Yeraltı’nın Yeryüzüne Söyledikleri

Zeki Demirkubuz’un Yeraltı (2012) filmi, aklı ve sınırsız gururu yüzünden yaşam ile arasında gizliden bir kavganın başlamış olduğu Muharrem’in hayatını anlatmaktadır. Modern kentsel yaşamın ortaya çıkardığı ‘can sıkıntısı’, ruhları kemiren bir huzursuzluk iklimi ortaya çıkarmıştır. Muharrem’in kişiliğinde ortaya çıkan bu ruhsal gerilimler, onu hezeyanlara sürüklemektedir. Kent yaşamının her biri bir amaç etrafında koşuşturan insanları, o’na bir kalabalık oldukları hissinden başka bir duyguyu hatırlatmamaktadır. Her gün doğan gereksinimlerin doyurulması için işini yaptıktan sonra kalabalık sokaklarda başıboş dolaşmaktadır. Muharrem, ruhunu yabanıl doğası içerisinde dinlendiremediğinden, can sıkıntısı içerisindeki benliğiyle huzursuz bir şekilde sokaklarda bir oraya bir buraya dolaşmaktadır. Atari salonlarına, kafelere, karanlık mekânlara ziyaretleri, ufak çaplı fuhuş âlemleri organize etmesi, kızıl elma yayınevi ziyareti vb. bu davranışların her biri can sıkıntısı içerisindeki Muharrem’in uğrak yerleri olacaktır. Bu gezintiler, Muharrem’in yaklaşmakta olduğu ruhsal gerilimler öncesi can sıkıntısının işaretleri olarak okunmalıdır. Muharrem’in de içinde bulunduğu modern uygarlığın insanının işe alışmasının sonucunda ruhsal olarak sürüklendiği ‘can sıkıntısı’, Nietzsche’nin özdeyişlerine başvurularak anlaşılır olabilir. Can sıkıntısının, Batı siyasal düşüncesinin köklerinde bulunan gereksinimlere bağlı olarak oluşturulan zamansal düzenlemeyle ilişkisinin bulunduğunu görmemizi sağlayan Nietzsche’nin aforizması açıklayıcıdır: “Gereksinim bizi işe zorlar, işin geliriyle gereksinim doyurulur, gereksinimlerin hep yeniden doğması bizi işe alıştırır. Gereksinim doyduğu ve adeta uykuya yattığı aralarda can sıkıntısı çöker üstümüze. Nedir bu? İşe alışmaktır bu… Kişi çalışmaya ne denli çok alıştıysa, hatta belki gereksinimlerden ne denli çok acı çektiyse, can sıkıntısı o denli güçlü olacaktır.” (Nietzsche, 2003a, s: 352) Uygarlığımızın oluşturulmasının ardındaki siyaset anlayışının yurttaşları tam zamanında yapmak zorunda oldukları bir mesleğe alıştırması sonucunda can sıkıntısının varlık bulduğunu söyleyebiliriz. Nietzsche’nin “bir meslek yaşamın omurgasıdır” (Nietzsche, 2003a, s: 340) diyerek Batı siyaset anlayışının üzerine inşa edildiği omurgayı işaret etmesi önemlidir. Platon’un “iyi yönetilen bir toplumda, her adamın bir işi vardır ve bu işi de görmek zorundadır” (Platon, 2003, s: 89) ifadesinin de gösterdiği gibi ‘çalışmanın zorlaması’ politika felsefesi tarihinin temel aksiyomlarından biridir. Pierre Clastres, Batı siyasal düşüncesinin üzerine inşa edildiği iki temel aksiyomun çalışmanın zorlaması ve devletin gerekliliği olduğunu “Devlete Karşı Toplum” adlı kitabında belirtir. Clastres, bu durumu şöyle ifade eder: “başlangıcından beri, Batı uygarlığının gelişimini iki aksiyomun yönlendirdiği anlaşılıyor: Birinci aksiyom, gerçek toplumun devletin koruyucu gölgesi altında geliştiğini; kesin bir buyruk biçiminde ifade edilen ikincisiyse, çalışmanın zorunlu olduğunu söyler.” (Clastres, 2011, s: 155) İnsan hayatı ile ilgili antropolojik yargılara eleştirel yaklaşan Clastres, uygarlığımızın üzerine inşa edildiği değer yargılarına mesafeli bakmamız gerektiğini vurgular. Uygarlığımızın ayrılmaz bir parçası haline getirilmiş çalışmanın, siyaset felsefesinin sorgulanmaksızın üzerinde uzlaştığı hakikatler ile bir ilişkisi bulunmaktadır. Nietzsche’nin zorunlulukların ve can sıkıntısının giderilmesi için üzerinde uzlaşılmış hakikatler ile kurulmuş olduğunu söylediği toplumsallığımız, yeni zorunluluklar ve yeni can sıkıntıları ortaya çıkarmıştır. Toplumsallığın kaynağı üzerine Nieztsche’nin şu ifadesi uygarlığımızın anlaşılmasına katkıda bulunur: “İnsan aynı zamanda zorunluluk ve can sıkıntısı yüzünden toplum ve sürü halinde yaşamak istediğinden, bir barış kararına ihtiyaç duyar ve en azından en kaba ‘bellem omnium contra omnes’in  (herkesin herkese savaşı) yok olmasına bakar. Oysa bu barış kararı adeta o esrarengiz hakikat aşkına ulaşmanın ilk adımı gibi görünen şeyi beraberinde getirir. Yani şimdi, bu andan itibaren ‘hakikat’ olacak bir şey belirlenir, yani varlıkların eşit derecede geçerli ve bağlayıcı bir nitelemesi icat edilir.” (Nietzsche, 2003b, s: 107) Toplumsallığın kuruluşunu gerektiren üzerinde uzlaşılmış hakikatlerden biri haline getirilmiş zamansal düzenlemeye bağlı çalışma, can sıkıntısının sebebi olduğu gibi, insan hayatının nasıl tasarruf edileceğini de bize söylemektedir. Bu noktada Arendt’in antik felsefenin hor gördüğü yaşantılar hakkındaki ifadesi şaşırtıcıdır:  Arendt, “hareketlerini ve etkinliklerini özgürce düzenleme olanağını iradi veya gayri iradi olarak bütün yaşamında ya da geçici olarak yitirmiş herkesi dışlamakta” (Arendt, 2006, s:43) olduğu bir siyasi anlayışın üzerine klasik felsefenin temellendiğini vurgular.  Tam da bu noktada, kendi zamanına tasarruf edebilmenin insanı tüm zamanlarda özgür veya köle yapmaya yettiğini vurgulayan Nietzsche, siyaset felsefemizin üzerine inşa edildiği değerleri yeniden değerlendirir. “Tüm insanlar, tüm zamanlarda olduğu gibi, şimdi de hala köleler ve özgürler diye ayrılırlar; çünkü gününün en az üçte ikisine kendisi için sahip olmayan devlet adamı, tüccar, memur, bilgin, ne olursa olsun bir köledir.” (Nietzsche, 2003a, s:234) Yazımızın asıl konusu olan devlet memuru Muharrem’in içinde bulunduğu can sıkıntısının, tüm zamanlara yayılmış yaşamın tasarrufu hakkındaki ilişkilerden doğan bir yanı olduğunu vurgulamak istiyorum.


