“Yaşama ‘Fark etmez’ gözlerle bakanların hikâyeleri”

Yeni projelerin; Yazgı, İtiraf ve Hicran… Bir üçleme…

Yazgı, İtiraf, Hicran… Aşk, acı, umutsuzluk üzerine üç hikâye. Üçleme gibi sunacağız. Çekimini çok kısa bir süre önce bitirdiğim Camus’nün Yabancı’sından esinlendiğim bir hikâye, ikinci ve üçüncü ise benim hikâyelerim.

Üçüncüsüne ben şahsen garanti verebilirim, çok güzel bir hikâye…

Hicran neredeyse hazır. Filmde oynayacak 15 yaşındaki kızı da buldum. Çalıştırıyorum, yavaş yavaş hazırlıyorum. Neredeyse bütün film onun üzerine kurulu. Bir köyde çekeceğiz.

Bir de diğer rollerin ‘casting’ini yapacaksın değil mi?

Üç rol hariç, diğerlerinde köylüleri oynatacağım.

Hangileri hariç, sanırım “Gelen Adam” bunların içinde.

“Gelen Adam” önemli değil zaten, o bir imaj sadece.

Ama ağırlığı var filmin içinde.

Anne, baba bir de o kız tabii. Onun dışında öyle bir rol yok.

Küçük kız var, Nina var…

Onların hepsi otantik sahneler olacak. Daha gerçek oluyor. Bu filmde de devam ediyorum buna. Zaten Üçüncü Sayfa’da başlamıştım. Yan rolleri figüranlara oynattım, gayet de iyi sonuçlar alınıyor. Sesli çekimde çok iyi oluyor, çünkü sesleri çok inandırıcı.

İyi oyuncu yöneten yönetmene tepkiliydin.

Tepki değil de isteklerim, yani insanın düşüncesinin bir süre sonra oturduğu yer vardır, ideal ve ahlaki anlamda. Basit bir şey istiyorum. Gerçeklik duygusu olan, minimalist, oyunculukla kötü bağları olmayan insanlar, bu oyuncu da olabilir, olmayabilir de. Bu anlamda tiyatrocuyla da, sinemacıyla da, sokaktaki adamla da çalışırım. Bu insanın role nasıl denk düştüğü önemli. Sadece tiyatro oyuncuları ile çalışırım diye bir şey yok; iyi oyuncu, kötü oyuncu vardır; ahlaklısı vardır, ahlaksızı vardır. Role uyanı, uymayanı; yüzü uyanı, uymayanı vardır.

Şimdi filmlerin isimleri ne oluyor bir daha söyler misin?

Çektiğim Yazgı, Ankara’da başladığımız İtiraf, ardından Hicran gelecek.

Bu eski bir proje mi? Üçlemeye nasıl karar verdin?

Aşağı yukarı hikâyeleri 5’er, yazılışları 2’şer yıl sürdü. Birkaç tane daha bu türden proje var kafamda, başka iş yapmadığım için durmadan yazıyorum. Özellikle bir proje var, onu çekmek istiyorum, İsa ile ilgili… Bunlar çok hâkim olduğum projeler. Ortamlarını kurdum, iki filmin de sinematografisini ben yapacağım.

Zaten birçok şeyi sen yapıyordun…

Kimliksiz insanların çalışacağı filmler yapacağım. Örneğin çok istediğim “Kıskanmak” gibi bir romanı çekmek istersem, bu farklı bir prodüksiyon olacağı için geleneksel şablona devam edeceğim, ama bu tip filmlerde birçok şeyi kendim yapmak istiyorum.

Proje kaldırdığı sürece…

En minimalist anlamda…

Hissettiklerini daha iyi aktarabilmenin, hâkim olmanın ötesinde bir şey olduğunu düşünüyorum.

