Hayat, yürekle düzenin çatışmasıdır

1964 doğumlu Zeki Demirkubuz, “Sinemaya Zeki Ökten’in kapısını çalarak girdim. Kendimi hep onun asistanı olarak tarif ediyorum,” diyor. 1994’te çektiği ilk filmi C Blok ile ödüller alan Demirkubuz, ikinci filmi Masumiyet’le de bu yıl Altın Koza’yı aldı ve Antalya’da, en iyi 2. film başta olmak üzere, ödülleri topladı. 1980–84 arasında TİKKO davasından üç yıl hapis yatan Demirkubuz, liseyi dışarıdan bitirip İ.Ü. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.

Masumiyet filminin hikâyesi aklınızda var mıydı?

Vardı. Öyküsünü dört yılda yazmıştım. Senaryosunu ise karar verir vermez, üç ayda bitirdim.

Masumiyet filmindeki tipleri, yani başka bir erkeği seven kadına aşık olan ve bu uğurda bütün hayatını yakan bir erkeği, sevdiği erkek uğruna fahişe olan bir kadını, bütün bu insanları ya da bunlara benzerleri hiç tanıdınız mı?

Çok. Özellikle 12 Eylül’de siyasi yönüm gelişmeden önce ben bayağı o dünyadaydım. Yaşım küçüktü ama tombalacılarla, pezevenklerle beraberdim.

Filmdeki Uğur ve Bekir gerçek mi?

Filmdeki Yusuf (Güven Kıraç) aslında yüzde yetmiş benim. Uğur (Derya Alabora) ve Bekir (Haluk Bilginer) ise belli ölçülerde yaşadığım iki kahraman. Kısaca anlatayım. 12 Eylül’de yakalanmadan bir yıl önce bir triko atölyesinde ütücüydüm. Bir gün oraya Güngören’in overlokçu kızlarına hiç benzemeyen anarşist ruhlu bir kadın işçi geldi. Bu kadının bir dostu vardı. Adam kadını çok kıskandığı için bir arkadaşının atölyesine gözaltında olsun diye makastar olarak getirip koymuştu. Kadın bir gün bana “Ben seni götüreceğim,” dedi. Ben o sıralarda 16, 17 yaşımdayım. O da otuzunda. Bana “Az sonra özel arabamız gelecek, bekle,” dedi. Biraz sonra bir Dodge kamyonet geldi. Şoför sakin bir adamdı. Kadın, “Bu benim aşığım. Salak, 15 senedir benim peşimde, ben herkese veriyorum ama bir tek buna vermiyorum. O zaman iyice kışkırtılıyor. Eskiden çok zengindi. Bütün parasını yedi. Ailesini terk etti. Beni bırakması için çok uğraştım ama bırakmıyor. Madem böyle mutlu oluyor, ben de izin veriyorum,” dedi. Filmde Bekir’in anlattığı hikâye bu işte. “Abla sen niye böylesin,” diye sordum ben.

Niye böyleymiş?

Hayatındaki tek insanın kardeşi olduğunu, ama askerdeyken öldürüldüğünü, artık hayatta başka hiçbir şeyin onun için önemli olmadığını söyledi. Bizim aramızdaki ilişki duygusal bir ilişkiye dönüştü. Ama ben aranmaya başladım ve yakalandım. Metris cezaevinde iki buçuk yıl yattıktan sonra davam açıldı. İlk mahkemede tribünlerde annemi ararken bu kadını, Nihal’i gördüm. Çok kötü oldum. O ağlamaya başladı, ben de ağladım. Fakat koğuşlara dönerken beni nasıl bulduğu aklıma takıldı. Hemen gittim iddianameyi okudum. Meğer kardeşi benim yargılandığım örgütün eylemlerinden birinin sonucu öldürülmüş. Filmde Orhan’la Zagor’un aynı insan oluşunu işte böyle yaşadım ben. Türkiye buydu. İnanılmaz bir kurgu vardı ortada. Zaten bu kurguyu fark edince başka kurguları da fark ettim. Ve Türkiye’deki anlamıyla Marksizm’den uzaklaştım. Hayatın insan kalbiyle düzen arasındaki bir çatışma olduğunu gördüm. Dolayısıyla Muazzez Abacı’nın Hasan Heybetli’nin peşindeki serüvenine de daha farklı bakmaya başladım.