  Nietzsche’nin bize konumuz açısından işaret ettiği en önemli ifade, gereksinimlere bağlı çalışmanın doğurduğu can sıkıntısının ortaya çıkardığı huzursuzluktur. “Hiçbir çağda çalışanlar yani huzursuzlar bu kadar revaçta değildi” (Nietzsche, 2003a, s:235) diye yazan Nietzsche, çağımızın üzerine inşa edildiği değerlerin insanları nasıl bir huzursuzluğa sürüklediğini görmemizi sağlar. Yeraltı filminin ana karakteri Muharrem’in can sıkıntısına alışamadığını bu yüzden hayat ile arasında gizli bir husumetin geliştiğini vurgulamak istiyorum.  Can sıkıntısı içerisinde eve döndüğünde, televizyonun karşısında geçirilen dakikalarda bile hayat ile başlamış olan kavganın işaretleri vardır. Muharrem işten eve geldiğinde modern hayatın yalnızlığını televizyon karşısında geçirerek gidermeye çalışır. Modern yaşamın rutininin kişiliğinde yarattığı buhran, her geçen gün büyümektedir. Muharrem’in hayata karşı eleştirel tutumu öyle ileri bir boyuta gelmiştir ki, izlediği belgesele bir sataşmadan duramaz. Demirkubuz’un filmlerinde televizyon, o anda mizanseni dolduran sebepsiz bir şekilde orada bulunan bir öğe değildir. Üçüncü Sayfa’da neredeyse filmin oyuncularından biri, Yazgı’da varlığın günlük akışının bir parçası olarak bulunan televizyon, Yeraltı filminde, insanın doğası ile ilişkisinin yabancılaşmış bir anının eleştirisine temel olabilecek bir ifadenin taşıyıcısıdır. Modern kent insanının yalnızlığının bir sonuç olduğunu, bu sonucun kökenlerinde doğadan kopmanın bulunduğunu, bize belgeseldeki ahtapotun üzerinden aktarır.

Can sıkıntısının uygarlığın her bireyine sirayet etmiş bir ruh hali olduğunu bize anlatan filmde birçok mizansen bulunmaktadır. Muharrem’in evine günlük işlerini yapmak için gelen Türkan’ın ve çocuğunun yüz ifadelerinde can sıkıntısının ruhlara verdiği ağırlık okunur. Muharrem’in iş esnasında, memuriyet hayatının günlük akışını izlediğimiz sahnelerde de yaşamdan duyulan bıkkınlık temel göstergeler olarak bulunmaktadır.  Muharrem’in ruhsal gerilimleri filmin ana konusu olmakla birlikte apartmanın yöneticisi adamın da yalnızlıktan delirmenin eşiğine gelmiş olması (ulumaya başlaması) modernliğin ortaya çıkardığı yaşamların benzer sıkıntılardan müteşekkil olduğunu düşündürmektedir. Muharrem’in film ilerledikçe tuhaflıkları bir bir gün yüzüne çıkmaktadır. Muharrem’in ‘uluyan adam’ imgesi hoşuna gitmiş, serviste işe giderken yalnız başına ulumuştur. İş arkadaşlarının onun bu tuhaf davranışları karşısında korku ile karışık bir alaycılık içinde olduğu sezinlenmektedir. Ancak sınırsız gururunun ortaya çıkardığı kendi saygınlığına karşı acımasız bu tutumu, akıl sahibi bir insanın göze alabileceği türden bir hayat anlayışını da ortaya koymaktadır. Bu durumu şöyle ifade eder: “akıllı bir insan kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz. Ben ise, sınırsız gururum yüzünden kendime böyle davranıyordum.”

