Hırsızlığın dayatıldığı insanlar

Masumiyet’in basın bildirisinde “Acıma, feda etme, imkânsız aşk ve çıkışsızlık gibi temaların 25 yıl süren bir aşk hikâyesinde anlatıldığı, Türkiye’nin son yıllarına ait birçok sosyal, kültürel ve popüler olgunun belgesel nitelikte yer aldığı film, çıkışsızlığın kuşattığı alt kültürden insanların dramını anlatır” deniyor. Toplumsal/toplumcu bir öykü mü bu?

Bu toplum anlatılıyor elbette. Ama toplumsal bir film yapmadım. Birileri çıkacak ve, “Sen böyle diyorsun ama, bu sosyal içerikli, toplumsal filmin ta kendisidir,” diyecek. Hayır. Ben tek bir insana dayatılan bir çıkışsızlığın atmosferi olarak bu toplumu tabii ki kullanacağım. Bize sorulmamış, bu toplumun içine getirilip bırakılmışız. Bir tek kişisel özgürleşme var bana göre. Burada sorun hayal ettiğim dünyayı, ahlaki anlamda –belki biraz da nesnel anlamda– ve çok küçük çaplarda kurabilme yeteneğini elde edip etmemektir. Bu nedir? Sevgilinle kurduğun ilişkide örneğin; çünkü burası biraz daha müdahale edilemeyen bir alan; iki kişi arasında böyle bir dünya kurmak. Buna inanıyorum. Ben şeyi okuduğum zaman; o Yozgatlı iki kızın birbirlerine âşık olduktan sonra, böyle bir aşkı bu toplumda yaşayamayacaklarını anladıkları zaman ormana gidip intihar ettiklerinde, bu aşkı kurduklarına inandım. Yıllar önce iki ortaokul öğrencisi bir kızla bir oğlan, böyle bir aşkın sonunda elele tutuşup kendilerini uçurumdan atmışlardı. Bunun yöntemi filan her sevginin içinde bulunabilir. Elbette bana müdahale var; ama ben nasıl davranacağıma da karar verebilirim eğer istersem. Nasıl bir özgürlük alanı yaratacağıma, nasıl bir ahlaki donanıma sahip olacağıma…

Peki, toplumsallık hiçbir şey ifade etmiyor mu senin için?

Elbette çok şey ifade ediyor. Ama pozitif anlamda değil. Tabii ki toplumsal bir düşünceyi kurmaktan da aciz değilim. Gerçek anlamda –verili anlamda değil– bir sosyalizm düşüncesini hayal edemiyor değilim. Yani herkesin feragat etmesiyle kurulabilecek bir sosyalizmi elbette ben de hayal ediyorum. Ama bunun olabilirliğine dair en ufak bir umudum yok.

Peki, toplumsal yapıyı alt, üst ve orta tabakadan oluşan bir mekanizma gibi düşünürsek, bu mekanizmaya bakışın nasıl olur?

Üç tabaka arasındaki ilişki şuna benziyor. Özal’ın deşifre ettiği, tanımladığı orta tabakayı -tabii bu Türkiye’nin oy potansiyelinin çok büyük bir kısmı- emekçiler, memurlar, yasadışı işlerle avanta hayat sürme şansı olmayan, hayatın yükünü omuzlayarak varlıklarını sürdürmek zorunda kalan büyük çoğunluk olarak adlandırırsak; iki azınlık üst ve alttakiler, bunlar birbirleriyle hem çok çelişik ama bir yandan da çok organik ilişkide bulunabilen iki tabaka. İşte Türkiye’deki adalet düzeni ve yasalar taraflı şekilde kullanıldığı, gerçek bir hukuk devleti olmadığı için yasaların göreceliğinden güç alan ve bunu kendi reel değerleri için kullanabilen bir üst tabaka var. Tabii bu meşru görünmek zorunda kalan da bir üst tabaka. Ülkenin kaynaklarından, gelirlerinden büyük payı alan tabaka. Bu aslında bildiğimiz oligarşik tanım içerisinde üç aşağı beş yukarı herkesin bildiği ve anladığı, eskiden beri var olup gelen bir durum.

