Bindiği dalı kesmeyen, kanatlanıp uçamaz

İmgeler, anlatıma ve anlama kısa devre yaptırarak doğrudan insanın içine işleyen, sözün asla ulaşamayacağı kadar dolaysız bir etkileyiciliğe sahipler. Kesik bir baştan söz etmekle kesik bir başı göstermenin, çıplak bir kadın bedeninden dem vurmakla böylesi bir bedeni gözler önüne sermenin arasında, kapanması olanaksız bir etkileme farkı var. Görselin bir çırpıda emek sarf etmeden ulaşabildiği etkileyiciliğe söz, ancak yetkin bir anlatım dolayımından ulaşabiliyor. Yolculuğun, varılan yerden daha önemli olduğu düşünülürse, bu dolayımın artı hanesine yazılması gerektiği ortada. Bu yüzden görsel sanatların en etkileyicisi olmakla kalmayıp, dünya kültürünün hızla görselleşmesinin de başlıca müsebbibi olan sinemanın önünde, işin kolayına kaçma, anlamı, anlatımı, düşünceyi es geçerek, görüntünün kendi etkileyiciliğiyle yetinme seçeneği varlığını her daim koruyor. Gelgelelim yarattığı görsel kültür nedeniyle bağışıklık kazanılmamış görüntülerin hızla tükenmesine yol açan sinema, “elde var bir” düşüncesiyle yaslandığı bu üstünlüğünü de aynı hızla yitiriyor. Görsel kültürün “okur yazarları” yazılı kültürün asla ulaşamadığı bir sayıya eriştiğinden, sinema da naifliğini hiçbir sanatın ulaşamadığı bir hızla geride bırakmak durumunda kalıyor. Bundan olsa gerek, artık sinema olgusuna, kendi film olma durumuna gönderme yapmayan filme rastlamak bir hayli güç. Bir zamanlar yadırgatma olarak algılanan tüm teknikler, saf çocukluk günlerini çoktan geride bırakan sinemanın genel geçer anlatım kalıplarına dönüşmüş durumda. Artık tüm filmler dile getirdikleri öykünün yanı sıra, şu veya bu biçimde sinema üzerine de söz söylüyorlar. Filmlerin ezici bir çoğunluğu bunu kendisini ciddiye almayı reddederek, izleyiciye göz kırparak ve sinemanın anlatım kalıplarının parodisini içererek başarıyor. Gösterimdeki Stanley Kubrick’in “Gözü Tamamen Kapalı” ve Zeki Demirkubuz’un “Üçüncü Sayfa” gibi filmler ise, anlatımı görselliğin etkisini artırmak için değil, azaltmak için işe koşmayı, sesle görüntüyü birbirine “kırdırmayı” seçiyorlar. Böylelikle Kubrick, erotik görüntülerin karşısında akıtılan salyaları, Demirkubuz ise melodramatik görüntülerin kışkırttığı gözyaşlarını kurutuyor.

“Üçüncü Sayfa” tıpkı Demirkubuz’un bir önceki filmi “Masumiyet” gibi, bir yandan “tutunamayanlar” öyküsü anlatırken, diğer yandan da sinema hakkında görüş beyan ediyor, sinema yoluyla öykü anlatmakla yetinmeyip, sinema üzerine bir öyküyü de karşımıza getiriyor. “Üçüncü Sayfa” her şeyden önce, adını aldığı fotoğraf ağırlıklı üçüncü sayfa haberlerinin, eski Yeşilçam filmlerinin ve televizyon dizilerinin ortak paydasını oluşturan, ham duyguları kolay yoldan harekete geçirme mantığını konu ediniyor. Tüm bu popüler ve görsel anlatıların favori konularını aynen kullanan ama onların yarattığı etkiyi ısrarla baltalayan bir film “Üçüncü Sayfa”. Gelgelelim filmin en önemli özelliği, iğneyi başkalarına batırırken çuvaldızı kendine batırmaktan imtina etmemesi, anlatı popüler olsun olmasın bir kez kamera devreye girdikten sonra gerçeğin değil, gerçeğin kullanımının söz konusu olduğunu vurgulaması. Öyle ki, Demirkubuz adeta “Masumiyet” filminin ünlü monolog sahnesinin yarattığı etkiden huzursuz olmuş ve “Üçüncü Sayfa”da bu etkiyi de baltalamaya soyunmuş. “Üçüncü Sayfa”da “Masumiyet”in bu sahnesini ekranına yansıtarak, üstelik çıkışsız soruların pençesindeki kahramanına izleterek, kendi derdindeki bu adam için ne derece etkileyici olduğunu, olabileceğini sorguluyor yönetmen. Daha da önemlisi, uzun bir monolog sahnesini “Üçüncü Sayfa”ya da koyarken, izleyicinin bir kez daha kendini kapıp koyuvermesini engellemek için, görüntüyle sesi birbirinden kopartıyor, izleyiciyi silkeleyip kendine getirecek bir yadırgatma yöntemine başvuruyor. Nitekim film, doğrudan kameraya konuşan oyunculara varana kadar, gerçeklik yanılsamasını tuzla buz eden her tür yadırgatmayı işe koşarak, izleyicinin bir an olsun film izlediği gerçeğini unutmasına izin vermiyor. Gelgelelim yadırgatma açısından filmin belki de en büyük başarısı, sinemanın yaratısı olan “femme fatale” imgesinin ipliğini pazara çıkarmasında yatıyor. Sinemada görmeye alıştığımız, doğası gereği ölümcül kadın imgesi bu filmde yerini, acımasız bir yaşam savaşında kötücülleşmiş bir kadına bırakıyor. Böylelikle hem kadının kendinden menkul kötülüğü sorgulanıyor, hem de kurban olmanın cellat olmayı dışlamadığı vurgulanıyor.

Kısacası, kapalı kapıların ardında yatan “gerçekleri” gün ışığına çıkarma iddiasında olmayan, sinemanın aralık kalan kapılardan içerisini gözetlemek olduğunu bir an bile unutturmayan “Üçüncü Sayfa”, bundan böyle sinema gerçeğine atıfta bulunmadan “gerçekçi” sinema yapmanın mümkün olamayacağını gösteriyor ve yükseklere kanat açacak bir sinemanın, öncelikle kendi bindiği dalı kesmesi gerektiğini anımsatıyor.

Tuna Erdem. Radikal. 1999.