Muharrem yine can sıkıntısından bunaldığı bir gün, kendi iç sesiyle gereksiz bir iş yaptığının bilincinde olarak arkadaşlarının bulunduğu Kızıl Elma yayınevine uğrar. Bu ziyaret arkadaşlıkları üzerine küllenmiş bazı husumetlerin konuşulmasına da vesile olur. Ziyaret, üniversiteden arkadaşların “Ankara Sıkıntısı” romanıyla “Faik Akkoyunlu” ödülünü almış olan Cevat’ın şerefine düzenlemekte olduğu yemeğin hazırlığına denk gelmiştir. Muharrem’in varlığını yok sayarak tasarlanan gecenin ayrıntıları konuşulurken, Muharrem, bu davetin sebebini öğrendikten sonra kendisinin de davette bulunmak istediğini belirtir. Bu esnada üniversite yıllarına dayanan bazı husumetler ortaya dökülür. Muharrem, Cevat’ın ‘umut vaat eden hikâyeci’ ödülünü ortak arkadaşları olan Sinan’ın babasının anılarından kotardığını ve bu yüzden Cevat’ın ‘hırsız, sahtekâr’ olarak değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha ifade eder. Eski defterlerin açılmasından rahatsız olan arkadaşları “meselelerinizi sonra konuşursunuz” diyerek yayınevinden çıkarlar. Yayınevinde kalan Sinan, Muharrem’in Cevat ile husumetlerine rağmen kendisini yemeğe davet ettirmek istemesini yüzsüzce bulur. Kendisine karşı bu tepkiyi gereksiz ve sebepsiz bulan Muharrem, Cevat’ın özgün olmayan yazma tarzının sahtekârca olduğunu ve arkadaşlarının bunu yok sayarak Cevat’ın şerefine yemek düzenlemelerinin de kişiliksizce olduğunu vurgular. Sinan, Muharrem’in arkadaş grubunu hedef alan konuşmalarından dolayı Muharrem’i “hastasın oğlum” diyerek yargılar. Muharrem ise “alayınız böyle oğlum, biraz gururunuz okşandı mı hemen sıraya geçiveriyorsunuz!” diyerek arkadaş grubunun tutumunu eleştirir. Bu gergin diyalogların üzerine etrafa göz atan Muharrem, Che Guevara’nın afişlerine bakarak gururlu bir ifade takınır. Muharrem’in kişiliğinin derin dehlizlerinde yüksek bir gururun var olduğunu görmemize yarar bu sahne.

Muharrem’in hayat ile arasındaki kavganın o’nu adım adım bazı dönüşümlere hazırladığını, kendi durumunun farkında olan Muharrem’in ise bu kavgadan geri atmayacak kadar kendinden emin olduğunu görürüz. Ani bir şekilde gelen histeri nöbetlerini aşabilmek için kendi ifadesiyle ufak çapta fuhuş âlemlerine girer. “Çirkin ve utanç verici olan her şeye söndürülemez bir istek” duyduğunu ifade eder. Keşfedilmemiş olana merakın özgür tinlinin bir özelliği olduğunu söyler Nietzsche. Yaşamın ritminin uygarlık tarafından oluşturulduğu modern kentsel düzenin akışına kendini bıraktığında huzursuzluğu katmerlenen Muharrem, kentsel yaşamın labirentlerinde kendini kendi yapacak olan dönüşümlere yaklaşmaktadır. “Ecco Homo- Kişi nasıl kendisi olur?” kitabında Nietzsche’nin, kendi tinsel varoluşunun dönüşümlerini anlatmaktaki maharetine tanık oluruz. “Eşsiz bir psikolog konuşuyor benim yazılarımda” (Nietzsche, 2002, s:48) diye belirttiği kitabı, kendi tini hakkında psikolojik gözlemlerinin yetkinliğini açıkça gözler önüne serer. Konumuz açısından filmde Muharrem’in kendi hakkında yapılacak ruhsal gözlemleri beyhude çıkaracak kadar kendini tanımayı becerdiğini iç konuşmalarından anlamaktayız. Muharrem, kendi tinsel dönüşümleri üzerine düşünen bir karakterdir. Bu noktada Muharrem’in tinsel olarak dönüşümünün analizinde Nietzsche’nin ‘özgür ve bağlı tinli’ tanımlarına değinmekte fayda var. “Kendisinden, kökeni, çevresi, zümresi ve makamı temelinde ya da zamanın egemen görüşleri temelinde beklenilenden farklı düşünen kişiye özgür tinli denir.” (Nietzsche, 2003a, s:191) Muharrem’in tuhaflıklarının bir bir ortaya çıktığı filmde, iş ortamında, arkadaşlarıyla ilişkilerinde farklı düşünmesinin ve davranmasının işaretlerini görürüz. Zamanın egemen görüşlerinden farklı düşünmesinin, zamanın egemen anlayışına uyumlu bağlı tinliler tarafından nasıl bir hor görü/saygısızlık ortaya çıkardığını film boyunca değişik vesilelerle görürüz. Özgür tinin bir kavram olarak ‘süreç’ olduğunu, uygarlığın ırmağından değişik kollardan gelişen bazı düşünme biçimlerinin gelişmesiyle kendini gerçekleştirebildiğini Deleuze’ün Nietzsche okumalarından yola çıkarak değerlendiren Roland Perez’i de burada belirtmek gerekir. Perez’e göre; “üst insan ya da üst kadın devlete ya da herhangi bir kuruma ihtiyaç duymayandır. O kendi değerlerinin yaratıcısıdır… Kısacası bütün dışsal düzenleri reddeder. Kendi kendinin efendisidir. O, aslında ‘kaosun durgunluk veren eğilimini dengelemek için gerektiği zamanda’ hayatı güvenli kılabilmek için dünyanın ‘karşıtlıklarını’ dışlayıcı hiyer(arşik) bir çerçevede kodlayan, yazan ve sabitleyen geleneksel ahlakı ilk terk edendir. Lakin üst insan yalnızca bir tür olmadığı gibi bir süreç, bir akış, bir kaçış çizgisi, bir rizomdur.” (Perez, 2008, s:20) Muharrem’in kendi kendisinin efendisi olma yolunda tinsel dönüşümlerini bize anlatan Yeraltı filmi, özgür tinli birey hakkında felsefi bir film aynı zamanda felsefi bir deneme olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca Demirkubuz’un ‘doğru görüşler’ ortaya koymak değil ‘geleneksel olandan kopma’ düşüncesiyle bu özgür tinli şahsiyete eğildiğini düşünmekteyim. “Özgür tinlinin özü, daha doğru görüşlere sahip olması değil, kendini geleneksel olandan koparmasıdır” (Nietzsche, 2003a, s:192) der, Nietzsche. Muharrem, hayat ile kavgasında tinsel olarak bazı dönüşümlere yaklaşmaktadır. Bu dönüşüm sadece bilinç düzeyinde yaşanan ve algılanan bir değişim olmanın ötesinde, uygarlığın gündelik olanın en ince ayrıntılarına bile egemen olmuş kişisel ilişkilerinde ortaya çıkacak kavgalara doğru gerçekleşmektedir.

Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmi, Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notları’nın günümüze uyarlanması olarak sunuldu. 19. yüzyılın sonunda modern devlet bürokrasisinin araçlarından biri olan memur sınıfının ortaya çıktığı koşullarda, başkalarının varlığını gerektiren kamusal bir ortamda bir asker tarafından saygınlığına zarar verilmiş bir memurun kendisine yapılmış nezaketsiz davranışa o anda cevap veremeyişini ve bu edilgin tavrın onun ruhunda yarattığı gerilimleri konu alır. Bu noktada, modern kamusal hayatın insan doğasına dair husumetlere son verdiği ve güvenli/huzurlu bir toplumsal düzeni inşa ettiği iddiasındaki Hobbes’un, insan doğasında var olduğunu söylediği üç husumete değinmekte fayda var. “İnsan doğasında üç temel kavga nedeni buluyoruz. Birincisi, rekabet; ikincisi, güvensizlik; üçüncüsü de şan ve şeref.” (Hobbes, 2013, s:101) Hobbes’un insan doğası hakkındaki olumsuz kanaatlerine eleştirel bakmakla birlikte ‘şan ve şeref’ etrafında gelişen husumetleri anlayabilmek için onun yazdıklarına değinmekteyim. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabı ile Yeraltı filminin, kişisel saygınlığa verilen zarardan doğmuş husumetlere değinmekte olduğunu düşünmekteyim. Bu noktada Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabı hakkında yazılmış yorumlara da değinmek istiyorum.  Dostoyevski Poetikasının Sorunları’nda Bahtin, ‘Yeraltından Notlar’ın kahramanı hakkında, “kendisinin zaten bilmediği neredeyse hiçbir şey söyleyemeyiz: dönemi ve ait olduğu toplumsal grup açısından tipikliği, iç profilinin ölçülü bir psikolojik, hatta psiko-patolojik tasviri, bilincinin ait olduğu karakter kategorisi, komik olduğu kadar trajik de olan yönleri, kişiliğinin tüm olası ahlaki tanımları, vb.-tüm bunlar Dostoyevski’nin tasarımına uygun olarak kahramanın kendisinin de gayet iyi bildiği şeylerdir ve tüm bu tanımları ısrarla ve acı çekerek içten içe acı çekerek özümsemeye çalışır. Dışarıdan getirilebilecek her bakış açısı peşinen zayıflatılır, nihaileştirici söz ona bırakılmaz… Yeraltı insanı en çok başkalarının onun hakkında düşündükleri veya düşünebilecekleri şeyler hakkında düşünür; diğer her bilincin, onun hakkındaki diğer her düşüncenin, ona yönelik diğer her bakış açısının bir adım önünde olmaya çalışır” (Bahtin, 2004, s:103-104) diye yazmaktadır. Kendi imgesinin aynadaki, başkalarının bilincindeki, olası tüm yansılarını bilen ‘yeraltı insanı’ imgesi hem Dostoyevski’de hem Demirkubuz’da ortaktır. Ancak Demirkubuz’un Yeraltı filmini sadece bir uyarlama olmasının yanında filmi özgün yapan öğeler bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Tam da bu noktada Dostoyevski ile çağdaş olan ve psikolojik gözlem konusunda Dostoyevski’den birçok şey öğrendiğini söyleyen Nietzsche’nin modern insanı anlamadaki izahatlarına yeniden dönelim.                                                                                    