Fakat ilginç olan, alt tabakada, belki ifade ediş şekli arabeskin en naif isyanına, yani “onların niye var da benim yok” mantığına dayanan o söylemin etkilerini fazlasıyla yaşamış ve bunun sonucunda da eyleme geçme ihtiyacı duyan insanlar var. Kimi yokluktan, kimi hayallerden, kimi parçalanmışlıktan, kimi de “ben zaten ölmüşüm, kaybedecek bir şeyim yok” düşüncesinden güç alan insanlar var. Ama tabii Türkiye öyle bir ülke ki sosyal konumlarını tanıyabilmiş insanlar yok. Dolayısıyla bu insanlar ne yaşadıklarını çok iyi bilmelerine rağmen, ne yaşayacaklarını ve nasıl yaşayacaklarını çok iyi telaffuz edebilen insanlar değil. Zaten alttakilerin üst tabakanın piyonu olma durumu da buradan geliyor. Bu bilinç olmadığı için daha verimli, daha adalet duygusu taşıyan, daha iyi bir hayat düşü taşıyan bir değere sahip olmadan son derece kişisel çözümlerden medet umuluyor. Ki bunun kültürel geleneği de var; eski mafya filmleri, Amerikan filmleri, yıllarca yapılan yoksulluk edebiyatının sonuçları zaten böyle bir kültürel donanımı da sağlıyor. O çaresizlik de bir yanda olduğu için, alt tabaka gönüllü olarak üsttekilerin fedaisi olmayı kabul ediyor. Çünkü eylem yapmak için ve o realiteyi kazanmak için birtakım araçlara ihtiyacı var. Biraz Yılmaz Güney’in Baba filmindeki ortam gibi; orada Kuzey Vargın’la Yılmaz Güney’in durumu aslında bunu tanımlıyor. Çünkü Yılmaz Güney orta sınıftan biri değildi. Tam yoksulluğa itilmiş bir adam. Üstteki de neredeyse bir burjuva iş adamı.

Öyle anlaşılıyor ki, orta sınıf ahlakına karşı şiddetli bir tepki duyuyorsun…

Türkiye’deki orta sınıfı çok ikiyüzlü buluyorum ben. İkiyüzlü bulmamın nedeni şu: Tamam, Türkiye bu sınıf ayrımlarının oluşması için yeni bir ülke, fakat az bir sürede değil. Bunun bilinçle, eğitimle ilgisi yok. Burada zaten ahlaki bir sorun var. Yaptıkları işe kendileri de inanmayan binlerce insan devlet kurumlarına yığılmış, öbür tarafta ne ürettiğinin farkına varmayan milyonlarca işçi var bu ülkede. Dolayısıyla böyle bir sınıf bilinci olmadığı için, ahlaki bir durum ortaya çıktığında da tavırlarını almıyorlar. Çünkü bu insanlar Türkiye’de sorgulanmıyor. Ertesi gün işyerinde patronuna, amirine yağ çeken insanlar Türkiye’de hiçbir zaman sorgulanmadı.

Bu da hayli sinematografik bir durum değil mi?

Elbette çok sinematografik. Zaten Avrupa’da Mike Leigh ya da Ken Loach sinemasının becerebildiği şeylerden biri de bu. Mike Leigh’in High Hopes filminde, Thatcher’ın ekonomik kararlarının bir insanın kalbinde, bedeninde nasıl bir etki uyandırdığını gördüm. İnsanı ayakta tutan şeylerden bir tanesi de bu olsa gerek: Tanımadığın biriyle aynı şeyleri hissettiğini bilmek. Bir film aracılığıyla Mike Leigh’le aynı duyguları paylaştığını bilmek.

Zaten kalbimizde olan bir tema bu. Aşkın her yerde aşk olmasından, ihanetin her yerde ihanet olmasından, acının her yerde acı olmasından kaynaklanan bir tema.