Siz filminizde hayatın kenarındakileri anlatıyorsunuz. Fahişeler, pezevenkler, yoksullar, sabıkalılar, Yeşilçam’ın yok ettiği insanlar… Kıyıda yaşayan insanlar bir tutku uğruna hayatlarını daha mı rahat harcıyorlar sizce?

Evet. Bizim mahallede bir çocuk vardı. Karşılıksız olarak bir kıza âşık oldu. Aşırı uyuşturucu kullanmaktan ve veremden öldü sonunda. Son sözü de “yaktı beni” oldu. Yaşanıyor bunlar. Ferdi Tayfur’un şarkısı gibi bu. Orhan Gencebay’ın, Müslüm Gürses’in müritleri veya alt popüler kültürle böyle bir bağ kurmuş olan insanlar potansiyel olarak hayatı yok saymaya, feda etmeye adaylar. Sadece tutku uğruna da değil, daha düzeysiz, fedai boyutunda da bu böyle. Ülkemizin politik tarihine baktığımızda da devletle bu insanların karşılıklı olarak birbirlerini beslediklerini görürsünüz. Yani yok etmenin, öldürmenin bir nedeni devletse, diğer nedeni de buna hazır olan insanlar.

Film, insanların hayatlarında zaman zaman içine kısılıp kaldıklarını, bir kapandan kurtulamadıklarını olağanüstü bir başarıyla ve duyarlılıkla anlatıyor. Siz böyle bir kuşatılmışlık duygusunu yaşıyor musunuz peki?

Evet. Samimi olarak söylüyorum. İnsan zaten ne yaşarsa, ne hissederse, neyi biliyorsa, neyin peşindeyse ve neyin kaygısını duyuyorsa onu anlatır. Kuşatılmışlık duygusunu hayatımın her döneminde giderek daha fazla yaşadım ben. Bugün de, üç yıl öncesine göre daha fazla kuşatıldığımı hissediyorum. Çünkü her sözün, her ilginin, her bilginin anlamı size biraz daha kuşatılmışlık olarak geri geliyor. Bugün Doğu’daki savaşı, kayıplar meselesini, evi yıkılmış bir insanın durumunu gördüğüm, buna ilgi duyduğum zaman bu bana biraz daha huzursuzluk, kuşatılmışlık, kıskaca alınmışlık olarak geri geliyor.

Filmin kahramanlarının dramlarını, hiç melodrama düşmeden çok insani ve inandırıcı bir biçimde anlatırken, bir yanda da hep fonda eski Türk filmleri ve onların inandırıcı olmayan diyalogları duyuluyor. Niye hayatın gerçeği ile Türk filmlerinin gerçek dışılığını çarpıştırdınız filmde?

Bunun birkaç nedeni var. Türk filmleri benim büyümemin bir parçası. Beş yaşından başlayarak bilmem kaç yaşına kadarki serüvenimde annem, babam kadar bir gerçek onlar.

Ama filminizde de Türk filmlerini fonda kullanış tarzınız sanki biraz bir öfkeyi de içinde barındırıyordu. Yeşilçam’a karşı biraz öfkeli misiniz?

22 yaşımdaydım, o sokağa bir yönetmeni aramak için geldim ilk. Bir kere Yeşilçam hiç hayalimdeki gibi değildi. Arap Celal diye filmlerden tanıdığım bir yardımcı oyuncuya aradığım yönetmeni sordum. Bana küfretti, cevap vermedi. Zaman geçti Yeşilçam’da çalışmaya başladım. Tugay Toksöz’ün bir hastane köşesinde, Yadigâr Ejder’in Taksim Parkı’nda öldüğünü gördüm. Oradaki yoksulluğu, sömürüyü gördüm. Bana perdede gösterdiği dünyaya ait, hayallerime ait hiçbir şey göremedim. Meğer bir imajinasyonmuş. Bu kadar yok edicilik bana çok fazla geldi.

Hâlâ öyle mi?

Evet, yok edicilik devam ediyor. Ama bu karşılıklı bir şey. Buna sinema emekçileri de göz yumuyor. Sömürü, sömüren kadar sömürülenin de buna izin vermesiyle gerçekleşen bir eylem.