Muharrem,  ‘tuhaf’ kişiliklerden biridir. Sorgulamaları sonucunda sınırsız gururunun ortaya çıktığı kişiliğinin derin dehlizlerinde kaybolmaktadır. İçinde bulunduğu durumu ifade eden filmden şu sözler hayat ile arasındaki kavganın geldiği yeri gösterir: “akıllı bir adam, kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz. Bense sınırsız gururum yüzünde kendime hiç acımıyor, nefret edercesine küçümsüyor, herkesin de bana aynı gözle baktığını düşünüyordum.” Kendisine yapılacak psikolojik gözlemleri beyhude çıkaracak kadar kişiliğinin yansımaları üzerine düşünen Muharrem, kendine karşı, saygınlığını ayaklar altına alabilecek kadar acımasızdır. Sabah uyandığında yatağından çıkmak istememesi, yaşama dair duyulan tiksinti ve yaşamdan duyulan efkâr ile birleşince olağan hale gelmiştir. Filmin açılış sahnesi de olan bu uyanış sahnesi, modern yaşamın üzerine inşa edildiği değerlerin ortaya çıkardığı kasvetli yaşantıya isteksizliği de göstermektedir. Çalışma toplumu haline gelmiş uygarlığımızın ortaya çıkardığı yaşantıya karşı şevksiz, isteksiz olan Muharrem, uygarlığın ortaya çıkardığı bu yaşantıyı hor görmektedir. Bu hor görü, yeri geldiğinde kendine de yönelmektedir. Yaşamakta olduğu apartmanda evine gündelik işlerini görmek için gelen Türkan Hanım, ona sıradan insanın sorunlarını taşıyan bir figürdür. Muharrem, Türkan’ın sayesinde sıradan dünyanın dertleri hakkında konuşma fırsatı bulur. Türkan’ın hayatına yönelik akıl verdiği sahnelerde, ona hayat danışmanlığı yaparken kendini iyi hissetmektedir. Nafile gördüğü uğraşlar içerisinde olmak, hayatın değerleriyle ilgili sorgulama içerisindeki Muharrem için rahatlatıcıdır. Muharrem’in yaşamın üstün değerlerinin yok olması karşısında duyduğu iç sıkıntısı, onu, kendisinin de içinde olduğu hayat ile kavgaya doğru sürükleyecektir. Alışılmış değer vermeler ve değer verilen alışkanlıkların tersyüz edilmesi olarak da değerlendireceğimiz Muharrem’in kişiliğindeki bu dönüşümü anlayabilmek için filmde yer yer Muharrem’in düşünsel kudretlerini artıran anların oluşumunda söz sahibi Nietzsche’nin kitaplarına değinmekte yarar buluyorum. ‘Alışılmış değer vermelerin ve değer verilen alışkanlıkların tersyüz edilmesi’ni çağı açısından kendine bir ödev olarak gören Nietzsche, muhatap olarak kendine gelecekte bir gün ortaya çıkabileceğinden kuşku duymadığı özgür tinli olanı almaktadır. ‘Keşfedilmemiş bir dünyaya duyulan yoğun ve tehlikeli bir merak’ın alevlendiği özgür tinlinin bağlarından kurtulmasının ‘yüksek ve seçkin türden insanlar için’ bir ödev olduğunu belirtir. Ancak uygarlığımızın yaşayış biçimine alıştırılmış her tinin göze alamayacağı türden bir dönüşüm vardır bu bağlarından kurtulmada. “İnsanı mahvedebilecek bir hastalıktır aynı zamanda; kendini belirlemeye, kendi değerlerini koymaya yönelik bu ilk güç ve istenç patlaması, bu özgür istenç istemi: ve bundan sonra özgürleşenin, bağlarından kurtulanın, şeyler üzerindeki egemenliğini kanıtlamaya çalıştığı yabanıl çabalarda ve tuhaflıklarda ne kadar çok hastalık dile gelir!..huzursuz ve hedefsiz dolaşır, tıpkı bir çöldeymiş gibi..” (Nietzsche, 2003a, s:15)  Sokaklarda tıpkı bir çöldeymiş gibi hedefsiz ve huzursuz dolanan Muharrem’in içinde bulunduğu dönüşümü anlayabilmek için Böyle Buyurdu Zerdüşt’e konu olan üç dönüşümden söz açmak gerekir: “tinin üç dönüşümünü anlatacağım size: tinin deveye, devenin aslana ve son olarak da aslanın çocuğa dönüşmesini.” (Nietzsche, 2013, s:19) Uygarlığın değer yargıları altında ezilen bir yük hayvanına dönüşmüş çağın insanını simgeleyen deve ile anlatılan dayanıklı tin; ‘tıpkı çölde koşturan yüklü bir deve gibi, koşturur kendi çölünde.’ Muharrem’in modern insanın, modern düzenlemeye tabi hale getirilmiş zamanını,  değersiz şeyler ile uğraşarak geçirmeye çalıştıkları sokaklarda avare dolanırken koşturduğu kendi çölündeki tinidir. “Aklın özgürlüğüne bir nebze ulaşmış kişi, yeryüzünde bir gezginden başka hiçbir şey olarak hissedemez kendini –nihai bir hedefe doğru giden bir yolcu olarak hissetmese de: çünkü yoktur bu nihai hedef.” (Nietzsche, 2003a, s:368-369)  Deleuze’ün felsefi metinlerinde burada sözü edilen ‘gezgin’ halinin anlaşılmasına yönelik ifadeler bulunmaktadır. Bağlarından kurtulmayı göze almış, buzullarla kaplı diyarlara yolculuk yapmayı istemiş özgür tinlinin kendini bu dünyada yersiz-yurtsuz hissetmesi anlaşılırdır. “Dışarıya yürüyüşe çıkan şizofren, analistin divanına uzanmış nevrotikten daha iyi bir modeldir… bu gezintiler, şizonun yeryüzünü yeniden-keşfetme tarzıdır” (Deleuze’den aktaran Holland, 2007, s:7) diye yazan Deleuze, Muharrem’in gezintilerinin anlaşılmasına katkıda bulunur. Hayat ile arasında gizli bir kavganın başladığını filmde kendi ağzından duyduğumuz Muharrem, hayatın çölünde hedefsiz ve huzursuz dolanırken, aslında kendi çölünde bir dönüşüme doğru yaklaşmaktadır.  Uygarlık tarafından kendi çölünde koşturmaya alıştırılmış olan dayanıklı tinin bundan sonraki dönüşümü kendi çölünde gerçekleşecektir.  “aslan kesilir burada tin, özgürlüğü ele geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde.” (Nietzsche, 2013, s:20)  Kendini belirlemeye yönelik özgür istenç patlaması yaşayan Muharrem’in deveden aslana doğru dönüşmekte olan tininin gerilimi, uygarlığın bir parçası olan komşuları, iş arkadaşları, dünyanın en aşağılık düzenini karşısında gördüğü arkadaşları yani bağlı tinliler tarafından ona hasta bir insan olduğu şeklinde yansıtılır.