Bu noktada, alt tabakanın ahlak anlayışına ve Masumiyet’e gelirsek…

Şimdi, adam hırsızlık yapar, bir noktada fahişelik yapar, ama bunların kendi iç dünyaları ve sembolleri içerisinde açıklanabilir bir yanları vardır. Daha çok demin söylediğim Dostoyevski’nin kahramanlarını andıran, mesela Raskolnikov’un hesaplaşmasını andıran bir durum: Yani ben 25 yaşımdayım, ekmeğe muhtacım, ama o 90 yaşında bir kadın, ekmeğe ihtiyacı yok. İşte ekmeğin kaynağı orada, sonra Raskolnikov eyleme geçiyor. İşte bu, Masumiyet’in konusuyla ilgili; bunun idealize edilmiş, sorgulanmış hali zaten film. Raskolnikov kendini arındıramadığı için sonunda gider teslim olur ve suçunun cezasını gönüllü olarak çekmek ister. İşte bu bana, verili eylem düşüncesinden umudunu kesmiş birisi olarak, daha açıkçası Marksizm ya da daha iyi bir hayat vaat ederek başka bir iktidar öneren, başka bir iktidarın peşinde bu düşleri harcayan sistemlerden umudunu kesmiş biri olarak, bu eylem, bütün çelişkilerine rağmen artık bana daha yakın geliyor. Verili eylem beni hep korkutmuştur. Verili olmadığı için, yine Dostoyevski’ye geliyorum, inandığı için, ihtiyaç duyduğu için, saf bir yanı, masum bir yanı ile bu eylemi gerçekleştiriyor Raskolnikov. İşte, Masumiyet’in temalarından birisi bu. Hırsızlığın dayatıldığı insanlar ve bu insanların kendi sembolleri. Bunlar Türkiye’de arabesk semboller de olabilir. Özellikle son dönemde popüler, ahlaki anlamda sorgulanmamış varoluşları gördükten sonra; hırsızlık yapan bir adamın sonuçta itildiği serüven, yani bir hapishane adamı olmak, oradaki günlerini, varlığını Orhan Gencebay, Müslüm Gürses’in şarkılarıyla zeminlendirmek ve kendisine burada yarattığı anlam, bana daha samimi geliyor. Gazetelere baktığımızda Türkiye’de bunun çok örneğini görüyoruz.

Umudunu birtakım projelerden kestiğini söyledin. Ama seni hâlâ ayakta tutan bir şeyler var. Yani intihar etmediğine göre, çıkışı nerede görüyorsun?

Çıkış tabii ki var. Dediğin çok doğru. Bir insan hâlâ film çekmeye devam ediyorsa ya da intihar etmiyorsa, böyle bir çıkışı gördüğü içindir. Bunlar klasik anlamda umut, umutsuzluk üzerine şekillendirdiğim şeyler değil. Çünkü hayatın aynı zamanda bir arayış, bir deneyim, bir serüven olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bir şeylerden umudu kesmek, bir yok oluşa razı olmak anlamına gelmiyor. Bu sadece şu; ne yaşadığımı anlamaya çalışıyorum. Böyle olunca, hayatın anlamını ya da kendi anlamını nerelerde, hangi zeminlerde arayacağın meselesi değişiyor. Genel anlamda umut vaat eden, kurtuluş vaat eden toplumsal projelerden umudumu kesmiş durumdayım. Çünkü iktidar olgusunu keşfettikten sonra bunu kabul etmemek bir anlamda ikiyüzlülük olurdu. Bu iktidar meselesi benim için çok önemli. Çünkü iktidarı tartışınca, iktidarın nesnesi olan toplumu da tartışıyorsun. Bu yapıldığı zaman doğal olarak kendini de tartışıyorsun. Bütün bunların arasındaki ilişkiyi kurduğun zaman ortaya çıkan tablo oldukça garip bir tablo. Bugüne kadar bana öğretilen tablo değil. Toplumun meselesini bugün faşizan bir olgu olarak değerlendiriyorum. Toplumsal yaşamın faşizan olduğunu değerlendiriyorum. Birey hakkının, meselenin doğasından gelen bir biçimde, birey olmanın, kişisel olmanın önünde çok büyük bir engel olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplumsal olan bir şey hiçbir şekilde kişisel olamıyor. Toplumsal projeleri üreten insanların başında olan Jean-Jacques Rousseau bile, son tahlilde hiçbir şeyin üzerine çıkamayıp, insanlar arası eşitsizliğin kaynağını yazdıktan sonra toplumsal sözleşme gibi bir yere geliyor. Çünkü sorun çözümsüz, çünkü, “Hiç olmazsa millet birbirini öldürmesin,” diyor.

Şimdi burada bir dram var. Yani toplumsal sözleşmenin yazılışında bir dram var. Bugün her ne kadar modern ve demokratik bir dünyanın manifestosu olarak algılansa da, bana göre toplumsal sözleşmeyi yazmak bir dramdır. Ben burada kendimi konumlandırmaya çalışıyorum. Elbette bir orta sınıf bireyi olmayı kabul etmediğim için, kendime biricik bir anlam yüklediğim için, kendimi özelleştirdiğim için bunu sorgulama, bunun dışına çıkma ihtiyacı hissediyorum. Zaten savunduğum sinemanın temelini de bu oluşturuyor. Yani sinemanın, kuralları dışında kullanılışına, popüler sinemaya karşı çıkmamın nedeni bu. Sinemacılığı, -sadece sinemacı için değil tanıdığım tüm yaratıcılar açısından- yalnız ve kişisel bir eylem olarak nitelememin nedeni de bu zaten.

