız sinemada çok farklı arayışları da belki sorgulayabilmeli sanki. Bana öyle geliyor. Çünkü ona sizin olanağınız var. Bence bu başka şeylere de yol açabilir gibime geliyor.

Z.D.: Tamam canım ben öyle düşünürsem zaten yaparım bunu. Yani konuştuk sinemayı, dinselliğin alanı olan bir yere koyduğum zaman, bir sürü şey söylenebilir. Mesela işte, sadelik dedim. Dinselliğin, dinin değil ama, orada da bir kargaşa olmasın.

B.V.: Evet.

Z.D.: İnsanı dinsellik derken özelleştirmiyorum. Yani geniş ve manevi bir arayıştan, soyutluktan bahsediyorum. Onun da sorunlarından bir tanesi sadelik, varoluşçu bir duygu. Yani şimdi varoluşçuluğu süsleyerek, şunlarla bunlarla bir araya getirerek tartışamayız. Onu idealize ettiğimiz zaman orada bir takım kriterler oluşur. Ben bunların genelleştirilmemesini önlemek açısından özellikle manifestoyla ilgili söyledim. Çünkü manifesto ya da ona benzer bir şey, genellikle başkaları adına yapılmış, bir müdahaleyi amaçlamış, özne olmayı talep eden bir yanı vardır. Bundan özellikle kaçındığımı, aksine bu ilişkinin ister seyirci ile olsun yani kiminle olursa olsun, en basit ve en çıplak bir biçimde kurulması gerektiğine önem verdiğimi vurgulamak açısından söyledim onu.

B.V.: Evet anlıyorum. Başka söyleyeceğiniz bir şey var mı?

Z.D.: Yok. Genel olarak, o konseptte her şeyi konuştuk.

B.V.: Peki ben gerçekten nitelikli ve bu kapsamlı söyleşi için size teşekkür ediyorum.

Z.D.: Rica ederim. Ben teşekkür ediyorum.

Bülent Vardar. 6 Eylül 2004.