İnsanı mahvedebilecek bir hastalığın eşiğindedir Muharrem. Ancak alışılmış değer vermelerin ve değer verilen alışkanlıkların tersyüz edilmesiyle ortaya çıkan bu gerilimli hali anlaşılır kılmak için kavramları da yeni bir sorgulamaya tabi tutmak gerekir. Kavramlar üzerinde var olan uzlaşıların dışında düşünmeyi bir alışkanlık haline getirmiş olan Nietzsche, modern dünyanın değerlerine olan bağlılıktan kopmayla, bu ilk güç ve istenç patlaması, bu özgür istenç istemi ile ortaya çıkan kendini belirlemeye yönelik istenç özgürlüğünün, çağın yargısı tarafından ‘hastalık’ olarak değerlendirilebileceğini ancak diğer yandan geleceğin yararı açısından ise ‘yüksek bir sağlık’ göstergesi olduğunu vurgular. “Sağlıktan hastalığa, hastalıktan sağlığa bu hareketliliğin kendisi, sadece düşünsel bile olsa, üstün bir sağlıktır; bu yer değiştirme, yer değiştirmedeki bu hafiflik ‘büyük sağlık’ın göstergesidir.” (Deleuze, 2005, s:11) Muharrem, modern insan yaşamının üzerine inşa edildiği değerlerin yaşamı efkâr ve bıkkınlık dolu bir hale getirmiş olduğunu hissetmektedir. Muharrem’in hayat ile kavgası, çağın ihtiyacı olan insanın üretilmesinin nasıl bir huzursuzluğa bağlı olduğunu da görmemizi sağlar. “Tüm insan yaşamı hakikat dışılığın derinlerine batmıştır; birey kendi geçmişine derinden kederlenmeden, şimdiki güdülerini, onur güdüsü gibi saçma sapan bulmadan ve kendisini geleceğe ve bir mutluluğa doğru sürükleyen tutkularına alayla ve aşağılamayla yaklaşmadan, onu bu kuyudan çıkaramaz.” (Nietzsche, 2003a, s:54) Muharrem’in kendi hayatına da karşı bu acımasız tutumu, ‘hakikat dışılığın derinlerine batmış’ olan modern bireyin, kendinin de içinde olduğu tüm insan yaşamının sorgulanmasını beraberinde getirmiştir.

Şimdi bu noktada Yeraltı filminin kahramanının,  “hayali bir psikoloji”nin ürünü olup olmadığına değinmek istiyorum. Ortega Gasset, “sanatın insansızlaştırılması ve roman üstüne düşünceler” adlı kitabında, “romanın malzemesi her şeyden önce hayali psikolojidir” (Gasset, 2013, s:94) diye yazmaktadır. Muharrem’in gerçekdışı bir karakter olduğu iddiasının yetersiz olduğunu göstermek istiyorum. Ruhsal derinlik açısından üzerine düşünülmüş karakterin, psikiyatri koltuğunda analistin elde ettiği bilgilerden süzülmüş olduğunu düşünmemekteyim. “Roman kişileri, her zaman, çevremizde rastladığımız kişilerden öylesine değişiktirler ki, aslında sahici varlıklar da olsalar, okur için öyle olamazlar. Romandaki ruhların gerçektekiler gibi olmaları gerekmez; olası olsunlar yeter.” (Gasset, 2013, s:95) Yeraltı filminin kahramanı Muharrem, ‘olası’ karakterlerden biridir. Modern hayatın ruhlara verdiği ağırlığın huzursuzlaştırdığı tuhaf kişilerden biridir. “Ben roman türü açısından en parlak geleceği ‘eylemler’ icat etmekte değil, ilginç ruhlar yaratmakta görüyorum” (Gasset, 2013, s:96) diye yazan Gasset, konumuz açısından ilginç bir ruh olduğunu düşündüğüm Muharrem’in tininin değerlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Romanın ya da sinemanın yakın geleceği üzerine karamsar olmamızın sebeplerinden biri de ilginç ruhlar yaratmaktaki başarısızlığıdır. “Ben evrensel politika gibi, sanatın da yakın geleceği üstüne karamsarım –ama bilimlerin ya da felsefenin değil-, yine de romanın hala seçkin, belki de şimdiye değin edilmiş ürünlerin tamamından daha ileri düzeyde meyveler verebilecek pek az çalışmadan biri olduğuna inanmamın nedenlerinden biri işte budur. Taş ocağında her türlü gayretli çalışmaya açık olan damarlar tükenmiş durumda. Ama gizli damarlar yerli yerinde duruyor, derinliklerde gözü pek araştırmalar yapılabilir, belki de en nitelikli kristaller orada saklıdır. Ne var ki bu iş ender rastlanan seçkin ruhların harcı bir çabadır.” (Gasset, 2013,s:92-93) Eylemler icat etmek değil ilginç ruhlar yaratmak çabası içerisinde bulunmanın sanatın geleceği açısından ortaya çıkaracağı dönüşüm, çökmekte olan türlerin yeniden canlanmasına yarayabilir. İşlenmiş konular üzerinde yapılacak denemeler, sanatın geleceği açısından kısırlığı devam ettirecektir. İnsan ruhunun derinliklerinde işlenmemiş mevzulara eğilmek, sanatın yakın geleceği hakkındaki karamsarlığımızı azaltabilir. Ender rastlanan seçkin ruhların anlatılmasına yönelik çabalar, Nietzsche’nin ‘yetişimin demokratizmi’ dediği eğitimin genelleştirilmesiyle gelişimi engellenmiş olan özgür tinlinin doğmasına katkıda bulunabilir.