Tabii. Hâkim olmak gibi bir sorun yok. En kötü insanla bile vicdani ilişki kurma fırsatı vardır, bunu kurunca böyle bir sorun kalmıyor. Bana göre sinemanın üzerinde çok fazla yük var. Bu, birçok insanın olması gereken değerler olarak savunduğu şeyler. Bugünkü sinemada en başta anlam kaybı var. Anlamın üzerine bir sürü insanın ihtirasları, kişisel serüvenleri, bencillik adına hayal ettikleri, efsane yaratma girişimleri yükleniyor. Sinemaya başladığımdan beri bunlarla mücadele ediyorum, hep kafamdaki anlamı taşımaya çalışıyorum, ama bu arada oyunculara, görüntü yönetmenlerine çarpıyorum, otoritelere çarpıyorum. Şimdi bunların hepsine insanın gücü yetmiyor ama zaman içerisinde gözüme kestirdiklerimi atıyorum. Bütün bunların amacı şu: O saf şeyi, yani geceleri senaryo yazdığım anda kurulan o hayali şeyi gerçekleştirmek adına önüme çıkan bütün engelleri ortadan kaldırmak… Yoksa ekonomik neden falan yok. Özellikle kendi kimliğimi ortadan kaldırıp kişiliğimi ortaya koymaya çalışıyorum. Böyle olunca da benim setimde efsane yaratmak isteyen oyuncuya yer kalmıyor, bunu en başta söylüyorum. Zaten kişisel olarak da içe dönmenin, yalnızlaşmanın çok önemli olduğunu giderek hissediyorum. Ancak teknik olarak bunlar çözülmek zorunda; görüntü problemi, set problemi, ışık problemi. Sanırım sezgi, mantık, cesaret, göze alabilme gücüyle bunlar yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Aslında ben de merak ediyorum bunun sonu nereye gidecek.

Halen oluşum ve gelişim halinde öyleyse…

Tabii. Zaten bunları belirli bir sinema dünyasından şikâyet eden bir insan olarak, yeni veriler öne sürmek, yeni standartlar ortaya koymak için söylemiyorum. Bunlar tamamen kişisel düşüncelerim, bir formül değil bunlar, başkalarına angaje edilebilecek ya da ideolojik olarak savunulabilecek şeyler değil.

Angaje edilmek nasıl istemiyorsan, angaje etmek de istemezsin doğal olarak…

Bu açıklamayı biraz da şunun için yaptım; yeni, bağımsız sinema gibi bir şey olabilir ama, bugünkü insanların birbirini anlama biçimi içerisinde ideolojik bir yerlere denk düşen düşüncelerim yok. Bağımsız sinema son derece yanlış anlaşıldı, geri çektim bu yüzden artık kendimi.

Alışılagelen usullerin, koşulların, kaynakların dışında, kendi bireysel çabalarıyla film yapan insanlar kastedilebilir ancak. Onlar da eskisi kadar bireysel değil artık. Amerika’da bağımsız sinemanın başına gelen şeyler, burada da olabilir demek istiyorum.

Ayrıca sanatla ilgili hiçbir meseleyi genel ölçülerde tartışmamak gerekiyor sanırım. Çünkü -edindiğim tecrübelerden birisi- bu bir kişilik analizi gibidir ve tek tek olgular, insanlar üzerinden hareket etmek gerekiyor. Kendi adıma genç sinema tayfasının içerisinde görünmekten ve diğer sinemanın karşısında bir yere oturtulmaktan rahatsızlık duyuyorum ama yapabileceğim bir şey de yok. Tamamen kişiliğimle; negatif, pozitif zaaflarımla algılanmak isteyen bir insanım. Zaaflarım var, örneğin bana göre büyük ama insanlara göre küçük bütçeyle film çekmem konusunun çok abartıldığını düşünüyorum. Yani bir filmin anlamının, büyük-küçük bütçe ya da teknikler üzerinden okunması çok tuhaf bir şey. Öyle bir hikâye yazmışsındır ki bir adamı koyup kameraya konuşturacaksın; çok zengin de olsan, istediğin kadar para harca, böyle bir film 40-50 bin doları geçmez.

Sonuç olarak istediğin filmleri çekiyorsun. Bu sınıfa sokulan sanatçılar da birbirlerinden çok farklılar, bir araya getirilmeleri hiç mümkün değil.

Hatta çoğu zaman eski kuşağı birçok konuda daha yakın hissediyorum kendime. Örneğin Ömer Lütfü Akad…

Evet, kişi olarak sana daha yakın görünüyor. Çünkü o da kendine ait, kapalı bir alan yaratmış, çok fazla müdahale ettirmemiş bir insan.