Türk sinemasının Türk insanının hayatında nasıl bir rolü var? Niye hepsi seyrediyorlar?

Kendi hayatlarında bulamadıkları ilişkileri gösteriyor. Bence bütün Türkiye, Yeşilçam filmlerindeki drama benzer bir dram yaşıyor. Yeşilçam nasıl gerçek hayatı görmüyorsa, halk da kendi gerçek hayatını, kendi gerçeğini görmüyor. Halk da imajinasyonu görmeyi seçiyor. Yeşilçam senaryoları seyircinin bu beklentisiyle hep uzlaşıyor. Bu uzlaşma telaşı bugün daha da düzeysizce sürüyor. Çünkü eskiden o filmleri yapan yapımcılar ve işletmeciler son derece ticari olduklarını biliyorlardı ve bunu başka türlü gösterme eğilimini taşımıyorlardı. Ama bugün Türk sineması kendisinin başka türlü algılanmasını istiyor. Daha sorgulayıcıymış gibi lanse ediliyor. Oysa bu birkaç yönetmen dışında doğru değil.

Filminize geri dönersek… Filmdeki oyuncular, en küçük rolde olandan başrolde olana kadar hepsi çok başarıyla oynuyorlar. Oyuncularınızı hangi ölçülere göre seçtiniz?

Türkiye’de oyuncu seçmek zor. Çünkü yetenekli oyuncu sayısı çok kısıtlı. Sinemayı bir yere atlamak için kullananlar var, bunlar ortada.

Taşra otellerinin ıssızlığı ve yalnızlığı, o otellerin bekleme salonları da sanki filminizin oyuncularından biri. Böyle otelleri daha önceden biliyor muydunuz yoksa filmi kurarken mi bu otelleri keşfettiniz?

Taşra otellerinin bekleme salonlarındaki nedensizlik, ürkeklik, içe dönüklük, yalnızlık benim çok iyi bildiğim bir şey. Çünkü hapisten çıktıktan sonra bir yıla yakın Anadolu kasabalarında işportacılık yaptım ve mallarımla birlikte bu tür üçüncü sınıf otellerde kaldım.

Filmi çok az bir parayla çektiğiniz söyleniyor. Kaç paraya mal oldu bu film?

75 bin dolara çıktı. Üç yıl dizi çektim, minimal yaşayıp 50 bin dolar kazandım ve bunu sinemaya yatırdım.

Bir Amerikan filminin tanıtımının kaçta kaçıdır bu?

Amerikan filmini boş verin. Ağır Roman’ın reklâm bütçesi, yapımcısı söylüyor, 200 bin dolarmış.

Az paramız olduğu için iyi film çekemiyoruz görüşlerine katılıyor musunuz?

Genel anlamda katılmıyorum. Teknik araçların fonksiyonunu reddetmiyorum ama birinci sorun hiçbir zaman para olmadı. Bence birinci sorun samimi olarak söyleyecek bir sözünün olmasıdır. Ancak böyle bir sözü olanlar doğru düzgün filmler çeker. Doğru düzgün romanlar, şiirler yazar. Benim söyleyecek sözüm var ve sinema yapıyorum. Ama birçokları neden yaptıklarını değil, neden yapamadıklarını anlatıyor. Para yok, devlet yardım etmiyor diyorlar.

Peki Türk sineması, dünyanın da kabul edeceği kendine özgü bir anlatım dili bulabilir mi sizce?

Ben böyle bir arayışın olduğundan şüpheliyim. Zaten Türk sineması diye bir olgu benim için yok. Hayatımızda Türk sineması diye bir şey var tamam ama bunun ne anlama geldiğini kimse açıklamıyor. Türk sineması dediğim zaman gözümün önüne bir şey gelmiyor. Yapım, anlatım, dil ve estetik geleneği olmayan bir şey var ortada. Oysa bir ülke sinemasından söz ettiğimiz zaman bütün bunların olması gerekiyor. Türkiye’de sinema yapanlar var sadece benim için.

Tekrar Masumiyet filmine dönersem, filmdeki karakterlerin hayat hikâyeleri çok çarpıcı. Hatta neredeyse fantastik hikâyeler. Ama bunları çok inandırıcı bir biçimde anlatmışsınız. Bunu nasıl becerdiniz?

Bu insanlar gerçek. Filmin gerçekliği de oradan geliyor. Bir şeye siz inanıyorsanız, anlatacağınız şey ne kadar bilinmeyen ve ne kadar ekstrem olursa olsun inandırırsınız. İnanıyorsanız, inandırırsınız. Bekir’in hikâyede Uğur’un gençliği olarak pırlanta diye anlattığı bir kız var. Ben Tozkoparan’da işportacılık yaparken bu kızı tanıdım. Alkolik bir zabıtanın kızıydı bu. 17 yaşındaydı. İnanın her cumartesi semt pazarına inerdi. Bir ritüel gibiydi bu onun için. Saat üç civarında, ki pazarın en yoğun olduğu zamandı, bu kız pazara girerdi, nasıl bir ifade ve yüzse, önüne bakarak ama herkese bakarak şöyle bir yürürdü, pazarda on beş dakika hayat dururdu. Bütün satıcılar bu kıza bakardı. Aylarca bu kız benim hayallerimde yaşadı.

Peki, filminizde bir de pezevenk ve fahişe var. Filminizde sevdiği kadını satan erkek zorlanıyor ama kendini satan kadın sanki pek zorlanmıyor. Kendini satmak başkasını satmaktan daha mı kolay sizce?

Değil. Gerçi bu Uğur’la Bekir’in kişilikleri arasındaki farkla ilgili bir şey ama tabii bir de erkekle kadına yüklenen anlam farkının ortaya çıktığı bir durum bu. Bu ülkede kadının fahişelik yapması kabul edilmiş bir olgudur. Ama erkeğin kadını satması pek normal değildir. Toplum erkeği kınar. Fahişelik pezevenklikten daha normaldir. Çünkü fahişeliği kadın, pezevenkliği erkek yapar.

Ayrıca filminizde erkekler acı çekiyor hep. Kadınlar ise durumlarını kabullenmiş görünüyor. Kadınlar acı çekmiyor mu sizce?

Elbette çekiyor. Aşk meselelerinde de kadın erkekten daha güçlü ve tutarlı. Kadın acısına boyun eğiyor ve bu boyun eğişi bir karşı duruş şeklinde de yaşıyor. Acısını çok fazla etrafına bulaştırmıyor. Erkek ise bulaştırıyor, acılarını daha göstererek yaşıyor.

Siz henüz iki film çektiniz. Yeni bir isim olarak ortaya çıktınız. Türk sineması size nasıl davranıyor?

Bir kısım yaptıklarımı gerçekten takdir ediyor. Ama bir kısım var ki, şu anda ciddi bir şekilde söz sahibi olanlar bunlar, meseleyi sanki bir iktidar çatışması içinde ele alıyorlar. Zamanında yanında çalışıp ofis boyluğunu yaptığım, emeğim geçmiş bazı yönetmenler bugün beni görünce selam bile vermiyor. Oysa ben onların alanlarına da, kaynaklarına da karışmıyorum. Alıştığım, bedelini çokça ödediğim bir dünya benim bu.

Filminizin oyuncusu Güven Kıraç, Tanju Gürsu’yu dublajlı oynamakla suçladı. Bir oyuncunun dublajlı oynaması onun oyunculuğunu eksiltir mi?

Hayır. Eğer cesaretleri varsa bunu Tanju Gürsu’nun bir sorunu olarak tartışmasınlar. Bunu Türk sinemasının bir sorunu olarak tartışsınlar. Bu insanlara bu oyunculuk yöntemini dayatanlar yönetmenlerdir, prodüktörlerdir. Eğer cesaretleri varsa sorunu buradan deşsinler. Ama eğer sorun Tanju Gürsu’nun aldığı ödülse, o zaman da çıksınlar açık açık düşüncelerini söylesinler.

Bundan sonraki film projeniz ne?

Gene feragat ve arınma temasıyla ilgili bir yolculuk öyküsü olacak. Şubat, Mart ayında çekeceğim.

Neşe Düzel. Yeni Yüzyıl. 1997.