Yeraltı filmine yeniden dönersek, Muharrem’in hayat ile arasındaki kavganın her geçen büyüdüğünü görürüz. Film ilerledikçe, evine günlük işlerini görmek için gelen Türkan, gürültü yapan yan komşuları, para karşılığında birlikte olduğu kadın ile kavgalarına tanık oluruz. Hayat ile arasında başlamış olan kavga, gündelik hayatın her yanında karşımıza çıkmaktadır. Ancak filmin en can alıcı noktalardan biri olan ve yemek sahnesinde ortaya çıkan üzeri küllenmiş husumetler, filmin incelenmeye değer en önemli yetkin diyaloglarını bize sunmaktadır. Muharrem’in sebepsiz ve gereksiz bulduğu halde Kızıl Elma yayınevine yaptığı ziyaret, üzeri küllenmiş husumetleri yeniden gün yüzüne çıkarmıştır. Cevat’ın “Ankara Sıkıntısı” adlı romanıyla ödül almasının şerefine verilen yemek, eski defterlerin açılmasına sebep olur. Cevat’ın arkadaş grubu içerisinde özel bir egemenliğinin olduğunu, diğer arkadaşların da o’nun genel edebiyat çevreleri tarafından onaylanmış zekâsı karşısında ‘sürü psikolojisi’ içerisinde bulunduğunu filmden çıkarabiliyoruz. Muharrem’in hayat anlayışına aykırı davranışlar içerisinde bulunan arkadaşların bu tutumu, yemek esnasında da kendini belli eder. Cevat’ın, yemek esnasında Muharrem hakkında arkadaş grubunun ortak kanaatleriymişçesine sarfettiği sözler, sakin bir şekilde oturan Muharrem’i huzursuz etmiştir. Muharrem, “niye hepiniz tek bir kişiymişçesine benim hakkımda konuşuyorsunuz?”, “bunların da bir fikirleri vardır belki” diyerek arkadaşların ortak bir kanaatte buluşmuş olmalarını eleştirir. Ancak gösterdiği tepkiye nazaran Cevat dışındaki üç arkadaşın sessiz kalması Muharrem’in gözünde kişiliksizliğin açık bir göstergesi olmuştur. Muharrem’in yemek esnasında artık tek muhatabı kalmıştır. O da Cevat’tır. Muharrem’in Kızıl Elma yayınevi ziyareti esnasında vuku bulan, Cevat hakkındaki kanaatlerine yazının başında değinmiştik. Muharrem, yemek esnasında taşıdığı sessizliği adım adım bozmaktadır. Arkadaş grubunun Muharrem’e karşı takındığı saygısız tutumlar geliştikçe Muharrem’in içinde biriktirdiği düşünceler bir bir ortaya dökülür. Bağlı tinliler ile özgür tinlinin karşılaşma anlarından biri olarak değerlendirdiğim karşılaşmalardan ibaret yemek esnasında bir yerde Muharrem, aforizmik bazı laflar eder. Cevat’ın bu özlü sözler karşısında hemen kalemine sarılması, yıllardır birikmiş husumetlerin ortaya dökülmesine sebep olur. Muharrem’in Cevat’ın zekâsının ve yazma tarzının özgün olmadığını, aşırmaca olduğunu kanıtlamasını sağlayacak bu sahne, filmin en can alıcı sahnelerinden biridir. Bu sahne Muharrem’in, Cevat’ın ve arkadaşlarının riyakâr ve kişiliksiz olduklarını yüzlerine haykırdığı bir sahne olarak gelişir. Ancak bu gergin diyalogların aslında Muharrem’in söylemek isteyip de söyleyemediği düşünceler olduğunu öğreniriz. Bu sahnenin izleyiciye aktarılış tarzı biçim itibariyle filmin en iyi sahnelerinden biridir. Muharrem, Cevat’ın şahsında sembolize olan ‘entelektüel’ ile kavgasını içine atmıştır. Bu noktada Gasset’nin entelektüel üzerine yazdıkları Muharrem ile Cevat’ın husumetlerini anlamamıza yardımcı olabilir. “Zeka, kendisini her şeyden çok sanatta göstermez, bilimde de göstermez; yaşam sezgisinde gösterir. Oysa entelektüel, hemen hemen hiç yaşamaz; entelektüel, çoğunlukla sezgi yoksunu biridir; dünyadaki edimleri sayılıdır; … entelektüel, soyut bir yaşam sürer.” (Gasset, 2014, s:109) Yaşam sezgileri gelişmiş Muharrem’in zekâsı ile Cevat’ın şahsında sembolize olan entelektüelin zekâsı birbirinden farklıdır. Cevat’ın başkalarının hikâyelerinden, yaşantılarından gözlemler yoluyla yazdığı, Muharrem’in hırsızca ve sahtekârca bulduğu romanlar, ‘hiç yaşamayan entelektüel’in elinden çıkmadır. Muharrem’in, yemek esnasında ortaya çıkan yazma eylemi hakkındaki kanaati, “o işler bana göre değil” şeklindedir. Muharrem’in gözünde yaşamadan yazmak, sahtekârcadır. Cevat’ın edebiyat çevrelerinde kabul görmesinin o’nun gözünde bir itibarı bulunmamaktadır. Yemeğin sonuna doğru sarhoşluğu iyice artmış olan Muharrem, Cevat’ın şerefine kadeh kaldırılması esnasında bir konuşma yapacağını söyler. Arkadaşları “susun, Nietzsche hazretleri konuşacak” diye alaycı bir şekilde sözü ona bırakırlar. Bu sözler, Muharrem’in dünyasını anlamak için değerlidir. “Sevgili generalim Cevdet Bey pardon Cevat Bey ve kadirşinas yalakaları. Şunu iyi bilin ki; gösteriş budalası insanlardan, gösterilişli laflardan, gösterişin kendisinden hiç hoşlanmam, bu bir. Kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından hiç hoşlanmam, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki.  Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim, bu üç. Dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski’nin dediği gibi, gerçeğin her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın karşılıklı, açık sözlü ve yalansız olanı içini canımı veririm. Evet, buna bayılırım, sayın generalim. Arkadaşlık hassaslık ve incelik isteyen bir iştir.  Öyle kabalığa, alaycılığa, özensizliğe gelmez… Yine de şerefinize sayın generalim. Güle güle gidin İstanbul’a. O kahpe Bizans’ı bizim için fethedin. Oradan da sürün atınızı Batı’ya, Viyana’ya. Nobel’di, Oscar’dı neyi bulursanız, alın getirin Ankara’ya. Şerefinize sayın generalim, şerefinize.” Bu sözler, gerçek bir dostluğun, samimiyetsizlik kabul etmeyeceğini bize söyleyen Nietzsche’nin ışığında, hayatı içtenlik ve samimiyet üzerine kurmuş bir ‘yeraltı aydını’nın hayat ile husumetine ışık tutar. “ ‘Aydın’ denilen kişinin misyonu bir bakıma siyasetçininkine karşıttır. Aydının yapıtı çoğu zaman beyhude yere, olup bitenleri biraz aydınlatmaya yöneliktir, politikacınınki ise, tam tersine, onları olduğundan daha fazla karmaşıklaştırmaktır.” (Gasset, 2011, s:23) Gasset’nin bu sözleri, Yeraltı filminin kahramanı Muharrem’in beyhude yere, olup bitenleri aydınlatmaya yönelik yaşantısına ışık tutmaktadır.  Muharrem’in şahsında günümüzün Nietzsche sonrası aydınının, nihilizme yatkınlık içerisinde bulunduğu bir yanılgıdır. Nietzsche’nin özgür tinlilere yol gösterici olsun diye yazdıkları, nihilizme sürüklemenin aksine nihilizmin aşılmasının nasıl bir dönüşüme bağlı bulunduğunu bize gösterir. Arendt’in şu sözleri, Nietzsche’nin uygarlığın kültürünün eleştirisindeki öneminin anlaşılmasına bir açıklık kazandırır: “ Nietzsche’nin Platonculuğu tersine çevirmesi; Platon’dan beridir verili olanı ölçtüğü, yargıladığı ve ona anlam kazandırdığı varsayılan duyular üstü ve aşkın fikirlere karşı, yaşamı ve duyulur, maddi olanı öne çıkartması, nihilizm olarak anılan gelişmeye yol açtı. Ancak Nietzsche’nin kendisi bir nihilist değildi, aksine düşünürlerin görüşlerinde değil modern yaşamın gerçekliğinde içkin olarak bulunan nihilizmi alt etmeye çalışan ilk kişiydi.” (Arendt, 1996, s:47-48) Bu sebeple, Yeraltı filminin nihilizmle ilgili bir eleştiriyi de içinde taşıyan, özgür tinliler hakkında bir felsefi metin olduğu kanısındayım.


