Beni Hapishane Yönetmen Yaptı

İstanbul’un ünlü bir hapishanesi, Avrupa’nın en iyi sinemacılarından birini nasıl yönetmen yaptı?

İstanbul ağır bir kar yağışının altında sessiz; hiçbir şey kımıldamıyor. Arabalı vapurlar rıhtımda donup kalmışlar; Romalılar ve Osmanlıların yönetmiş olduğu, dünyanın en büyük iki imparatorluğundan kalan eski kent, durgun trafik nedeniyle puslu uykusundan uyanmış. İstanbullular ancak on yılda birkaç kez gelen, buzlu steplerden geçerek kenti süpürüp geçen ve efsanevi kentlerini onlara geri veren bu günlerin kıymetini çok iyi biliyorlar. Yaşadığı apartman dairesine kapanmış olan Demirkubuz da herkes gibi bu zorunlu tatilin getirdiği kış ortası melankolisine terk etmiş kendisini.

Ülkenin bu molaya ihtiyacı var. Geçtiğimiz ay boyunca sokaklarında kan vardı. Önce milyonlarca koyun ve dananın İbrahim peygamberin kılıcına teslim edildiği geleneksel kurban bayramı nedeniyle, sonra da kuş gribi paniği nedeniyle yapılan toplu katliam nedeniyle. Bir de son Papa’yı vurup Türkiye’nin en saygın liberal gazetecisini öldürdüğü halde salıverilen Mehmet Ali Ağca dururken, “Türklüğe hakaret” nedeniyle ülkenin en önemli yazarı Orhan Pamuk’a yönelmiş –şimdi ortadan kalkmış– olan mahkumiyet tehdidinin öfkesi ve utancı... Baş döndürücü bir hafta içinde askeri “gizli devlet” hakkındaki karanlık, eski kesinlikler tamamen değişirken, katil hapishaneye iade edildi, masum olan da serbest bırakıldı.

Türkiye son bir yıl içinde 70 yılda değişmiş olduğundan daha fazla değişti ama Demirkubuz, “Her gün beni şaşırtan ve mutlu eden bir şey duyuyorum ama bunların gerçek mi psikolojik mi olduklarını da merak ediyorum”diyor.

İnandıklarından dolayı hapishaneye atılmış bir yönetmenin –yaşamı, Yazgı adlı filmine ilham veren Albert Camus’nün Yabancı’sından çıkmış gibi– bu konuda söyleyecek bir şeyleri vardır. Camus’nün, işlemediği bir suç yüzünden cezalandırılan kahramanı gibi, Demirkubuz da bu duruma lakayıt görünüyor.

“Politika, politikadır; benim içinde tek başınalık en iyisi” diyor kayıtsızlıkla ve kuşkusuzca. “Her sanatçı bir bakıma yabancı olmak zorundadır. Benim için, düşündüklerim ve yazdıklarım için yalnız olmak çok önemli. Sessizlik genellikle sözcüklerden daha güçlü”.

Demirkubuz, dünyanın şaşırtmak, sevindirmek ve kışkırtmak için Türkiye’nin sessizce çıkarttığı, sınıflandırılması imkansız yeteneklerden biri. Cannes’da ödül kazanan Uzak gibi başyapıtların yönetmeni, arkadaşı Nuri Bilge Ceylan gibi Demirkubuz da ciddi filmlerinin uluslararası alanda bu kadar ses getirmesine şaşırıyor. Öyle olduğu halde, Cannes’da iki filmi birden yarışan seçkinler grubuna dahil bir yönetmen ve muhtemelen, kendisini hapse atan generallerin yönetmen yaptığını söyleyen tek yönetmen.

