Demirkubuz’un Amentüsü

 

 

Doğruyu söylemek gerekirse Zeki Demirkubuz’un Bulantısına daha çok Yeraltı’ndan kalan bir önyargıyla gittim. “Yine kapalı bir mekânda, yine karanlık bir fonda, çıkmaz sokaklarda dolaşıp duran, yarım bırakılmış cümlelerle” ayrılmaktan mülhem “yeter” duygusu. Ancak Bulantı içtenlikle anlattığı yarı otobiyografik öyküsünü net bir önermeyle bitirerek önyargılarımın çoğunu boşa çıkardı. Şaşırtıcı ve etkileyici!

 

Filmin benzerleri gibi işaret etmeye değer pek çok yönü var elbette. Senaryosu, kurgusu, -yönetmenin başrolü üstlenmesi, eserlerden yapılan doğrudan alıntılar gibi- kimi kusurları ve başarılarıyla, denediği çeşitli çekim teknikleri, oyunculukları ve karakterleriyle tartışılmaya değer. Ancak bu kısa değerlendirmede önyargımı gideren asıl unsur, yani filmin bağlandığı nokta üzerinde durmak istiyorum.

 

Kendisinden ayrılan eşi ve çocuğunun ölüm haberini beklemediği bir anda alan umarsız kahramanımız aslında değer vermediği “tipik sevgili” tarafından da bir süre sonra terk ediliyor. Nispi refahı ve sınıfsal konforuna rağmen trajik bir yalnızlık çeken akademisyen karakter, karşılaştığı eski bir öğrencisiyle geçici ve olaylı bir ilişki yaşadıktan sonra ev işlerine yardımcı olan ve iki çocuğu ile hayatta kalmaya çalışan dul kapıcı kadınla giderek yakınlaşıyor.

 

Hesapsızca ve sessizce gelişen bu yakınlaşma ilk bakışta Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu’nda derinlemesine ele aldığı “yardım” ve “merhamet” tartışmalarını akla getiriyor. Tarafların en zayıf ve kritik anlarda sezgisel bir refleksle birbirinin imdadına yetişmesi, yaşlandıkça ağırlığı hissedilen “hayat arkadaşlığı”nın hiç de yabana atılmayacak bir mesele olması gibi farklı ihtimallere kapı açıyor. Ancak filmin ulaştığı son bu ve benzeri temaların tamamını aşacak bir sıçrama niteliğinde!

 

Demirkubuz Bulantı’da belki de ilk kez, yıllardır etrafında dolaşıp durduğu bir sınırı geçiyor. Eğer hikâye adamın mum ışığıyla odaya girdiği, ya da kadına doğru yöneldiği anda bitseydi, yönetmenin seyirciyi yine köprünün tam ortasında bıraktığı söylenebilirdi. Ama hayır, bu defa kuşkuya yer bırakmayacak şekilde “öte tarafa” geçiyor.

 

Demirkubuz’un ötesi, hikâyenin bütünü kadar son sahnede saklı. İç dünyasını ve motivasyonlarını yeterince bilemediğimiz kahramanın son sahnedeki teslimiyeti ve vecd hâli -zifiri karanlıkta yüzleri aydınlatan cılız mum ışığı, Meryemleşmiş kadın sureti, yüksek sesle ağlama ve secdeye kapanma- seyirciyi filmin kurgulandığı uzay-zamanı geride bırakarak başka bir boyuta taşıyor. Bunun abartılı bir yorum olduğu, Ahmet’in sonuçta, eşinden kalan vicdani yükün de etkisiyle hikâye boyunca örneklerini sunduğu kadın tipolojilerinden birisi arasında belki aşırıya varan, zorlama bir seçim yaptığı iddia edilebilir. Ancak, hem önünde secde edilen kadının pozisyonu -bedensel güzelliği öne çıkmayan, hatta kusurlu (aksayan) alt sınıfa mensup sıradan bir ev kadını- hem adamın cinsellik-evlilik denklemine uygun düşmeyen tutum ve davranışları bu tezi zayıflatıyor.

 

Demirkubuz’un final sahnesi, çok yönlü imâları ve temel öğeleriyle birlikte -zamanı, mekânı, suretleri, ikonografisi, ışığı ve gölgesiyle- gerçek bir metafizik tablo niteliğinde. Üstelik, ulaşılabilecek en yüce makamı resmeden bu tablo, kolaya kaçılarak kurumsal dinlerin olağan ritüel veya formlarına sığınılmaksızın ustaca bir soyutlama ile yapılmış. Kahramanımızın bireysel-toplumsal-psikolojik bariyerleri aşarak geçmeyi göze aldığı bu sınır, tek başına her bir bilincin/seyircinin yeniden ve kendi başına idrakine varabileceği hususi bir tecrübe. Yerel kültür ve kurumsal dinle arasındaki saygılı mesafesini koruyan arayışı Budizm, Hristiyanlık ya da İslam’ın tanımlanmış aşkınlıklarından birinde karar kılmak yerine soyut ve içeriksiz bir “öte”nin kapısını aralıyor. Yer yer tasavvufi tonlar taşımasına rağmen kahramanımızın rehberi ne göklerden gelen ulvi bir ses, ne göz alıcı bir vizyon, ne akıllara durgunluk veren bir mucize ne bir Aziz’in şefaati. Bu daha çok Tolstoy’dan aşina olduğumuz o uzun, hasbi, sancılı, insani arayışın armağanı olan ermişlik hâlini çağrıştırıyor. Aydın-entelektüel-burjuva kibrinin eriyişine paralel olarak, içinde emeği, tevazuyu, fedakârlığı, gündelik küçük özenleri, ama en çok da masumiyeti barındıran ve bu hasletleri dolayısıyla aslında hep yanı başımızda durmasına rağmen kolay kolay erişilemeyen törensiz, doğal bir aşkınlık.

 

Bazıları, yıllardır kendi efsununu yaratmış, inişli çıkışlı sahici bir arayışın bu türden bir sonla bitmesine hayret etmiş olabilir. Acaba nasıl bir son sizi mutlu ederdi?

 

Şunu da ekleyelim; hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve film içre filmler vardır!

 

 

İshak Arslan