Ali Gürbüz



Kaynakça

Arendt, H., 1996. Geçmişle Gelecek Arasında (Bahadır Sina Şener, Çev.). İstanbul:İletişim

Arendt, H., 2006. İnsanlık Durumu (Bahadır Sina Şener, Çev.). İstanbul:İletişim

Bahtin, M.M., 2004. Dostoyevski Poetikasının Sorunları (Cem Soydemir, Çev.). İstanbul:Metis

Clastres, P., 2011. Devlete Karşı Toplum (Mehmet Sert/Nedim Demirtaş, Çev.). İstanbul:Ayrıntı

Deleuze, G., 2005. Nietzsche (İlke Karadağ, Çev.). İstanbul: Otonom

Gasset, J. O., 2011. Kitlelerin Ayaklanması (Neyyire Gül Işık, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür

Gasset, J. O., 2013. Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler (Neyyire Gül Işık, Çev.). İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat

Gasset, J. O., 2014. Sevgi Üstüne (Yurdanur Salman, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat

Hobbes, T., 2013. Leviathan (Semih Lim, Çev.). İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat

Holland, E. W., 2006. Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus’u – Şizoanalize Giriş (Ali Utku-Mukadder Erkan, Çev.). İstanbul:Otonom

Nietzsche, F.W., 2002. Ecco Homo – Kişi Nasıl Kendisi Olur (Can Alkor, Çev.). İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat

Nietzsche, F.W., 2003a. İnsanca Pek İnsanca 1 (Mustafa Tüzel, Çev.). İstanbul: İthaki

Nietzsche, F.W., 2003b. Yazılmamış Beş Kitap İçin Beş Önsöz (Gürsel Aytaç, Çev.). İstanbul:Say

Nietzsche, F.W., 2013. Böyle Söyledi Zerdüşt (Mustafa Tüzel, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür

Perez, R., 2008. An(arşi) ve Şizoanaliz (Şervan Adar Avşar, Çev.). İstanbul: Versus

Platon, 2003. Devlet (Sabahattin Eyuboğlu-M.Ali Cimcoz, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür