Yazgı
 
Camus’nün melâlini, Bresson’un ruhunu ve Kiarostami’nin tereddütsüz bakışını bir araya getirirseniz Zeki Demirkubuz’un ‘Yazgı’sı gibi bir şey çıkar ortaya. Türk yönetmenin üçlemesinin ilk bölümü olan ‘Yazgı’, Camus’nün ‘Yabancı’sının günümüz İstanbul’una çevrilmiş halinin neredeyse aynen icra edilmiş hali. 1950lerin varoluşçu angst’ına sadık kalmış olması, filmin bu yıl Cannes’ın başarılı filmlerinden olmasına yardımcı oldu.

Bir büroda çalışan Musa, bir sabah yaşlı annesinin yatağında uyuduğunu görür. İşten döndüğünde annesinin ölmüş olduğunu fark eder. Aynı zamanda, bu ölümün kendisi üzerinde fazla bir etkisi olmadığının da farkına varır. Aslında neredeyse memnun bile olmuştur. Annesinin ölmesini istediği için değil ama annesi öldükten sonra yaşamı daha özgür olacağı için… Musa’nın sorunu da bu noktada başlar. Duygusuz Musa, yaşamının geri kalan kısımlarında da uyurgezer gibidir: evlenir, önemsiz bir gangsterle yolu kesişir ve üç cinayetle suçlanır. 

Bütün bunlar Musa’da en küçük bir tepki yaratmaz. Demirkubuz da, Musa’nın yazgısını aynı kararısızlıkla izler: Kendisinin–ve ilham kaynağının– ele almak istediği, kendi kaderimizi tayin edip etmediğimiz, ediyorsak nasıl ettiğimiz, laik bir devlette dinin rolü gibi önemli temaları anlatının ortaya çıkartmasına izin verir. Demirkubuz, konuyu kaçırmış olmamız ihtimaline karşı, filmin son yarım saatinde öyküyü bir dizi sorgulama yoluyla yeniden ziyaret eder. Burada tekniğinin doğrudanlığı ve basitliği öne çıkar: Musa, gardiyanlarıyla sigara paylaşırken kamera hücrenin penceresinden ötmekte olan bir kuşun sesine doğru bakar; filmin doruğunu oluşturan sorgu, başsavcının oda kapısının bozuk bir kilit nedeniyle gelişigüzel açılıp durmasıyla kesintiye uğrar. Bu adam Bresson’u iyi biliyor.

Üçlemenin ikinci bölümü olan ‘İtiraf’ da aynı derecede etkili. Son bölüm için Dostoyevksi’yi ele almayı planlıyor Demirkubuz. Gördüklerimize bakılırsa o işin de üstesinden geleceğe benziyor.

Dan Gleister. The Guardian. 20 Ağustos 2002.  
 
İngilizce’den çevrilmiştir.