Peki bu tavrın gündelik hayattaki karşılığı ne olabilir?

En basitinden kurulu mekanizmanın bir parçası olmamak kişisel bir çıkış olabilir. Kötü bir mekanizma içerisinde, en az ona zorlayanlar, en az devlet, en az iktidar kadar, onu kabul edenler de suçludur. Az önce bir orta sınıf tahlili yaptım. Bugün hakkının yenildiğini söylüyorsa, bugün emeklerinin sömürüldüğünü düşünüyorsa, en az emeklerini, haklarını yiyenler kadar onlar da suçlu. Çünkü bir şekilde sistemin sürmesine neden olan yine onlar.

Burada sınıf diyorsun. Yine toplumsaldan kaçamıyoruz demek ki.

Ama sınıf derken toplumsal bir olgunun içine girilmiş olur. Bir anlamda sendika lideri, bir anlamda sarı sendikacı konumunu sürdüren adamı seçen işçiler yine. Neden? Şöyle bir noktaya geldim bir dönem. Yenikler diye bir belgesel projem vardı. Türkiye’deki yenilmiş insanların hikâyelerini anlatmaktı. Mesela kimdi bunlar? Cemil Meriç’ti bir tanesi. Alp Zeki Heper’di bir tanesi. İdris Küçükömer’di… İdris Küçükömer, söylediğimize daha denk bir örnek. İdris Küçükömer hiçbir zaman sosyalistlerin ciddiye aldığı –popüler anlamda söylüyorum– bir adam olmadı. Bir anlamda kaybedildi. Görmezlikten gelindi. Burada bir şey var işte. Onun karşısında işçi sınıfı kendilerine başka liderler yarattı. İşçi sınıfı, devletle kendileri arasındaki dengeleri kuracak liderler yarattı. Bu ahlaksız uzlaşmayı sürdürecek liderler yarattılar ve onların peşinden gittiler. Yani söylemek istediğim şey bu.

Deniz Gezmiş’in anlamı biraz burada. Yani, kişisel anlamda böyle bir çatlaktan, böyle bir aralıktan girme cesaretini gösterdi. Zaten bu insanlara popüler anlamda değil de daha gerçek bir zeminden baktığın zaman, ayna tutuyor aslında konuştuğumuz şeylere. Neden bir tane Deniz Gezmiş çıktı, neden bir tane Yılmaz Güney çıktı. Ya da neden bir tane Cemil Meriç çıkıyor. Bu insanlar da toplumun içinde büyüdü, aynı eğitimi aldı, aynı ana babalar, aynı aile disiplini içerisinden yetişti. Ama neden onlar öyle oldu? Bu bize dayatılan çingenemsi hayata, kötü hayata sadece devletin, sadece iktidarın neden olmadığını, buradan çıkmak isteyen, kurtuluşu bulmak isteyen insanlar için, buna cesaret eden insanlar için her zaman böyle bir yolun bulunduğunu söylemek istiyorum. Yani Dostoyevski’nin bütün romanlarında anlattığı şeyi vurgulamak istiyorum.

Sinema dışında kendini ifade edebilecek başka araçlar olabilir mi?

Sinema yapamayabilirdim. Ben bunu çok düşünmüşümdür. Bu daha tartışmalı bir şey. Ben şuna inanıyorum. İspanya’da bir film seyretmiştim. Başında şöyle bir yazı gördüm. Birine adanmış. Film yönetmeni, filmi bir arkadaşına adamış. Demiş ki: “O hiçbir film çekmedi. Ama tanıdığım en iyi sinemacıydı.” Şimdi bir isyan bile olsa, beyninde, kalbinde böyle bir varlığı sürdürebilmek, binlerce insanın bilincinde sürdürmekten farksız. Sayısallığa girdiğin zaman her şey kötü oluyor.

Bu yüzden sinema yapmaya çok özel bir anlam yüklemiyorum. Bunun ne olduğunu söyleyebilecek durumda değilim. Ama eğer bütün gerçek egodan geliyorsa, davranışların ben dışında bir ölçüsü yoksa, o ben bir yere götürecektir. O ben seni bir serüvene götürecektir ki insan serüvenine konulmuş bir ipotek de yok. Rimbaud’nun böyle bir hayat süreceği belli miydi?

Hasan Aydın-Necati Sönmez. Hırsızlığın Dayatıldığı İnsanlar. Gazete Pazar (Joker). 19 Ekim 1997.