Atlanamamış bir eşik

Demikubuz'un hiçbir filminin bu kadar duygusal bir redle karşılandığını hatırlamıyorum. Oysa, bu ret sağanağı içinde gözden kaçanları ve 'Bulantı'nın kaçırdığı fırsatı hatırlatmak bence daha önemli.

Zeki Demirkubuz’un yeni filmini hepimiz elbette çok merak ediyorduk. İlk bulduğumuz fırsatta, basın gösteriminde, seyretmeye koştuk. Türkiye’de böyle merak ettiğimiz sinemacı çok yok. Değişen derecelerde hayalkırıklığına uğradık. Olaylar bundan sonra koptu. Bazı seyircinin sevdiği yönetmenle böyle bir ilişkisi var; yaptığı işleri gıptayla sevmek. O kadar sevmek ki, dayanamamak, ilk başarısızlığında yeri göğü inletmek, öbür başarılarıyla şimdiye kadar çok duygusal bir ilişki yaşadığı için, ya da belki içinde taşıdığı bir yenişememe hissinden dolayı bir ‘iç patlama yaşayarak’, sövmek- dövmek. Demikubuz’un hiçbir filminin bu kadar duygusal bir redle karşılandığını hatırlamıyorum. Oysa, bu ret sağanağı içinde gözden kaçanları ve ‘Bulantı’nın kaçırdığı fırsatı hatırlatmak bence daha önemli.

‘Bulantı’nın kahramanı, zaman zaman ‘burjuva aydını’ zaman zaman ‘varoluşçu kahraman’  vb. gibi formülasyonlarla yaftalanmaya çalışılan Demirkubuz kahramanlarının son bir çeşitlemesi. Demirkubuz’un bu adamları, hayatta bir anlam ya da hedef aramazlar, ama çok insani bir biçimde buldukları tek anlam ya da hedefe yapışırlar. Bu bakımdandır ki, karşılık görmeyen bir tek aşka, aynı kadına ya da saf aşağılanmaya kapılanırlar. Bu halet-i ruhiye’nin en ünlü ve romantik ifadesi ‘Herkesin inandığı birşey var bu … dünyada, benimki de sensin,’ ise, en az takdir edilen cümlesi de  ‘bir diş ağrısı gibi sevdiği aşağılanma hissi’ tarifidir. Bu adamlar için romantik çilecilik gibi görünen şey, aslında ‘başka türlüsünü bilmemek’, ‘başka türlüsünü aramamak’  ve ‘başka türlüsünü yapamamak’ gibi şeylerdir. (Demirkubuz’un en olmamış karakteri, ‘Kıskanmak’taki Seniha’da bu sebeple olmamıştır. Bu halin bir kadına da cuk oturacağı sanıldığı için… Halbuki, Demirkubuz kahramanlarının bu ‘halleri’ gayet de erkeklere mahsustur.)

Nitekim, ‘Bulantı’ çocuğunu da alarak çekip gitmekte kararlı olan bir kadın karakteriyle açılıyor. ‘Gitmesen olmaz mı?’ / ‘Gideceğim.’ (Filmde birşeyleri harekete geçiren de hep kadınlar.) Bu ve devamındaki kaza, erkek kahramanın hayatında derin bir boşluk açıyor ya da boşluk olan şeyi iyice ortaya çıkarıyor. Boşlukla karışık bir nedamet hissi; katmerli…Bunu başka kadınlar ve yatıp-kalkmalarla doldurmaya çalışıyor. Ama ikame kadınlar da analitiklikleri, sesli- sessiz suçlayıcılıkları ya da hatta saçma sapanlıkları ile bu boşluğu dolduramadıkları gibi, daha çok hatırlatıyorlar. Bir Demirkubuz filminde erkek kahraman ilk defa şunu hatırlıyor; kapılandığı, sadece bir tutamak değil, varoluşuna iyi gelen, varoluşunu sağaltan da bir şeydir… (Bir süre cinsel bir merakla baktığını sandığımız kapıcı kadının odasında karısıyla çocuğunun resmini gördüğü sahne belki de bu filmin en güzel sahnelerinden biri; hem onları görmek, hem de ’kendisinin resimde olmadığını’ görmek.) En sonunda, kahramanın kapıcı kadının ayaklarına kapanarak ağladığı sahnede Hristiyanlık, Dostoyevski, ikona, sınıf, mum ışığı falandan çok bu var; bir kadın tarafından iyileştirilmeyi istemek… Üstelik bütün bedeniyle. Demirkubuz’un buna en yaklaşmış erkek karakterlerinden ‘İtiraf’daki adam bile kanepede karşı karşıya oturmaktan ileri gidemez. ‘Bulantı’nınki o mesafeyi aşıyor.