Demirkubuz 17 yaşındayken, yargılanmadan 1980 yılında hükümeti deviren askeri cunta tarafından hapse atılır. Hun, Moğol, Arap, Haçlı ve Türk’lerin kendi istilaları sırasında İstanbul’a su vermiş olan antik çeşmelerin suyu, o Eylül ayında ordu ve jandarma binlerce öğrenci ve eylemciyi ararken protestoları önlemek için kesilir. Arananların bir çoğundan bir daha haber alınmaz. Demirkubuz, bugün bile adını vermeyi reddettiği bir Maoist grubun üyesidir (bir çok sol parti hala yasaklı; bir militan grubun yüzden fazla üyesi geçtiğimiz altı yıl içinde açlık grevi, kendini yakma ya da havaya uçurma yoluyla hapishanede öldü).

1970ler ve 80ler Türkiye’sinde idealizm, t-şört gibi giyebileceğiniz bir şey olmayıp kendini adayış ve feda edişi gerektiren bir şeydir. Ağca, sol ve sağ arasındaki ideolojik savaşın sokağa taşındığı bu dönemde orduyla işbirliği yapan sağcı, aşırı ulusalcı ölüm mangalarının içinde edinmiştir katillik deneyimini.

Demirkubuz, aralarında şairler, yazarlar, müzisyenler ve düşünürler de olan siyasi tutukluların atıldığı İstanbul’un ünlü Metris hapishanesinde bulur kendisini. “Eğitimim orada başladı” diyor. “Bazen eğer hapse girmemiş olsaydım, yönetmen olmazdım diye düşünüyorum”.

Demirkubuz’un neslinden olanlar için tutuklanmak ve hapse atılmak olağan, hatta bir olgunlaşma töreni. Bu deneyimlerden geçenlerin bir çoğu yok olur ya da yara alır. Bir güney kenti Isparta’dan İstanbul’a taşınmış bir köylü ailenin çocuğu olan Demirkubuz’un oluşumu ise bu deneyimden sonra başlar. “Tutuklanmadan önce yalnızca siyasi kitaplar okurdum. Klasiklerle hapishanede tanıştım”. Okuduğu ilk roman Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sıdır. Tıpkı Ceylan ve Pamuk gibi, o da büyük Rus romancıdan, özellikle onun, sonunda birbirini ihbar eden bir grup kasaba devrimcisinin öyküsünü anlatan Ecinniler adlı romanından etkilenir. Demirkubuz, “Dostoyevski bana şok gibi geldi. Onu anlamaya başlamam on yıl aldı” diyor. Karakter, ruh ve doğanın politikadan daha önemli ve “bizleri birleştiren tek şeyin acı” olduğunu kavramaya başlar. “Acı her şeyde. Hepimiz acıyla yüzleşmek zorundayız. Bütün filmlerim bu konu üstüne. Dostoyevski, acılarını farklı durumlarda yoğuran farklı karakterler kullanarak aynı romanı tekrar tekrar yazmıştır. Ben de her seferinde aynı filmi tekrar çekmeye çalışıyorum. Konuyu değiştirmek benim açımdan fırsatçılık olur; politik ya da maddi nedenlerle yapılan bir şey olur”.

Bir başkası söylediğinde, bu sözler vecize olarak ele alınabilir. Ancak C Blok, Masumiyet ve İtiraf gibi filmlerinde, Demirkubuz, edebi kahramanlarının ulaşmaya çalıştıkları derinliği yakalamaya çalışır. Yazgı, kadercilik ve varoluşçuluk arasındaki fark (her şeye lakayıt görünen bir adam) hakkındadır. İki saat izleyiciyi koltuğuna mıhlayacak bir konu gibi görünmese de bunu başaran bir filmdir.

Eğer Yazgı’yı izleyen İtiraf’ın her şeyi ciddiye alan bir adam hakkında olduğunu ve bu iki adamın arasındaki alanda Zeki Demirkubuz hakkında bilmeniz gereken her şeyin bulunduğunu söylersem, onun neden sinemanın basit bir şey olmadığına inandığını da anlamış oluruz.

Fiachra Gibbons. The Guardian. January 30, 2006.