Akad’ın filmlerine bakıyorum, bir şeyler uyandırıyor, benim için önemli olan da bu. Sanatı bu kadar genelleştirmeye gerek yok. Dostoyevski’yi hiçbir genellemenin içine sokamazsınız, kendinden yükümlü bir adamdır. Dostoyevski’yi anlamanın tek yolu var; romanlarını okuyup onun meselesiyle bir yakınlık kurmak.

Superman mantığını bütün hayatımıza uygulamak gibi bir şey bu. Her şeyin bir yeri var, her şeyin bir etiketi var ayrıca.

Bu çok kolay ve ucuz bir algı biçimi. Zahmet gerektirmiyor. Benim için de bir sözün değer taşıması için o sözün nereden çıktığının önemi var. Bunun için de kendimden yükümlü senaryolar, hikâyeler çekme isteği duyuyorum.

Aslında böyle olması gerek. İnsanlar bunu yapamadıkları zaman ağlıyorlar ama kendilerine empoze edilen şekilde yapmaya devam ediyorlar.

Kriterinin ne olduğu ile ilgili. Kriterin kaynakları kendi içinden çıkıyorsa başka olur.

Senin dediğin genellemeye benim de itirazım var. SİYAD üyeleri diye bir grup var. 20-25 insan, hepsi birbirinden farklı, gruplara ayırmaya çalışsan 8 grup çıkar bunun içinden. Kimsenin de birbirine bayıldığı yok. Birbirine yakın sadece birkaç kişi bulabilirsin.

Jürilerin, festivallerin, değerlendiren tarafın değerlendirme biçimini mi, kriterlerini mi, yoksa toptan bu işi mi yanlış buluyorsun?

Biraz daha geri adım attım. Bu konuda söyleyecek pek bir sözüm kalmadı. Çok genel bir yanlışın ortasından sadece birini çekip çıkarmak ne kadar doğru. Sessizliğin önemini fark etmeye başladım. Marksist, bağırıp çağıran bir dünyadan, Türkiye gibi gelenekleri olan, hep dışa dönük yaşamış bir Akdenizli duygusunun arkasından benim iradem geçerli değil. Benim dışımda bir dünya kurulu, kriterleri farklı, ama anlayabiliyorum. Bir şehirde bir grup insan, kendilerine dönük bir varoluşun peşinde festival kuruyor, yarışmalar yapıyor, birileri değerlendirmeci olmak zorunda. Militan yanınızı göstermek daha kolaymış, şimdi fark ettiğim şey bu. Çünkü militan davranışıyla her şeyi kategorize etmek daha kolay. İnsan refleks olarak kendince bir adalet arıyor aslında, ama orada da bir sürü iş karışıyor. Adalet öyle bir maske ki.

Örneğin, Antalya Film Festivali’nde konuştuğun zaman, değerlendirmenin, verilen ödüllerin bile bir takım yanlışlıkları olduğunu söylemiştin.

Çok sıkılıyorum ve çok az gidiyorum Antalya’ya. Bir borç… İnsanlar kendimi beğendiğimi düşünüyor, “ayıp ediyorsun” diye tepkiler aldım, o yüzden gittim. Aslında jürilerden önce durumun kendisi sıkıyor, insanların abartısı sıkıyor.

İçi boşaltılmış bir ödül olarak yorumlamıştın galiba, yanlış hatırlamıyorsam.

Mayıs Sıkıntısı’nın hakkıydı. İncelikli bir göz, jürinin de öyle düşündüğünü görüyor ama cesaret edemiyorlar. Dengeler… Bunu söylemişimdir. Maalesef jürilerde hep olan bir şey, “bunu buna verdik, onu ona verelim”, bu denge üzerine kuruluyor; siyasetçisinden mahkemesine kadar, ilişkilerde de bu böyle. Belki ben de aynı şeyi yapıyorum; “ona çok verdin, hak etmiyor ama, ona da biraz verelim” gibi. Böyle bir şey.

Bu da bir tür adalet sağlama.