Böyle bastırılmış bir ağlamanın iki aşaması vardır bence. Önce ağlamak sonra durmak ve sonraki aşamada sanki böğürererek, kana kana ağlamak… Bu etklileyici sahnede bunu bekledim. Öyle olmadı. Kötü bir ağlamaydı. Bu bizi filmin belli başlı zaaflarından birine getiriyor; kötü, hatta ‘varolmayan’ yönetmen- oyuncu. İyi bir filmde, yönetmenin zihnindeki ağlama oyuncunun bedeninde tezahür eder. Yazar-yönetmen zihinle çalışan bir makine ise, oyuncu da bedenle çalışan bir organizma. Kaldı ki, Demirkubuz oyuncu bilen, seçen ve yönetebilen biridir. Bu film için erkek oyuncu bulamama gerekçelerini ciddiye alamayacağım. Sinemamızın erkek oyuncularından çoğu bu rolü eminim çok canlandırmak isterler ve hakkını da verirlerdi. (İsim vermek saçma ama gözümün önünden Nadir Sarıbacak’tan Levent Üzümcü’ye, Taner Birsel’den Kenan Ece’ye kadar, bazılarını sinemada aklıma bile getirmediğim, Demirkubuz’un mükemmel yoğuracağı çeşitli yüzler geçti.) Sanıyorum Demirkubuz bu rolü kendine ayırmak istemiş. Sondaki ithafı görmezden gelemeyeceğim; bir filmde yönetmen böyle bir ‘ıpucu’ vermişse ‘aa ama filmle doğrudan ilgisi yok’ diyemeyeceğim. Eşe ve çocuğa ithaf edilmiş bir film bütün anlamlarıyla eşe ve çocuğa ithaf edilmiş demektir ve belki de bir itiraftır.

Filmle ‘ilgisi olan’ en önemli mevzuya gelince; Demirkubuz, bize önemli sahneleri sonlayan ve bu vesileyle (duygusal olarak) üstünü örten kararmalarla birşey demek istemiş, bir anlatma biçimi önermiş. Edebiyatta ‘closure’ denen şey aracılığıyla olay bir yere bağlanır. Bunu reddetmek, bilinçli olarak ‘bağlamamak’ ise muallakta bırakarak etki yaratmak istemek demektir. Gelgelelim bu kararmalar, ya tuhaf oyunculuk sonucu ya da yapısal olarak dengesizce kullanıldığı için etkili olmuyorlar. Cep telefonunda eşle çocuğa dair haber geldiğinde bu haberin önemini anlayamadığımı, ancak bir iki sahne sonra çıkarttığımı itiraf etmeliyim. Sondaki karanlık sahnelerde ise, kararma artı ışığın yokluğu anlamındaki karanlık uzadıkça uzayınca bu ‘kararmalar dizisi’nin çok işe yaramadığını, kötü sonuç verdiğini düşünüyoruz.

Cep telefonu ışığı da doğrusu kar etmiyor.

İlk defa karakteri aracılığıyla duygusal bir eşiği aşan (‘saplantı değil ihtiyaç’) bir Demirkubuz filmindeyiz. (Belki de ‘İtiraf’ asıl bu filmin adı olmalıydı.) Ama aynı zamanda da bunu gereğince anlatma fırsatının kaçırıldığı bir filmle… Gene de tabii öteki Demirkubuzları bekliyoruz.


                                                                                                                                                                                                                                                Fatih Özgüven