Müthiş bir maske, arkasına herkes sığınabilir. Ben de bu yüzden kendi irademin oluşturduğu alanlarda bir şeyler söyleyebilirim ama şimdi başkalarının iradesinde hak iddia etmek doğru gelmiyor, tabii insan değişiyor devamlı. Bir vicdan, kendi içinde bir adalet oluşturduğun zaman kendine de bakmaya başlıyorsun. Bu tür sessizlik daha iyi geliyor, öyle düşünsem bile ne anlamı var ki falan diyorum, öyle olsa ne olur. Ya da örneğin bütün jüriler adaletsiz davransa ne olur yani, haksızlık yapsalar ne olur. Çünkü buna karşı çıkmakla da bir şey yapamıyorsun, bu benim çocukluğumdan beri yaşadığım bir kader. Ama yaşadığım dünyaların etkisiyle bunu kabul etmek istemiyordum, çünkü umutsuzluk gibi bir şeydi; şimdi umutsuzluğun, sıkıntının, yalnızlığın, bunalmanın çok önemli bir değer olduğunu düşünüyorum. Çünkü durum dışı olmanı sağlıyor sana ve durum dışı kalan insan yabancılık duygusuyla daha iyi görebiliyor. Şimdi bu cesaretle o filmleri çekebiliyorum. Yazgı’da fark etmezlik, kayıtsızlık duygusunu vermeye çalıştım. Bu kadar kayıtlı bir adam olarak ben, hayatım boyunca acı çektim. Şimdi bunlara kayıtsız kalsaymışım ya da bir meseleye kayıtsız kalsam ne olurdu, bunu yorumlamaya çalışıyorum. Fena da bir yol gibi görünmüyor şimdilik. En emin olduğumuz konulara bile şöyle ters yüz edip bakmak gerekiyor, diğer türlü hep eleştirdiklerimizin yanına düşüyoruz. Yani iktidara karşı çıkarken bir süre sonra iktidardan beslenmiş, mikro iktidarlar olarak ortalıkta dolaşmaya başlıyoruz. Bu da hayat tecrübesi dediğimiz şey. İnsanın kendini eleştirme gücü, ben biraz bunu başarmaya başladım galiba. Mesela ticari sinemayla hiçbir sorunum yok.

Ben yapmam ama anlıyorum diyorsun.

Özeti şu: Ben kabul etmem ama anlıyorum. Kendimi bir yargıç olarak da görmüyorsam mesele bitmiş demektir. Benim istediğim düzen kurulsun sinemada ya da hayatta, bu eminim ki başkaları için cehennem olacaktır. Zaten insanların kilitlendiği nokta bu işte. Demokrasi ve özgürlük kavramlarının, diktatörlüğün estetize edilmiş halleri olduğunu düşünüyorum şimdi. Böyle sorguladığın zaman sinema için neden aynı şeyler olmasın, sinema özel bir şey değil bu anlamda.

Tabii, tamamen ötekilerin dışında var olması mümkün değil zaten.

Çünkü insanlar aynı insanlar, ben kendi geçmişime baktığımda kendimi görüyorum; pazarda işporta satan bir çocuk, bir dönemin tutsağı, bir dönemin mahalle serserisi, ben buyum işte. Bütün bunları unutup yeni bir şey yaratamayız. En beğendiğim insanların hikâyelerine baktığım zaman da aynı şeyi görüyorum. Tarkovski yaşadığı dönemde, bir sürü insanın aşağıladığı herhangi bir adam. Dolayısıyla adalet arama isteği bitiyor. Adalet daha yüksek bir yerde.

Barışıksın diyebilir miyiz?

Yok klasik anlamda bir barış değil bu. İnsanın kendi içinde gelgitler oluyor. Bu sadece suç işlememe dürtüsü, vicdani bir durum.

Daha hoşgörülü belki… Hâlâ soru mu soruyorsun; yani yorum getirmezsin, yargılamazsın da. O sürecin içindesin sen de.

Öyle bir şey yok, aslında bir cevap da yok. Her cevap yeni bir soru.

Ama o cevaplar sürekli olarak sınanıyor ve başka otoriteler çıkıyor ve onlar da başka cevaplar veriyor.

Cevapların bir şeyi karşıladığından emin değilim.

Ben insanların o kadar da değiştiğine inanmıyorum.

Hiçbir şey değişmiyor.

Baktığın zaman hiçbir şey yok, ilerleme, gerileme… Gerçek cevaplar olsalar zaten değişmemesi gerekiyor. Cevaplar değişiyor. Ama bu sorulara ve cevaplara yol açan birim aynı kalıyor.

Yani insanların özü gerçekte hep aynı. Sanatın değeri de biraz burada, bize özgürlük alanı açan ya da bunları düşünmemize cesaret veren tek alan, çünkü orada çok fazla sınır yok, sorular-cevaplar dünyası orada geçerli değil. Bu yüzden devamlı birbirlerini yalanlayan, yanlış kılan bir sürecin içerisinde sürüyor sanat. Şüphe ve soruyu bir yana bırakırsan hiçbir roman yazılamaz, yeni bir söz söylemeye gerek kalmaz. Ben de bu sözü söylemeye çalışan biri olarak, tabii ki beni de aydınlıktan çok karanlık besleyecek. İşte sanatın anlamı biraz burada bence. Kaldı ki sanattan önce insan ruhu bence böyle. Aydınlattığımız her şey spot ışığından başka bir şey değil. Yıllarca insanlara sert şeyler söylemiş biri olarak, yol önermiş ya da önerilmiş biri olarak çok basit bir soru karşısında –içime ait bir korku– inanılmaz aciz bir insan olup çıkıyorum. Bu herkes için geçerli. Benim tek farkım –ben derken bu ruhu taşıyan insanların– bunu itiraf etmem. Yani boyun eğiyorum ve kendime yaptığım itirafı da adım adım ortalıkta yapmayı deniyorum. Bu, sanata gerçek bir öz kazandırıyor, çünkü beni sanatta etkileyen insanlar –Dostoyevski, Nietzsche, Camus– itiraf edebilen, zaaflarını söyleyebilen insanlar.

Ne derece bağlı Camus’ye Yazgı, hikâyesi mi sadece?

Bir derecesi yok. O kadar karmakarışık ki, romandan bir şeyler hem var hem de yok. Esinlenme diyebiliriz. Kitapla önce bencilce bir ilişki kurdum, kendi sorunlarımı çözmenin bir yöntemi olarak kodladım. Benim gibi sert, gerilimli, diken üstünde yaşamış insanların sorunlarını çözücü bir durumdu. Önce bunun üstüne gittim, sonra bunun arkasını keşfetmeye başladım. Eminim bir sürü insanın pesimistlik olarak adlandıracağı, ama pesimist olmayan, aksine, elini taşın altına koyma cesareti, bu da bir ufuk açtı bana. Özellikle Dostoyevski’nin o iradesiz insanlarından etkilendiğimi de düşünüyorum. Bir “fark etmez” lafı vardı, bunun üstüne gitmeye başladım. Sonra Fransızlarla bunu çekmek için ilişki kurdum, ummadığım bir şekilde hızlı gitti. Bir şeye sadece proje olarak bakmanın ne kadar sakat, –vicdanlı ve sorumlu insanlar için söylüyorum– küçük düşürücü durumlar yarattığını keşfettim. Fransızlarla film çekeceğim diyerek kaba bir hikâyeye daldım. Sonra senaryo yazma aşamasında sıkıntı çekmeye başladım. Çünkü inanmadığım bir sürü şeyi yapmak zorunda olduğumu gördüm, yapamadım. Senaryoyu da attım bir köşeye, zaten didaktik buluyordum son kısmını. Bir romanın tolere edebileceği ama bir filmin edemeyeceği düzeyde didaktikti. Sonra Üçüncü Sayfa’nın iki versiyonu vardı öykü olarak. Birini kullanmıştım, diğerini onu tamamlamak için çekmek istiyordum ama çok zayıftı. Bir muhasebeci çocuk kılığındaydı İsa, muhasebeci bile değil, bir patronun yanında çalışan bir çocuk. Sonra zamanla nasıl oldu bilmiyorum, Camus’nün hikâyesiyle birleşti. Ama ben Mersault’un ruhu üzerine, o ruhun bir sürü gerçeği nasıl sorguladığı, farklı bir şekilde ortaya çıkarabildiğine çok şaşırarak bunun üzerine gittim. Yıllarca gitti bu, ama çok sıkıldığım bir dönemde iki günde yazdım senaryoyu. Baktım, bu çekilir mi, çekilir dedim kendi kendime. Her şeyden önce kötü bir film yapmayı göze alarak başladım ve çıktı işte. Tabii ki memnunum, çünkü korktuğum, cesaret edemeyeceğim bir şeyi, böyle garip yöntemlerle yaptım. Şimdi olsa sanırım cesaret edemem.

Bir üçleme olarak nasıl bağlantı var aralarında?

Hikâye olarak hiçbir bağlantı yok, sadece tematik bir bağlantı var. Kaderi, altı çizili bir biçimde değil de gerçeklik duygusunun üstünden anlatıyor. Üçleme olarak düşünmemiştim. Fakat üç senaryoyu toplu olarak okuduğum anda özlemlerinin peşinden giden –benim gibi– ama hep kötü gerçekleri yaşamak zorunda kalan ve oraya dönmek zorunda kalan, hayata ondan sonra “fark etmez” gözleriyle bakan insanların hikâyeleri ve temaları çıktı ortaya. “Bu iyi oldu,” dedim, sonra biraz daha geliştirdim. Kadınlarla ilgili meselemin daha berraklaşmış olarak çıktığını görüyorum üçünde de. Kadınlar çok farklı kimlikteler ama aynı ruhu taşıyorlar ve erkeklerin onların karşısında düştüğü durum da –bir mühendis, bir muhasebeci ve bir taşra delikanlısı– aynı. Daha belirgin olarak şu; kadınlar aşklarının peşinden her şeyi göze alarak gidiyor, duvara tosluyor, çocukla ya da hamile olarak terk ettikleri adama geri dönüyorlar. O adamlar da bunu tevekkülle kabul etmek zorunda kalıyor. Ama burada yapmak istediğim kadın psikolojisi, erkek psikolojisi, feminizm değil, tamamen hayata karşı kayıtsızlık, bir tür gözlem aslında.

Hicran’la İtiraf’ın benzerlikleri var mı?

Evet. Bir yerde birinin nesnesi, diğerinde özne acı anlamında… Sonra bunun Kieslowski’nin büyük bir acıyla kurduğu dünyanın ya da temaların, bir takım haddini bilmez sinemacılar tarafından yanlış değerlendirildiğini gördüm. Bu yüzden uzak durdum. Dolaylı tematik bağlantıları var öykülerin. Ama dilleri, kamera hareketleri az; kameranın en doğal hareketleri üzerine kurulu, müzik ya yok ya da çok az; sadelik, yalınlık sıkıcı bir şekilde sunulmuş filmler. Bu anlamda sıkıcı olabilir, çünkü çok önem vermeye başladım sıkılmaya… Sıkılmayan insan çok sıkıcı geliyor bana artık. Çünkü sıkılmayan insanla hiçbir şey paylaşılamıyor, yani sorusu yok, her meselesini halletmiş insan kadar sığ ve sıkıcı bir insan olamaz. Bu yüzden hep bunalımlı benim filmlerim.

Güler yüzlü olmalarına itirazın var mı? Kızım bana hep hakaret eder de ‘her şeye gülüyorsun’ diye. Meselelerimizi hallettiğimiz asla söylenemez. İnsanın kendi meselelerini halletmesi gibi bir şey aslında yok, o zaman sanal bir yaratık oluyorsun.

Ayrıca ben bunları saflık adına yapan insanlardan söz etmiyorum. En çok da bilgiyle yapanlar benim kastettiğim. Filmlerimi izleyen pek çok insan –güvendiğim bazı insanlar da var bunların arasında– çok umutsuz filan gibi tartışmalara girmek istiyorlar; şimdi umutsuzluk ne demek, umutsuzluk hiç tartışılmamış, çoğu iktidarlar tarafından genellikle sömürmek, aldatmak, kandırmak amacıyla kullanılmış terminolojiler bunlar. Nedir umut, umutsuzluğun pratikteki karşılığı ya da gerçeklik olarak. Böyle düşününce umutlu insanlara baktığım zaman hiçbir şey hissetmediğimi gördüm. Ama bir insan yüzündeki karanlık, dalgın bakması ya da gülen bir insanla gülmeye çalışan bir insan benim daha çok dikkatimi çekiyor, merak duygusu başlıyor.

Genlerimizde olan bir şey mi?

Yani şunu düşünün; aynı iktidar kavramıyla beslenen dünyada acımak ve acınmak ne kadar alçaltıcı bir şey olarak kullanılıyor. Yani büyüklenmek ulu bir değer ama acınmak çok alçakça bir değer. Olur mu yani?

İlgi de bir tür paylaşımdır, kötü de değildir, meraktır en azından.

En azından meraktır, üstüne sen her şeyi koy artık.

Sevin Okyay. Sanat Dünyamız, 81. Güz 2001.